Salih Mirzabeyoğlu’nun Savunması 2

Geçen celsede, “teferruatı kendine bağlayan asıl” hâlinde, söylenmesi gerekenleri söyledim… Bu celsede, teferruat kabilinden söyleyeceklerim ve yer yer hatırlatıcı zaruri tekrarlar, o asıla nispetle olacaktır.


Malum olduğu üzere, sadece “cürüm atfı” nın herhangi bir mânâsı ve delil teşkil etmesi söz konusu olamaz… Polis sorgusundan itibaren “delillerden suçluyu tayin etme” yerine, “olsa olsa budur” kabilinden bir yakıştırma ve “münâsib görme” ile cürüm atfına maruz kalmışken, ortada herhangi bir delil olmaması bir yana, daha İBDA-C’nin ne olduğunun bile bilinmediğini görüyorum… Aşağıda tekrar açıklayacağım ve delillendireceğim üzere, İBDA-C diye organları belli ve organik bütünlüğü olan tek bir örgüt yok, bunu bir sıfat ve vasıflanma hâlinde alan bir sürü legal ve illegal oluşum vardır; bu durumda da, ben “örgütün başı” şeklindeki, polisin ve Savcılığın “suç atfını” üstlensem bile, yine kendilerinin bizzat ikrar ettikleri gibi, “örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber” ifadesi, (İBDA-C diye tek bir örgüt olmadığı hususu da caba), bu üstlenmenin bile bir delil teşkil etmeyeceğini gösterir.


“Rutin dışı” yollardan rejimi korumaya kalkan çevrelerin kulağıma fısıldadığı bir hususu da içine alacak şekilde, geçen celsede söylediklerimi hatırlatayım:
(Türkçe’de “cı, cü” gibi eklerin sıfat ve nisbet ekleri olması ve nasıl ki “simitçi” nin simidin kendisini belirtmemesi gibi, İBDA’ya nisbetle İBDA’cılar; Atatürk’e nisbetle, Atatürkçüler, Marks ve Lenin’e nisbetle “Marksist-Leninistler” vesaire… Atatürkçülerin “Atatürkçü Cebhe” , Marksist Leninistler’in “Marksist-Leninist Cebhe” diye vasıflanabilmesi, bunun yanında “Milliyetçi Cebhe” ve “Sol Cebhe” gibi tanımlamalar gözönünde tutulursa, aynı şekilde İBDA Cebhesi… Cebhe sözü, birbirinden farklı oluş ve kuruluşları ifade ederken, bu farklılık birbirine zıt oluş ve kuruluşları da ifade eder… Mesela, 12 Eylül öncesi “Milliyetçi Cebhe” deki çeşitli partiler… Sol Cebhe tanımı içinde, birbirinden ayrı ve birbirine aykırı legal ve illegal faaliyet gösteren parti ve örgütler, yayın faaliyetleri… Keza “Atatürkçü Cebhe” tanımı içinde de aynı şey…)


“Yukarılardan” gelen tembih gereği, Mahkeme’de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imasını almış ve maruz kaldığım muamelelerden bahsetmiştim; hatırlayacaksınız… İşte onun devamı hâlinde, Kartal Cezaevi’nde konduğum “çok özel” tek kişilik koğuşta – ki, burası hakkında ya delirme, ya her denilene tâbi robotlaşma veya korkudan dolayı, kimse konuşmamaktadır; isbatı kabil değil sanılan hususları, “Adalet sistemi” nin bir bütün olmasına nazaran tafsilatıyla anlatmam gerekse de, bunun şu an pratik bir yararı olmamasına binaen, mahkemeye değil, kitablık çapta kamuoyuna sunacağım- , “Cebhe” hususunda yukarı da söylediklerime kızgınlık ifadesiyle fısıldandı:


“Peki DHKP-C ne?” … Yani İBDA-C’yi ona kıyaslıyor… Bir kere “DHKP-C” , zaten illegal bir kuruluş olduğunu, “Parti” vasfıyla, yani “organları belirli ve organik bir siyasi” kuruluş diye hem ismine koymuş, “Cebhe” yi de buna nisbetle silahlı kanat olarak almış… Herhâlde bir binanın cebhelerinden bahsedildiğinde, içinde “cebhe” lafı geçti diye onu silahla alakalandırıcı bir tersine zeka örneğine itibar edilemez.


91 yılında basılan “İŞKENCE” isimli eserimden, yine polisteki sorgulama ve yine İBDA-C mevzuu:

(İBDA-C ne?.. “İBDA fikriyatını ortaya koyan benim dışımdaki faaliyetler; hatasıyla, sevabıyla, mesuliyetiyle, benim dışımda!” … Kıvam Hukuk Bürosu, İBDA Kitabevleri, Kitab- Propaganda, Ak-Doğuş (dergi), yarım kalmış bir teşebbüs olarak Gölge Sanat; “Cebhe” den kasıt bunlar… Bu izah, ağzımdan “İBDA-C, İBDA’nın silahlı mücadele cebhesidir!” sözünü devşirmek için, parlak vaadlerden tehditlere ve o andaki dayak fasıllarına kadar HER YOLA başvuran “hayaletleri” kızdırıyor… Onlarda tesbit ettiğim en önemli özelliklerden biri de bu; hakikatin ne olduğunu aramaktan çok, mesleki bir başarı elde etmek cehdiyle çırpınıyorlar ve bu yüzden muhatablarının suçsuz olma ihtimalinden adeta üzülüyorlar.)


-Geçen celsede, tarihin özellikle önemli olduğunu vurgulamış ve söz konusu tarihe kadar, İBDA Cebheleri içinde hiçbir illegal ve silahlı mücadele veren örgüt olmadığını söylemiştim; bu hususun üzerinde ayrıca duracağım.


Şimdi, yine İBDA-C’nin ne olup ne olmadığını, 1 Ekim 1991 tarihli “Taraf” dergisindeki röportajımdan göstereyim… Aynı röportaj, 1996’da “Adımlar” ismiyle bastırdığım kitabda da mevcuttur… Şöyle diyorum:


-Üstadımdan altını çizdiğim dâvâ:


“Her ferdiyle, mutlaka sağındakini, solundakini, önündekini ve arkasındakini yakan “otomobil-zatıyla hareketli” bir teaddi, hamle ve hareket ateşi olabilecek ve değdiği herşeyi kendisine döndürebilecek…” Ben tam 12 sene önce “Oluş Tekniği” diye bu bahsin altını çizmişim… Ötesi de hafızamda mahfuz bir dâvâ olarak söyleyeyim, şu gün için bunun tam karşılığı, İBDA’ya mahsus bir orjin hâlinde “cebhe” esprisidir… Herkesin liyakati, iş yapanla kuru caka atanı gösterici olduğu gibi, herkesin yaptığının şerefini ve mesuliyetini yüklendiği bir yapılaşma; aynı zamanda provokasyonlara ve arzu edilmeyen hareketlere de engel… Ben bunu “İşkencehane” de söyledim… Profesör Muammer Aksoy ile gazeteci Çetin Emeç’in öldürülmesini bana, olmazsa “adamlarıma” yıkmaya çalışıyorlardı…


Dedim ki, “İBDA-C, İBDA fikriyatını benimsemiş olanların, kim ne yapıyorsa mesuliyetini taşıdığı benim dışımdaki işlerdir. Zaten öyle olmazsa, gidersiniz bir adamın kafasına kurşun sıkarsınız, İBDA-C diye bir kağıt bırakırsınız; ondan sonra da bana yıkarsınız!” … Demek ki İBDA-C, hukuk planında bir suçlamanın umumi olarak zümreye sirayetini önleyen ve bir takım devlet destekli illegal örgütlerin (Kontrgerilla hikayesi) provokasyonuna karşı da bir tedbir… Bu yüzden daha önce açıkça, “provokasyolar da bize yarıyor!” dedim.)


Ve yine aynı Röportaj’dan, İBDA-C’deki “Cebhe” esprisi:


(Şimdi bizim en mühim meselelerimizden biri, hukuk savaşıdır; yani kanun adına yapılan kanunsuzlukları, açık olduğu yerde açık, yoruma gidildiği yerde yorumla gösterecek bir diyalektikle sergilemek… “Bunun faydası nedir?” derseniz, gaye “hukuk düzeni” adına yapılan hukuka aykırı davranışları ve düşünceleri ifşa etmekten büyük fayda olmaz derim… Bir misal vereyim… Mesela şu gazete haberi:


Bursa’da bilmem ne mahâllesinde 2 banka şubesi bombalanmış… Şimdi oraya bırakılan İBDA falan filan yazılı bir kağıttan dolayı, sen de İBDA’cı olduğuna göre, gel hesab ver… Üç aşağı beş yukarı operasyoncuların mantığı da bu!.. Şayet “kanun önünde eşitlik prensibi” geçerliyse, aynı şeyin Başbakan için de, Savcı için de geçerli olması lazım; oraya “Başbakanlık” veya “Savcılık” diye bir kağıt atarlar tamam… Misal güzel olsun diye “Milliyetçi Cebhe” vardı ya, hani “MSP-AP-MHP” nin koalisyonu, onu düşününce daha da inandırıcı; üstelik CEBHE!.. “Cebhe” deyince hemen “askeri kanat” ı anlayan savcı hikayesi… “Sen filanı tanıyorsun, filan senin emrinde, sen filanın emrindesin!” gibi rastgele suçlamalar… “Ben falanı da tanıyorum, ama her ne hikmetse pek oralı görünmüyorsunuz!” … Eğer delilsiz ve mesnedsiz “hâl ve durum” un takdiri sözkonusu ise, bu herkes için geçerli olmalı; delilli veya delilsiz, “hâl ve durum”larına bakar bakmaz, Bakanlardan başlayarak emrindeki “görevli” lere kadar her kademede “hırsız, rüşvetçi, haraçcı” olanları hemen tanırsınız… Ama birbirleriyle alakaları dikkate alınarak bu “örgüt üyeleri” yakalanmaz!..)


1991’de ifade ettiğim, yukarıda altını çizdiğim hususlar, hem de ben o tarihten sonra, -Yayınevi’ne bakan arkadaş, eniştem Harun Yüksel, Tüccar Mehmed Fazıl, 6 ayda veya senede bir hatır sorduğumuz Hasan Ölçer gibi son derece sınırlı ve tek tek sayılır dostlarım hariç, İBDA-C sıfat ve vasfıyla görünen ne legal ve ne de illegal faaliyet gösteren hiç kimseyle temasım bile olmamasına rağmen- 1999’un sonunda tutuklanmamın ardından, bizzat Emniyet Müdürü Hasan Özdemir tarafından teyid edilmiştir… Emniyet Müdürü, Metris’te telef olduğu için küpürünü ve tarihini şu an veremeyeceğim ama gazete arşivinden temini kabil bir basına gösterme işinde, (Hürriyet gazetesi haberi), yakalanan bir takım bombalama sanıklarını “İBDA-C örgütü mensubu” diye takdimden sonra, “bunlar gece rüya görüp, sonra eylem yapıyorlar!” diyor… Bu duruma göre, ben de “örgütün başı” diye tutuklandığıma göre, Türkiye’nin herhangi bir yerinde varlığından bile haberim olmayan insanların rüyalarına girip onları örgütlüyor ve yine rüyalarına girip talimat veriyorum… Benim tutuklanma gerekçemi çelen bu ifadenin hukuk, mantık ve sıhhat şartı üzerinde durmayı size bırakıyorum; yalnız bu ifadede, benim daha önceki celsede söylediğim, “ben bıçak yaparım; isteyen ekmek keser, isteyen adam!” sözünün, yani benle alakasızlığın anlamı açık… Yani, “kendinden zuhur diyalektiği” gereği, kim ne yaparsa, kendi karar verir ve yapar; Emniyet Müdürü’nün ifadesinden de belli ki, ortada İBDA-C diye yekpare bir örgüt, hiyerarşi ve organlar yok… Neticede; herhangi bir Parti veya cemaat veya Devlet teşkilatı içinde, -malum olduğu üzere polis içinde de var, Partiler içinde de var, Devletin değişik kurum ve kuruluşları içinde de var-, bir takım illegal örgütlenmelerden dolayı, (rüşvet, haraç, cinayet vesaire gibi işler), Parti’nin Başkanı, Cemaatin lideri veya Devlet’in kurum ve kuruluşunun bütün çalışanları, -hem de ortada hiyerarşi de olsa- nasıl suçlanamıyorsa, “suçun şahsiliği ilkesi” gereği ben de suçlanamam… Sorum bakidir: Böyle bir durumda, niçin bir kısım insanlar hukukun o tarafında kalırken, bir kısım insanlar hukukun bu tarafında kalıyorlar?


Gelelim sık sık vurguladığım 1991 tarihine… Geçen celsede de 1991 tarihine kadar, İBDA Cebheleri içinde silahlı mücadele veren hiçbir Cebhe’nin bulunmadığını belirtmiştim… Bu husus, polis sorgulamasında, İBDA-C’nin Cebheler hâlinde benim tarafımdan ortaya atılmış bir fikir olması meselesine nazaran özellikle önemlidir… Yani; kim ne yaparsa, hatası ve sevabı, şerefi ve mesuliyeti kendine, “kendinden zuhuru” göstersin… Nitekim 1991 tarihine kadar, bu soydan, TAVIR, KİP (Kitab Satışı ve Propaganda), yine onlara ait Fatih’te bir lokal, İHAB (İbda Haber toplama), “Gölge Sanat” dergi ve lokal teşebbüsü, Sultanahmet’te “Karar” dergisi ve lokali, “Öfke” isimli bir dergi, Ak-Doğuş dergisi vesaire çıkmıştır… Bunların hepsi, kendi inisiyatifleriyle ve gayet tabii kendi grub veya zümrelerini temsilen çıkmışlardır. Mesela benimle birlikte gözaltına alınan ve benim “yakın korumam” diye tutuklanan Sadettin Ustaosmanoğlu, geçen celsede belirttiğim gibi, 1987-1989 tarihleri arasında çıkan “Öfke” isimli dergiden, kendisini tanımaksızın, sadece ismini bildiğim birisidir. Kaldı ki, o zamanlardan tanıdığım bir takım arkadaşların ve gençlerin, velev ki herhangi bir illegal işe girişmiş bulunsunlar, bugün nice Bakan-Milletvekili ve işadamının 1980-1990’da bizzat örgüt üyesi olsalar bile suçlanamamalarına nazaran, ben hiç suçlanamam… Bu hususta, geçen celsedeki yazılı ifademin 16. maddesini, 17. maddesini, 18. maddesini ve 20. maddesini tekrar hatırlatıyorum: Yine “suçun şahsiliği ilkesi” ve “münâsib görme” bahsi… Bu arada, benim tavsiyemle kurulan ve hâlen faaliyette ve şu anda avukatlığımı yapanlardan Hasan Ölçer ve Harun Yüksel’in bulunduğu KIVAM HUKUK BÜROSU, 1989’da benim tavsiyemle kurulmuştur; o tarihten bugüne kadar geçen 11 senedir de, birlikte çalışmaktadırlar… Ve Harun Yüksel aynı zamanda eniştemdir.


Eğer benimle irtibatlandırmak istiyorsanız, kaç türlü irtibat bir arada; ve benim veya onların yapacağı bir suçtan dolayı, ben veya onlar suçlanabilir mi?


1991 tarihinin diğer ve çok önemli bir özelliği de, 1991’deki tutuklanmamın ardından, -4 ay Bayrampaşa Cezaevi’nde yattıktan sonra-, o tarihte çıkan affa da gerek kalmadan, 163. maddenin kaldırılmasından dolayı ilk celsede 6 arkadaşımla beraber bırakılmamdır… Bu husus, sözkonusu tarihten önceki bütün polis ve tabii ki savcılık ilişkilendirmelerini geçersiz kılar: Yukarıda da söylediğim gibi, 1980’den 1990’a kadarki dönemde örgütlere mensub nice insanların Bakan-Milletvekili, ve o zaman solcuyken şimdi ünlü iş adamı olan örnekleri vardır… Sözkonusu tarihten-tutuklanma tarihinden 5 ay öncesine kadar ki durumum ise, zaten bir başka DGM Savcılığı’nın Adana DGM Savcısı’na yolladığı belgeyle sabit… Hatırlatıyorum:


-(Sanık gıyabi tevkif ile aranır durumda iken HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği gerekçe gösterilerek Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararı ile hakkındaki dosya Başsavcılığına gönderilmiştir. ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’nın SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİPSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL’DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERDEKİ FAALİYETLERİNDE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.)


Kaldı ki ben, sözü geçen yasal dergilerde de bir faaliyet yapmadım; röportajlarım çıktı… Takdir edersiniz ki, herhangi bir dergi veya gazetede röportajı çıkan insan, bu yüzden o dergi veya gazetede faaliyet yapan, yani çalışan olamaz!..


Belirttiğim iki husus, -1991 tarihi ve DGM Savcılığı’nın Ağustos 1998 kararı-, iddianamede bulunan ve aslında birbirini çelen iki meseleye de açıklık getirmiş oluyor… Birincisi: Dişe dokunur birşey elde edemeyince işi eski defterleri kurcalamaya ve soruşturmayı süslemeye döken polis sorgulamasından kaynaklanan “1980 öncesi eylemler” ifadesinin bir anlamı olmadığı… İkincisi: “Örgüt ilk eylemini 3 Ocak 1994 tarihinde Bolu-Düzce’de yaptı” ifadesinin benimle hiçbir ilgisinin bulunmadığı.


Yukarıda belirtilen çelişkili iki tarihi, “iddianame ve ekleri hakkında” DGM Başkanlığı’na dilekçe sunan Avukatım Harun Yüksel Bey, gayet güzel bir şekilde belirtiyor ve soruyor:


-(İddianameye göre “örgüt” , ilk eylemini 3/1/1994 tarihinde Bolu-Düzce İlçesi’nde duvarlara yazılama yaparak gerçekleştirmiştir. Hâlbuki aynı iddianamenin 4. sahifesinde, “Kumandan kod- Salih İzzet Erdiş kolluk anlatımlarında” başlığı ile müvekkilimin DGM Savcılığı ve yedek hakimliğinde reddettiği, reddettiği için de aleyhine kullanılması mümkün olmayan ifadelerinde, “1980 yıllarına kadar bizzat kendisi ve arkadaşları ile birlikte İBDA-C adlı örgüt adına yazılama, pankart asma ve molotof kokteyli atma eylemlerine katıldığını” demektedir.
Şimdi aynı iddianamenin iki ayrı sahifesinden birinde “İBDA-C” isimli örgütün ilk eylemini 1994 yılında Düzce’de gerçekleştirdiği söylenirken, diğerinde 1980 öncesinde eylemler gerçekleştirdiği söylenmektedir. Ve arada tam 14 yıllık büyük fark vardır. Bu iddialar doğru mudur? Doğruysa, ikisi birden doğru olamayacağına göre, hangisi doğrudur?


İddianame elinde bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 01/1999 tarihli yazısına göre ise bu “örgüt” , 1985 yılında oluşturulmuştur. (Bu da tarih hususunda üçüncü çelişki. (S.M.)


Şimdi iddianame ekindeki bu istihbarat raporuna göre, “İBDA-C örgütü” 1985 yılında kurulduğuna göre, iddianamede müvekkilimin kolluk anlatımlarında söylendiği iddia edilen “1980 yıllarına kadar bizzat kendisi ve arkadaşlarıyla birlikte İBDA-C örgütü adına yazılama, pankart asma ve molotof kokteyli atma eylemlerine katıldığı” iddiasına ne diyeceğiz? 1985 yılında kurulduğu öne sürülen bir örgüt, 1980 öncesinde nasıl eylem yapabilmektedir? Zaman makinesine binip zaman içinde 10 yıllık geriye doğru bir yolculuk yaparak mı?)


Benim, dilekçede belirtilen çelişkiden başka eklemek istediğim husus; “bir değil, birçok İBDA-C var” meselesini hatırlatmaktan başka, telaffuz edilen 1980 tarihinde böyle bir örgüt ve isminin olmadığının bizzat polis kayıtlarından anlaşılabileceğidir… Örgüt bir yana, “İBDA” lâfzının ilk telaffuzu 1984 sonu-1985’dir. Bu tarih “İBDA Yayınevi” nin kuruluş tarihidir: Bu da, ne kadar yapmacık ve sipariş üzerine bir örgüt şeması oluşturulduğunun ayrı bir göstergesidir… Legal bir yayınevi, hem birilerinin kafa yapısına göre illegal kabul ediliyor, (böyle bir şey olabilir mi?) , hem de “illegal örgüt” olmuş oluyor(!)


Polis’in süslemek ve zenginleştirmek için dosyaya ilave ettiği bir takım şemalara da temas imkânı vermesi bakımından (ki ayrıca üzerinde duracağım), Harun Yüksel Bey’in verdiği dilekçeden devam ediyorum… Şöyle diyor:


– (Sayın Savcı iddianamesinin 16. sahifesinde “Salih İzzet Erdiş’in örgüt mensublarının gerçekleştirdiğ eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber” demektedir ve yine tarafsız bir kamu hüviyetinden sıyrılmaktadır. Çünkü bu cümlenin tarafsız bir iddia makamına yakışan şekli şöyle olmalıydı; “Salih İzzet Erdiş’in, örgüt mensublarının eylemlerine doğrudan doğruya katıldığı, veya onlara herhangi bir emir ve talimat verdiği tesbit olunamamıştır.”

O cümle aynen bu yazdığım şekilde olmalıydı, çünkü bütün dosya münderecatı böyle olmasını, ancak böyle olursa doğru, haklı ve tarafsız olacağını göstermektedir.

Aynı cümlenin devamında Sayın Savcı iddiasına uygun “hukukî” delil bulunmayışındaki zaafı, “mantık” yoluyla telafi etmeye çalışarak şöyle demektedir: “Büyük Doğu İslâm Devleti’nin nasıl kurulacağı hususunda kitablarında yer vererek örgüt mensublarına vermektedir.”

Yine müvekkilim Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat raporunda tek tek sayılan 98 eylemi Türkiye çapında gerçekleştirmiş bir “terör örgütü” nü yalnızca yayınladığı kitablarla yönetmektedir. Bu cümlenin bırakınız hukuken yanlış oluşunu, mantıken yanlış oluşunu anlayabilmek için mantık profesörü olmak gerekmez. İlkokul çocukları bile kendi oyun mantıkları içinde basit bir oyunu yönetebilmek için bile bizzat oyunun içinde olmak gerektiğini bilirler. Ama iddianame hem oyunun içinde olduğuna dair bulgu “yok” diyor, hem de “oyunu yönetiyor” diyor.

İddialarına uygun delil gösteremeyen Sayın Savcı, “mantık” a sığınmaya devam ediyor: “Lidersiz bir örgüt düşünülemediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer” … Ne kadar doğru!..

Ama sözkonusu olan bir mantık yarışması değil, yargılama…

Yargılama, mantık kurallarına uygunluk dışında, lehte ve aleyhde delillerin değerlendirilmesiyle yapılır.

Bir insanı hem örgüt lideri olarak suçlayacaksınız, hem de örgütle maddî, fizikî bir bağının tesbit edilemediğini söyleyeceksiniz, sonra da “bir örgüt olduğuna göre, bu örgüt mensubları da onun fikirlerini benimsediğine göre, bu örgütün lideri olsa olsa bu fikir adamıdır!” diyeceksiniz ve o fikir adamının delilsiz, mesnedsiz idamını isteyecekseniz!..

Bu, hukuk kavramı karşısında olacak iş mi?)


Harun Yüksel Bey’in söylediklerine eklemek istediğim husus, bu “spekülatif mantık” bahsine dair… Yani, insandaki “normatif şuur” un düşürdüğü yanlışlığa dair… Batılı bir ilim adamı, bu hususu şöyle belirtiyor:


-(İnsanlar, tamamen gelişigüzel hadiselerden bir nizam kurmaya karşı derin bir temayüle sahibtirler. Gelişigüzel hadiseleri belli bir kanuna göre cereyan ediyormuş görmek çok kolay olduğu gibi, bu idrak bir kere teşekkül ettikten sonra da, eğer tahkiki zorsa, kanun kendisini isbat edecek durumları bizzat sağlayabilir. Bâtıl itikad işte budur… Batılı bir sosyal psikolog, bunun bir denemesini yapmıştır. Yapılan bir denemede, denemeye katılanlara rastgele rakamlar ve şekiller verilerek, bu rakam veya şekil serilerinin hangi prensibe göre sıralandıklarının bulunması istenmiş, işin hakikati, yani böyle bir prensibin bulunmadığı ise saklanmıştır. Neticede, tecrübeye katılanların hepsi bir çeşit kanun bulmuşlar, üstelik böyle bir kanunun olmadığı ve ellerindeki serilerin tamamen gelişigüzel seçildiği söylenince de, keşfettikleri kanunları hararetle müdafaaya kalkışmışlardır.)


Polis’in ve Savcılık iddianamesinin, tamamen gelişigüzel bağlantılara mantıkî bir ifade vermelerine mukabil, polisin soruşturması bir yana, Savcılık iddianamesindeki yanlışlığa, aynı dilekçede çok güzel temas ediliyor:


-(İddianameyi hazırlayan Sayın Savcı, müvekkilimin “fikir adamlığını” görmezden gelmektedir… Savcı’nın görevi sadece sanık aleyhine olan delilleri mi toplamaktır?

Bir savcı, sanık lehine delilleri toplamaktan imtina eder, hatta bunları gizlemeye çalışırsa, kamu adına hareket eden bağımsız bir Savcı olmaktan çıkar, dâvâda müdahil veya müşteki gibi “taraf” konumuna girer. Maalesef bu iddianame ve ekleri, bağımsız bir Savcı’nın iddianamesinden çok, sanığı her ne pahasına olursa olsun mahkum ettirmek isteyen “taraf” beyanına benzemektedir.)


Savcılık iddianamesinin taraflılığı yanında, benim gerçekten anlayamadığım ve samimi olarak öğrenmek istediğim mesele, İBDA-C’nin illegal örgüt ve benim onun lideri olup olmadığımı, İçişleri Bakanlığı mı tesbit ediyor, yoksa bu iş Mahkeme’nin işi mi?..

Burada birbiriyle ilgili üç mesele ortaya çıkar…

Birincisi: Eğer İçişleri Bakanlığı tesbit ediyorsa, o zaman Mahkeme’ye lüzum yoktur…

İkincisi: Geçen celsede kendisinden iktibas yaptığım Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı Mehmed Demir’in söylediği sözün bir kere daha doğrulanışıdır… Ne dediğini hatırlayalım: “Yargı, kendisini millete ait egemenlik hakkını kullanan bağımsız ve diğer kuvvetlere eşit bir kurum olarak göremez hâle geldi. Yargı mensubları kendilerini hakim ve savcı olarak değil, “hukuk memuru” konumunda gördüler. Ne kadar kanunsuzluk yapıldı ise, işte bu ezikliğin üzerine bina edildi!” …

Üçüncüsü: Eğer delil ve mesnedlerin tayininden sonra suçluya, suçluluğa veya suçsuzluğa kendi prosedürü içinde karar verecek “bağımsız yargı” sözkonusu ise, bu durumda İçişleri Bakanlığı’nın tesbiti ve daha da ötesinde siparişi ne demek?.. Her üç mesele birarada gözönünde tutulduğunda, yeri gelince temas edeceğim üzere, “yargının siyasîleşmesi” dâvâsının bir yönü de ortaya çıkmaktadır.


Hatırlanacağı üzere geçen celsenin başında fikrimi peşin peşin söylemiştim… Tekrar edeyim:


-(T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ekonomi de, siyaset de, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır. Bu çerçevede, -emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir-, DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, “yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen Komiser Yardımcısı Bahri’nin tavrı, buna tipik bir örnektir.)


Avukatım Harun Yüksel Bey, DGM Başkanlığı’na verdiği dilekçede, bu bahsi de içine alacak şekilde devam ediyor:


– (Müvekkilim rejim muhâlifidir ve bu rejime niçin muhâlif olduğunu eserler boyunca anlatmaktadır. İnsanca yaşanabilecek bir rejimin nasıl olması gerektiğini de aynı eserlerinde anlatmaktadır.

Rejime muhâlif olmak bir düşüncedir, bir fikirdir. Ve her insanın, yaşadığı rejimi beğenmeme, ondan daha iyisini isteme hakkı vardır… Ve bunu yasaklayan herhangi bir kanun maddesi de yoktur. Böyle bir kanun maddesi olsaydı bile, düşüncenin yasaklanması fiilen mümkün değildir. T.C. pratiği bunun mümkün olmadığını gösteren en canlı pratiktir. Buna rağmen T.C. Anayasası, “Hiç kimse inanç ve kanaatleri yüzünden kınanamaz” demektedir.

Sayın Savcı’nın iddianame boyunca yaptığı ise, müvekkilimin düşüncelerini yargılamak ve kınamaktan ibarettir. Hâlbuki aynı iddianamenin müvekkilim için uygulanmasını istediği kanun maddesi düşünce suçunu değil, eylem suçunu cezalandırmaktadır.
Yani rejim muhâlifi olabilirsiniz ama, bu düşüncenizi bizzat eyleme dökmedikçe 146. maddede öngörülen suçu işlemiş olamazsınız.
146. madde başka türlü yorumlanamaz. Müvekkilimin herhangi bir eyleme katıldığına dair delil elde edilemediğini zaten iddianame söylüyor. Öyleyse niçin takibsizlik kararı verilmemiştir de, dâvâ açılmıştır?
Bu dâvâ T.C.’de 28 Şubat’tan bu yana yaşanan “yargının siyasîleşmesi” sürecinin çok açık bir örneğidir: “Delil yok, ama Ankara’daki güç odakları öyle istiyor.”
Sayın Mahkeme’nin bu dâvâda vereceği karar, müvekkilim hakkında olmaktan ziyâde, “yargının siyasîleşme sürecinin” bitip bitmediği, yargının bağımsızlığına Mahkeme’nin sahib çıkıp çıkmadığı hakkında olacaktır.)


Gerek yargının siyasileşmesi ve gerekse “hukukun o tarafında kalanlarla bu tarafında kalanlar” bahsine, Savcılık iddianamesinde geçen “örgüt mensublarının sanığa olan bağlılığı” ifadesine de temas bakımından değinelim… Önce, “Marifetname” isimli eserimde tesbit edilen bir husus:

– (Bugün hukukla vakıâ, metinle ruh, mevzuatla tatbikât arasındaki fark gittikçe genişlemektedir; dünyada mevcut birçok anayasa tamamen göstermeliktir ve tarif ettikleri rejimin memlekette olanla hiçbir alâkası yoktur… Anayasa adeta mevcut rejimi gizleyen bir paravana vazifesi görür.)

Hukukla vakıâ arasındaki bu uçurum, –“hukuk-mukuk hak getire” örnekleri kıyas unsuru olarak almaz ve “hukuk devleti” iddiasını nisbet kabul ederseniz-, dünyanın hiç bir yerinde yoktur… Gözaltında işkence gibi sıradan işler bir yana; 28 Şubat süreci içinde, bugünkü Genelkurmay Başkanı’nın İstanbul DGM’yi ziyaretinden sonra, İBDA-C dâvâlarında, aynı dâvâ ve suçtan birkaç sene ceza alan veya tahliye olanların arkadaşları, ya müebbed ya 30’ar yıl ceza almaya başlamışlardır…

Aynı çerçevede: Aynı zamanda MGK üyesi olan Başbakan’a, “eşşekoğlu eşek, pezevenk!” diyen General’e hukukî bir muamele tatbik edilmezken, kimler ve ne sudan bahanelerle “hakaret” dâvâsına uğramışlardır… Neticeyi, Avukatım’ın dilekçesinde geçen sözle bağlıyorum:

– (Bu dâvâ, benim dâvâm, T.C.’de 28Şubat’tan bu yana yaşanan “yargının siyasîleşmesi” sürecinin çok açık bir örneğidir: “Delil yok, ama Ankara’daki güç odakları öyle istiyor.” )

Sanıyorum, geçen celsede ve bu celsede meseleleri fikir bazında etraflıca ve asıl gerçeklere temas ederek ele alışım, dobralığım ve üslûbum da, niçin güç odaklarını kızdırdığımı gösteriyor… Tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten gözününde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dâvâ, benim dâvâm olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dâvâ olacaktır.

Savcılık iddianamesinin hülâsa diye nitelediğim kısmında, “İBDA-C adlı örgüt mensublarının Kumandan kod sanık Salih İzzet Erdiş’e olan bağlılığı, bağlı oldukları İBDA-C adlı örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü, gerçekleştirdikleri eylemlerin çokluğu, gerçekleşen eylemlerin ağırlığı, toplum içerisinde yarattığı korku ve vehamet derecesi” gibi ifadelerle, benim mevcut rejimi silah zoru ile değiştirmeye teşebbüs suçunu işlediğim söyleniyor… Bunları tek tek ele alalım:

Birincisi: İBDA-C’nin ne olduğu defalarca ifade edildiği için, tekrarına lüzum görmüyorum.. Burada eklemek istediğim husus, iddianamedeki gibi rastgele bir genellemenin, İBDA fikrini benimsemiş legal çerçevedeki birçok insanı ve kuruluşu da töhmet altına sokucu oluşudur. İBDA ve İBDA-C farkı baki, bugün İBDA Yayınevi’nin hâlen faaliyette bulunuşunu ve bugüne kadar yaklaşık 150.000 kitab satışını -her kitabın kaç kişi tarafından okunmuş olduğu ayrı dâvâ- gözönünde tutarsanız, mesele daha iyi anlaşılır… Bu, aynı zamanda bir kıyas ölçüsü de verir; yani, illegal örgüt suçlamasıyla Cezaevleri’nde kaç kişi var ve herhangi bir illegal faaliyete karışmamış şu kadar bin kişilik zümre kıyası.

İkincisi: Savcılık iddianamesi, “mensublarının bana bağlılığını” terör örgütü lideri oluşuma mesned diye gösterirken, aynı kıyasla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den, Başbakan’dan, Bakanlar’dan, bütün parti Başkanları’ndan, Adliyeler’den,çeşitli kamu kuruluşlarından, özel kuruluşlardan ve alelâde arkadaşlıklara kadar kolayca sirâyet ettirilebilir bir “mantık ve hukuk-hukuk mantığı” yanlışlığına düşmektedir… Adı senelerdir bir takım olaylara karışan Yahya Demirel, gazete ve televizyonlardan izlediğimiz gibi adı Malki cinayetinde geçen Şevket Demirel, malum olduğu üzere Cavit Çağlar ve Kamuran Çörtük gibi isimlerin bahsinin geçtiği adlî olaylardan dolayı, bunların hepsi Cumhurbaşkanı’nın çok yakını ve içli-dışlı olmalarına rağmen, “bağlılık” tan ötürü herhangi bir sirayet sözkonusu olmuyor; zaten Cumhurbaşkanı da, “suçun şahsîliği ilkesi var” diye, işin hukukî mesnedini sık sık tekrarlamıştır… “Suçun şahsîliği” ilkesi yanında, “hukukta eşitlik” prensibi de var. Neticede: Bana olan mücerret bir bağlılığın herhangi bir hukukî suç mesnedi teşkil etmeyeceği açık.

Üçüncüsü: İddianame’deki “Ülke genelindeki organik bütünlük” sözüne gelince… Bunun da üzerinde yeterince durdum… Eklemek istediğim husus şudur: Bütün iddianame boyunca görülen ve polis soruşturmasından kaynaklanan, bir yönüyle ahlâkî ve diğer yönüyle hukukî iki zaaf… Önce, “Marifetname” isimli eserimde tesbit edilen, bir fikir adamına ait sözü aktarayım… Şu:
– (Kanunlar bazı şartlarda vatandaşları bir “şahıs” olmaktan çıkararak bir “şey” olmalarına müsaadede bulundukça, “hürriyet” asla mevcut olamaz.)

Eğer polis soruşturmayı sipariş üzerine yapmasaydı, -ki bu husus yakalanışımdan 5 ay önceki DGM Savcılığı’nın kararına rağmen oluşundan da belli-, karşısındaki adamı “yukarıdan bastırıyorlar” diye onlara hoş görünmek için herhangi bir “obje-şey” hâlinde görmeseydi, aslında kendilerinin de tesbit edemediği “Ülke genelindeki organik bütünlük” iddiasını diğer iddialarla beraber rastgele bağlantılarla Savcılığın önüne getirmezdi… Ortada organ yok, tabii olarak organik ilişki yok, ama “Organik bütünlük” var(!)… Gerçekte olan ise, daha önce üzerinde durduğum “normatif şuur hatası” nın en kötü örneklerinden biri!…

Bir misal vereyim: Ne kadar İBDA-C olduğunu ve isimlerini sordular, bunları hatırlamadığımı ve bilmediğimi, dergi ve gazetelerden bulabileceklerini söyledim. Tahminimi sorduklarında da, 80-90 civarında olabileceğini belirttim. Yani İBDA-C’nin organik bir bütünlük içinde olduğunu iddia edenler, araştırma yerine araştırma yapmış gibi yapanlar, birbirinden bağımsız unsurları tanımamaları bir yana, bir de akıl danıştıkları hususu çarpıtarak Savcılığın önüne götürmüşlerdir…

Nitekim, baştan savmalık şuradan belli ki, “organik bütünlük” ten bahsedilirken, sözkonusu birbirinden bağımsız unsurların bile listesi dosyada mevcut değildir; bunun yerine, dosyayı kabarık göstermek üzere, hiç tanımadığım insanlara ait rastgele araştırma ve soruşturma ifadeleri eklenmiştir.

Dördüncüsü: Savcılık İddianamesi’nde geçen, “gerçekleştirdiği eylemlerin ağırlığı, toplum içerisinde yarattığı korku ve vehamet derecesi” gibi ifadelerin ölçüsünün ne olduğunu ve nerden sonra “örgüt” kararına varıp benimle ilişkilendirdiklerini anlamadığım gibi, zaten ilk düğme yanlış iliklenince diğerlerinin de tabiî olarak yanlış olacağı hakikatince, pek kurcalamak gerekmiyor.

Beşincisi: İddianame’de geçen, “mevcut rejimi silah zoru ile değiştirme” ifadesine gelince… Mevcut rejimi nasıl gördüğümü gayet açık bir şekilde belirttim ve geçen celsede Yargıtay Başkanı’ndan değişik yazarlara kadar eleştiri örnekleri verdikten sonra, benim onlardan mevcudun yerine sistem çapında bir TEKLİF farkıyla ayrıldığımı söyledim. “Mevcudu nasıl olursa olsun, isterse silah zoruyla değiştirilsin, bundan memnun olurum!” desem bile, neticede bu “rejimi silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs” suçunu işlediğim anlamına gelmez.

Şimdi gelelim, Polis’in süslemek ve zenginleştirmek için Savcılık önüne götürdüğü ve dosyada mevcut şemalara…

Bu şemalar, hukukî bir “normatif şuur yanlışlığı” olmanın ötesinde, hakkımda sipariş üzerine iş yapılmasının açık kasdını gösteren belgelerdir… Ne mantığa uygundur, ne de hukuk mantığına… Bu hususu göstermek üzere, önce mücerret bir fikrî çerçeve çizeyim:

– (Mantık, geçen celsede üzerinde durduğum “muhayyelattan terekküb eden kıyas” örneği de içinde, kullanana göre hizmet eden iki yüzlüğü bir alettir. Bu yüzden mantık, “herkesin hakikati kendine” hikmetince çalışır… Bütün mesele şuradadır: Herkesin hakikati kendine olduğuna göre, hakikatin hakikati ne?

Bu meselenin ardından da, her meselenin kendine mahsus “esas, usûl ve kaidelerle ele alınabilmesi” özelliği ile, iştirak noktaları üzerinden karşılaştırmalar yapılır.)


Şimdi dâvâ, bir örgüt dâvâsı ve örgütün başını suçlama olduğuna göre, bunun “esas, usûl ve kaideleri” nin, “delillerden suçluya varmak” olması gerekmez mi?… İşin tuhaf tarafı; “bu örgüt başıdır!” diye bir “münâsib görme” tavrı bir yana, “suçun şahsîliği ilkesi” bir yana, çıkarılan şemalardaki unsurlar da herhangi bir illegal veriyi göstermiyor ve suç unsuru taşımıyor.

Şemalara tek tek bakalım:

Birincisi: İBDA Yayınevi nin çıkardığı, benim kitablarımın listesi… 1979’dan 1998’e kadar çıkan kitablarım; 1998’in sonunda, Savcılığın önüne “illegal örgüt başı” oluşumla ilgili olarak gelmiş… Hâlen legal olarak faaliyetine devam eden bir Yayınevi’nde çıkan kitablarımın, “örgüt başı” olarak suçlanmama nisbet, ne emare, ne karine, ve ne de delil teşkil etmeyeceğini söylemem lüzumsuz…

Bu mantıkla; herhangi bir yazarı, “Örgüt başı” diye bir “münâsib görme” nin ardından kitablarını alt alta sıralayarak suçlandırabilirsiniz ki, hem mantık ve tabiî ki hukuk mantığına aykırılığı açık.


İkincisi: İBDA, -yani benim dışımda- çıkan, İBDA’cı dergiler şeması… Bu dergiler, hem benim dışımda, hem de benim herhangi bir müdahâlem ve tavsiyem dışında çıkarılmıştır; sahibleri belli, çıkaranları belli… Kaldı ki, benim müdahâlem ve tavsiyemle çıkarılmış olsalardı bilse, hepsi legal dergilerdir… Bırakınız benim dışımda oluşunu, bunun Savcılık önüne götürülüşündeki mantıkla, bir adamı “örgüt başı” diye bir “münâsib görme” işinden sonra çıkardığı legal dergileri alt alta sıralayıp suçlandırabilirsiniz… Yani bu şemanın da herhangi bir emare, karine veya delil teşkil eder yanı yok.

Üçüncüsü: Dernek, parti veya benim çıkardığım dergi veya çıkaranları arasında dergiler ve yayınevi şeması… Şemada, 1966-1967’de “Milliyetçiler Derneği ve Komünizmle Mücadele Derneği” nde, 1969-1971’de Eskişehir’de “Milli Nizam Partisi Gençlik Kolları” nda ve 1972-1973’de yine Eskişehir’de “Milli Selamet Partsi Gençlik Kolları” nda bulunduğumun notu…

Fikir yürütmek lüzumsuz ama, üzerinde duralım: Önce, ne sözkonusu derneklerde ve ne de Parti’de, ben kayıtlı bir üye değildim… Öyle olsa da farketmez, bunlar legal kuruluşlar… Üstelik, yüzbinlerle ifadeli kitleleri toplayan o derneklerde, benim gibi çocuk yaşta biri bir yana, hangi ünlü politikacılar ve her meslekten kimler vardı ve hamileri kimlerdi?..

Yani, benim sözkonusu Derneklere ve Parti’ye uğramış olmamdan dolayı, onlar bana bağlanıyor da, onun için mi suç işleme sürecim gibi Savcılık önüne götürülüyor?..

1976’dan 1980’e kadar çıkan dergiler ise, aradaki zaman faktörü de bir yana, zaten legal olarak çıkmış dergiler ve şu an devam eden dâvâ mevzuu ile hiçbir alakası yok!.. 1981’den bugüne kadar geçen süreçteki alt alta dizilmiş üç Yayınevi’nin de!..

Dördüncüsü: “Başyücelik Devleti” şeması… “Başyücelik devleti” , Rahmetli Üstadım Necib Fazıl’ın, içindeki bütün meseleleri kendisine nisbetle örgüleştirdiği “Büyük Doğu İdeolocyası” isimli eserinin bir faslıdır. Sözkonusu eser, tek parti döneminde, yani ta 1943’te çıkan Büyük Doğu mecmualarından başlayarak yıllarca tefrika edilmiş ve ilk baskısı 1960-1961 yıllarında yapılmıştır; o günden bu güne de bilmem kaç baskı… Geçen celsede ifade ettiğim gibi, “Başyücelik Devleti” faslı, benim “Başyücelik Devleti” isimli eserimde tahlil edilmiştir… Netice olarak: Kitablardan böyle bir şema çıkararak Savcılığın önüne götürülmesinin ne anlamı var, anlamış değilim.

Beşincisi: “30.12.1998 tarihinde yakalanan Sadettin Ustaosmanoğlu’nun ikametinde yapılan aramada elde edilen rulo şeklinde hazırlanmış örgütün simge ve bayrağının numunesidir” diye bir kağıt… Kağıtta “İBDA-C örgütünün simgesi” dediği yer, simsiyah, hiç bir şey yok; herhâlde el işareti olacaktı… Herşeyden önce; sözkonusu işaret, legal veya illegal İBDA-C’lerin kullanmasından önce İBDA’nındır ve hâlen Cağaloğlu’nun ortasında bulunan Yayınevi’nin kocaman tabelasının iki yanında bulunmaktadır…

Aynı şekilde, Cem Boyner’in partisi tarafından da sahiblenilmiştir… İşaret ettiğim hususlar çerçevesinde ortaya çıkan birinci mesele şudur:

Simge İBDA’nın, yani legal olduğuna göre, nasıl ki yakasında filan partinin veya kuruluşun rozeti var diye bir adamın işlediği suçtan dolayı bir parti veya kuruluş suçlanamıyorsa, illegal faaliyette bulunanlardan dolayı da o simge illegal örgüt simgesi diye nitelenemez…

Buna bağlı ikinci mesele de şudur: Cem Boyner ve Partisi, sözkonusu simgeyi sahiblenirken “İBDA-C örgütünün simgesi” diye illegal örgüt ve mensubu olmuyorlar da, niçin Sadettin Ustaosmanoğlu’nda illegal örgüt ve bağlantısı kuruluyor?..

Bayrak meselesine gelince: Bayrak, illegal örgüt bayrağı değil, 1995’de basılan “Başyücelik Devleti” isimli eserimin kapağında mevcuttur… Ve basımından önce, 1984’lerden başlayan bir fikir ve edebiyatı hâlinde, benimdir: Renginden şekline kadar mânâsı, çeşitli eserlerime sindirilmiştir… Bütün bu hususlar gözönünde tutulduğunda, sözkonusu fotokopiyi Savcılığın önüne götürmenin, soruşturmayı süslemenin dışında bir mânâsı yoktur.

Altıncısı: “30.12.1998 tarihinde yakalanan Sadettin Ustaosmanoğlu’nun işlettiği FURKAN dergisinde elde edilen İBDA-C örgütü mensublarına ait resimler”… Savcılık önüne götürülen bu resimlerin içinde, resim içinde resim hâlinde benim de ve özellikle belirli büyük bir fotoğrafım var…

Önce; sözkonusu fotoğraf, İBDA Yayınevi’nin binlerce basılmış bir ürünüdür…

Sonra; Furkan dergisi legal bir dergi olduğu gibi, irili ufaklı bütün basın ve televizyon kuruluşlarının arşivinde bulunan ve bulunabilecek olan bir malzeme değerindedir…

Ayrıca, ahlâkî ve hukukî değerlendirmesini size bıraktığım bir husus: Bir hırsız, bir eve girip bir takım özel eşyaları ve notları çalsa, bu suçtur. Fakat nasıl oluyorsa, gizli polis soruşturması diye alınan notlar vesâir şeyler, havalarda uçuşuyor…

Böyle bir durumda da söylenen şudur: “Gazeteci, haber kaynağını açıklamak zorunda değildir!”… Haberin kaynağı belli ve tahkiki de pek basittir; bu ayrı dâvâ… Ama kimler ve neleri açıklamak zorunda değilken, Sadettin Ustaosmanoğlu ve FURKAN dergisi her arşivde bulunabilecek olan alenîleşmiş resimleri açıklamak zorunda(!)… Bunun süslemek üzere Savcılık önüne götürülmesi de cabası!.


Salih İzzet Erdiş
17 Nisan 2000

Reklamlar

Salih Mirzabeyoğlu’nun “BİN YIL” Sürecek Savunması…

Salih Mirzabeyoğlu’nun Savunması – 1

Rejim, “nizâm-düzen” ve hukuk; neticede sosyal, siyasî ve iktisadî unsurları içine almış olarak, hukukun kapsayıcı rolünde üst üste gelen kavramlar… Bu görüş çerçevesinde “Adalet sistemi” ve ilgili kurumların hâline, DGM Savcılığı’nın hakkımdaki iddianâmesine cevab yazmaya başlayabildiğim bugün, yâni 17 Şubat 2000 itibariyle değinme ihtiyacındayım. Hiçbir hukukî mesnede dayanmadan tutuklanmamın ardından, 25 Ocak 2000’den bugüne kadar yaşadıklarım ve içinde bulunduğum durum, Adalet sisteminin nasıl bazıları için “at içeri, çıkmak için uğraşsın dursun!” mantığı ile işletildiğini göstermektedir.


Önce, yeri geldikçe açmak ve misâllendirmek üzere, fikrimi peşin peşin söyleyeyim:

“T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır. Bu çerçevede, emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir; DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, “yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen (sanıyorum Komiser yardımcısı ) Bahri’nin tavrı, buna tipik bir örnektir. Polisteki baskı ve istediğini istediği gibi tertibe sokan sorgu usulü ile, bunu iddianâme hâlinde aynen kabul eden DGM Savcılığı’nın haksız yere tutuklaması karşısında, benim tabiî bir insan refleksi hâlinde Mahkeme’yi protesto ederek çıkmayışımın sebebi de belli olmuyor mu?…

Gelelim 25 Ocak 2000 tarihine… Polisin beni hiçbir illegal ilişki içinde olmamama rağmen, “İçişleri Bakanlığı’nın İBDA-C’yi illegal örgüt kabul etmesi”ne binaen sipariş üzerine (ki, kaç türlü saçmalık bir arada, sonra göstereceğim) yakalaması, üstelik ilkokula giden çocuğumu hergün almak üzere gittiğim İlkokul’un önünde eşim ve çocuklarımla beklerken yakalamasına rağmen, “örgüt lideri” imajına katkı olsun diye yakalama tutanağını, adaleti yanlış yönlendirici bir şekilde “evine yapılan baskınla yakalandı” diye tertib etmesi; 28 Ocak 1998’de böyle başlayan ve basının da içinde psikolojik yönlendirici olarak bulunduğu bir yığın haksız, ahlâksız ve hukuk dışı suçlamaya tepki olarak, protesto amacıyla Mahkeme’ye çıkmayı reddetmem…

Hukukî olarak nazik bir mesele: Beni 26 Ocak’taki Mahkeme’ye çıkarmak için yapıldığı söylenen, sabahın kör bir saatinde hiçbir şey söylemeden askerin doğrudan ateş açmasıyla başlayan ve (1) kişinin ölümü ve (5) kişinin yaralanmasıyla neticelenen operasyon; operasyonun niteliğinin hukukî olup olmaması bir yana, sadece benim davam ile ilgisi yönünden bile hukukî midir?.. Metris Cezaevi Savcısı’nın, Mahkeme’ye çıkıp çıkmayacağımın cevabını almak üzere geleceğini söylediği 25 Ocak’ın sabahında gerçekleştirilen bu operasyon?..

Aslında Cezaevi Savcısı’nın Mahkeme’ye çıkıp çıkmayacağımı öğrenmek istemesini söylemem de lüzumsuz; çünkü 26 Ocak’ta Mahkeme’ye çıkarılmak üzere gelinene kadar kimsede böyle bir ve tahmin yürütme yetkisi yoktur. Oysa bunun bir adım daha ilerisine gidilmiş, işin içine müneccimlik girmiş ve benim Mahkeme’ye çıkmayacağım kesin kaziye kabul edilerek sözkonusu operasyon gerçekleştirilmiştir…

Ve DGM Savcılığı’nın iddianâmesine hangi şartlar altında cevab yazdığımın daha iyi takdir edilmesi için arkası: Yaralıların çıkarılması ve teslim olunması hususunda operasyonu yürüten Albay, “hiç kimseye kötü muamele yapılmayacak, Devlet sözü!” diyor. Devlet sözüyse fena!.. “Biz, söz namustur uhdesine bağlı insanlarız, sizin sözünüze güvenmek isteriz!” diyoruz, kabul görüyor; ve en son benim çıkmam şartıyla arkadaşları tek tek alıyorlar. Sıra bana gelince durum değişiyor: Benimle beraber çıkacağına söyleyen Albay, “tamam!” diyor ve benimle ilgisinin kesildiği o ânda yüzleri döğüş maskesi gibi bir şeyle örtülü grub, koluma giriyor. Askerin oluşturduğu koridor içinde kim vurduya gelmek gibi bir durumda olduğumu anlıyorum. Fakat enteresan; bu kasklı asker koridoru içinde birkaç kişi dışında tekme ve yumruk vuran olmadı. Koluma giren grubtan biri -burası önemli- bana, “sen de asker çocuğuymuşsun; boyuna askere saldırıyorsun, bu düşmanlık nerden?” dedi. Aslında onun söylediği, istihbarat raporlarından adlî mekanizmalara ve kamuoyuna kadar istediğini istediği gibi sunan ve tersine şeylerin karşısında cılız kaldığı basının, “İBDA-C boyuna askere saldırıyor!” şeklindeki haberi idi. “Ben adalet sistemini protesto ediyorum, üzerime askeri yolluyorlar!”dedim.

Neticede, beni tepeleyecekleri bir yer telâşesinde, orası mı burası mı derken, Metris Cezaevi’nin dış bahçeye açılan mevkiine kadar geldik. Beni odadaki bir sandalyeye oturttular, ardından kollarım kelepçelendi ve hemen akabinde de dışarı çıkartılarak sözkonusu grubun içine salındım. Üzerime üşüşenlerin tekme ve yumruk darbeleriyle yere düştükten sonra, kafama ve vücuduma yediğim sayısız darbeden sonra kendimden geçtim. Aradan şu kadar gün geçmesine rağmen beni günde birkaç kez baygınlık hâline sokan o darbelerin tesirine rağmen, o gün nasıl sağ kaldım hâlâ anlayabilmiş değilim. Neticede; hadisenin vukubulduğu yere koyulmuş bir masa üzerinde ayıltılırken, patlayan sol kaşıma dikiş atıldı ve masadan indirildim. Ne hâle getirilmiş olduğumu göstermek için sadece şu sahne yeter:


Bütün vücuduma müthiş bir hissizlik ve uyuşukluk hâkim şekilde, Kartal Cezaevi’ne getirildim. Sol bacağımın üzerine basamıyorum. Bu hâldeyken, başlarında 4 sırmalı olduğunu sandığım bir Astsubay ve bir başka Astsubayla birlikte askerler, beni tepelemek için bir odaya aldılar; ve sesimin çıkmaması için ağzımı kapama çabaları sırasında, kaşımın üzerindeki gazlı bez veya pamuk da söküldü. Dışarı çıkarılınca doktor faslı: Pişkin olmadığı tedirgin tavırlarından belli ve besbelli ki “tenbihli” bir adam, bana, “sırtında bir darbe falan yok değil mi?” dedikten sonra, muayene bitmiş olarak önündeki kağıdı dolduruyor… Acelesini bildiğim doktor’a, “yüzümde ve kafamda birşey yok değil mi?” deyince, sanki kendisine farkında olmadığı birşey söylemişim gibi, “yok!” cevabını verdi; ve oradan, koluma giren gardiyanlarla Cezaevi’nin “müşahede” bölümüne götürülürken, bir gardiyanın arkadan sağ böğrümü bulan tekmesi… Hemen söylemeliyim ki, bütün bunları,acıklı bir tasvirle merhamet devşirmek için değil, koruma ve kolluk görevinden Cezaevi’ne kadar bir bütünlük teşkil eden Adalet sisteminin halini göstermek için yazıyorum: (1)ölü (5) yaralıyla neticelenen malûm operasyonun ardından “Devlet’in itibarı kurtuldu!” diyebilen Adalet Bakanı, evvelâ kendilerinin koydukları kanunlara saygılı olsalar ve bunun uygulanışını takipte bulunsalardı, Devlet’in kendi adına asıl itibarının “adalet” olduğunu da göstermiş olurlardı…

Neticede: 26 Ocak 2000 tarihinde, sol dizimden topuğuma kadar öbürünün iki katı olmuş fil bacağı gibi bir bacak ve kafam gözüm yaralı hâlde, -tahkir edici davranışlardan filân vazgeçtim-, karşınızdayım… “Yukarılardan “ gelen tenbih gereği, Mahkeme’de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imâsını almış olarak; ve gazeteciler resim çekerken sünepe görünmem için, üzerimdeki yeleğin beni gösterişli yapması sözkonusu edilip huzurunuzda çıkarılmış olarak…


Aslında bütün mesele şu noktada toplanıyor: Vaktiyle bir Milletvekili’nin, “bu memlekette iki zümre meydana getirdiler;biri polisin korkuttukları, biri de polisin korktukları!” demesi gibi, duruma göre, birileri Hukuk’un bu tarafında kalırken, birileri öbür tarafında kalıyor… Estirilen hakim psikolojiye göre!…


Hukukun en genel ilkelerinden biri, “kişi mahkemede hüküm giyene kadar suçsuzdur” diye dursun, büyük sermaye teknesinin cariyesi basın hakkımızda Savcı ve Hakim olmanın da ötesine geçerek, hüküm giymiş olsan bile gerçek bir Hukuk Devleti ve ahlak ilkeleri önünde tasvip edilemez aşağılık bir ağızda maruz kaldığım muamele için birilerini yağlamış ve kamuoyu önünde beni küçük düşürmeye çalışmıştır… Savaşta bile bir esire davranış şekli Milletlerarası cari bir hukuk olarak düzenlenir ve bu yasanın bir gerçek halini alması gerekirken, benim mevcut hukukun öbür tarafında kalanlar tarafından kafamın gözümün yaralanması, bacağımın sakatlanması, saçımın sakalımın kesilmesi ve ayakta duramaz bitkin halim karşısında atılan başlıklar malum:“Traş olurken yüzünü kesti-Yolunmuş Tavuğa Döndü!” bunlar, hayatı ona buna tavukluk yapmakla geçmiş veya buna aday, anasından yana özürlü ve benim ruh aynamda kendi ruh aşağılıklarını görüp tasvir eden adamlar…Şu satırlardan sonra bile, irkilip silkinecekleri yerde sadece sırıtacaklarını bilmek için, kahin olmak gerekmez… Ama onlarla aynı çizgide saf tutan ve “Devlet’in itibarı kurtuldu!” diyen Adalet Bakanı için ne demeli?.. Hukuku dehleyip de estirilen “psikolojik” hava?..


F tipi cezaevi uygulaması için beni Saadettin Ustaosmanoğlunu ve Ali Osman Zor’u kobay seçen Adalet Bakanı’nın emri gereği şu satırları yazdığım 10 Şubat itibariyle, tek başıma bir odada, televizyon ve radyo gibi haber dinleme imkanlarından mahrum ve şimdiye kadar çoluk çocuk dahil hiçbir yakını ile görüşmemiş olarak, hınç devşirici şartlarda, cevap hazırlamaya çalışıyorum…

Bütün kurumlarıyla bir bütün olan “Adalet Sistemi”nin, bırakın hukuku, en basit insan haysiyetine bile riayet etmez bu tıkır tıkır işleyişi karşısında, üst kattakilerin gururdan gözleri yaşarıyordur herhalde… Ufak bir hatırlatma:Yassıada mahkemeleri sırasında, konulduğu hücre için “burada insan nasıl yaşar?” diye serzenişte bulunan bir Milletvekili’ne, gardiyan “aman efendim! buraları sizin Meclis’teki oylarınızla yapıldı!” diyor…Kıssadan hisse!..


DGM savcılığının “kanatsız kuş” misalini andırır bu sığ ve sakat tasviri, kısır mantık ve sakat suç isnadı, benim temsil ettiğim davanın ulviyeti önünde “işte yobazlık budur!” kabilinden bir mahiyet belirttiği gibi, hukuk haysiyeti açısından da bir suçtur.Yakalanışımdan, polis sorgusundan, sözkonusu iddianamenin keyfiyetine kadar herşeyi destanlık bir komedi olarak kitaplık çapta ortaya koyacağımı kamuoyuna duyururum.


Kitaplık çapta ortaya koyacağımı söylediğim, “hukuku uygulama durumunda olanların hukuk dışı davranışlarının” destanı, malum Metris hadisesinde telef oldu; bu ayrı dava… Mesele şurada: Ben bunu ifade etmişken, 26 Ocak’ta kafam gözüm yaralı ve üstüm başım çamur, bitkin bir halde Mahkeme’de iken bu halimi dünyanın hiçbir yerinde -tabii, Hukuk Devletin’nden bahsediyorum-görülmeyecek şekilde yamyamca şakşaklayan bir kısım aşağılık basın, suç olan bir fiili övmekle kalmamış, aynı zamanda benim “zaten Mahkeme’ye gelecektim!” sözümü “Mahkeme’de kuzu kesildi!” ağzıyla tahkir ve bilhassa TAHRİK edici şekilde vermiştir…Basın, kuklalık ettiği güçlerin elinde yönlendiricilik yapıyor ya, burada sözü, arkasından ben devam etmek üzere, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Adli yılın açılışında yaptığı konuşmanın bir kısmına getirmek istiyorum ki, şöyle diyor:
-“Akıllarının ürettiği tek gerçeği topluma dayattılar.İnsanların, yataklarına uzun gelirse, ayaklarını kestiler; kısa gelirse ayaklarını uzatmaya yeltendiler.Kimileyin de insanları parçalara ayırdılar, sonra bu parçaları yeni biçimler altında birleştirip kendi insanlarını yaratmak istediler. Her TOTALİTER rejim gibi bir meyve koparmak için ağacı devirdiler.Özgür birey yok oldu.Ortada yalnızca tek bir efendi kaldı; bu, Devlet’ti. Geriye ise her efendinin gerek duyduğu köleler. Bireysiz devlet, çaldığı dişlerle ısıran hain bir yaratık olup çıktı”

Yargıtay Başkanı’nın yaptığı tesbit, benim en başta “Hukuku kapsayıcı rolü” diye yaptığım tesbite, TEKLİF farkıyla yakındır: Zaman zaman o konuşmaya atıfta bulunacağım… Benim teklifim malum:Büyük Doğu – İBDA sistemi… Sözkonusu tesbit, varlığını bizzat çarpıklığa borçlu ve bu çarpıklıktan nemalanan “3000 aile” diye ifade ettiğim zümrenin çıkarına göre bir müesseseleşme kurumlaşmanın, devlet kurumunun halini gösteriyor…Bu çerçevede benim davamda da görüldüğü gibi bir ucu devlet içinde olan basın, çok bahsedilen gücünü ahlaklı veya ahlaksız çalışanlarından değil, onları kendi çıkarı için kiralayanların gücünden almaktadır…Hani şu; 20 milyonu gerçek anlamda aç ve geri kalanı köle, uşak ve korucu haline getirilmiş ve bir kısmı da -mesela siyasiler ve değişik meslek mensupları- çıkar ortağı edinilmiş bir insan coğrafyasında tereyağından kıl çeker gibi trilyonları ve katrilyonları götürenlerin gücü.


Bir trenin içinde, onun gidiş istikametine ters yönde yürümenin, trenin kendi istikametinde yol almasına bir zararı yoktur; bunun gibi müsaade edilen çerçevede çıkan birtakım doğruyu ifade eden yazılar, yukarıda sözünü ettiğim büyük basın içinde, aykırı sesleri de kendi veriyormuş havasını doğuran çeşni neviindendir…

Netice olarak: 1975’den beri dergi kitab faaliyetleri hâlinde fikir üreten ve 1984’den beri de bunu İBDA markası ile gerçekleştiren ben, “fikir suçu” kapsamında doğrudan şahsî faaliyetimle ilgili olarak suçlanabilmem durumu bir yana, ne dün için, ne bugün ve ne de yarın, benden yapılan iktibaslar veya bana yapılan atıflardan dolayı, legal veya illegal işlerin mesulu tutulamam…

Nitekim, tutukmanmamdan 5 ay önce bir başka İstanbul DGM Savcısı’nın Adana DGM Savcısı’na yolladığı belge -ki Avukatım Harun Yüksel tarafından “İddianame ve ekleri hakkında beyanlarımız” diye Mahkeme Başkanlığı’nıza verilmiştir- bunu teyid eder:

-(Sanık gıyabi tevkif ile aranır durumda iken HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği gerekçe gösterilerek Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararı ile hakkındaki dosya Başsavcılığına gönderilmiştir. ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİPSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL’DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERİNDEKİ FAALİYETLERİNDE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.)

Ve Avukatım Harun Yüksel, “Adana DGM dosyasında İstanbul DGM dosyasından farklı hiçbir delil yoktur. Ve İstanbul DGM Savcılığı bu kararı verdikten 5 ay sonra müvekkilim tıpkı Adana dosyasındaki gibi mesnetsiz iddia ile, yasadışı örgüt yöneticisi olma iddiası ile gözaltına alınıp tutuklanmıştır… Bu 5 ay içinde ne değişmiştir?” diye soruyor… Ortada ne emare, ne karine ve ne de delil olmaksızın tutuklanmamın en şirin cevabı, bütün bu olup bitenlerden sonra doğruluğundan asla şübhe edilemez şekilde, polis sorgusunda –Komiser veya Komiser Yardımcısı- Bahri’nin, “yukarıdan bastırıyorlar;sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” sözüdür. 100 sayısının tabiî olarak 99 sayısına kadar bütün sayıları içinde barındırması gibi, aynı doğruluk ölçüsüyle, polisteki sorgudan başka bir sahne:

Bana sordukları soruların cevaplarından, daha hülâsa edilmiş sorular hâlinde, hiç yurtdışına çıkmadıysam bunu isbat etmem gerektiğine dair saçmalıklar da içinde, 5-6 madde hazırlamışlar… Bahri ile beraber, -aynı yaşlarda,sarışın, ismini Mehmet diye bildiğim Komiser veya Komiser yardımcısı- üçüncü maddeye geliyorlar:
-“Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz; talimat da vermediğini kabul ediyoruz… Gelelim şu liderlik mevzuuna…”

Ben “hiç kimseyle görüşmediğime, talimat vermediğime göre, nasıl örgüt başı oluyorum ki?” deyince, Bahri, 20 bin kişinin yargısız infazlarla gitmesine nisbetle hafif kalacak şu sözleri söyledi:
-“Biz sana kötülük yapmak istemiyoruz;isteseydik, evinin bahçesine eroin gömer, eroin yakaladık, derdik… Gel sen şunu güzellikle kabul et!”


Benim bu güzelliği kabul etmemem karşısında, Mehmed hışımla atıldı:

-“Yuh be sana!.. Bi Terör Örgütü’nün başıyım diyemiyorsun, delikanlılık yapamıyorsun! Burada eylem yapmış kaç kişi seni öve öve bitiremedi… Bi slogan bile atamadın!”


İBDA ile İBDA-C arasındaki fark ve “kendinden zuhur” bahsi ile ilgili “anlamak için sordukları sorulara da, “ben orada 41 tane kitab yazmışım, okuyun!” deyince, Bahri, şu tersine harika cevabı verdi:


-“Aslanım, Savcı senin kitablarını okuyacak değil. Buradan önüne ne giderse o…”


Bütün bu anlattıklarımdan da anlaşılıyor ki, ben, yakalanışımdan ve tutuklanışımdan sonra binbir türlü bayağılıkla aleyhimde yönlendiricilik görevi yapan basın bir tarafa, doğrudan adaleti ilgilendiren polis sorgusundan bu yana da “suçsuz olduğunu isbat et!” gibi hukuk dışı bir muameleye maruz bulunuyorum… Neticede: Yukarıda kendilerinden iktibaslar yaptıgım kişilerin yazılı ve sözlü düşünceleri gibi, ben de İBDA markası altında çeşitli mevzulara dair düşüncelerimi beyân ediyorum… düşünce beyân edenle muhatabları arasındaki farkı da, her düşünce için geçerli olmak üzere, “ben bıçak yaparım; isteyen ekmek keser,isteyen adam” sözüyle ifâde ediyorum…

( Dikkatimi çeken hususlardan biri de, ne MİT’te ve ne de Siyasî Şube’de, sorgulamayı yapanlardan hiçbiri, fikir plânında hiçbir şeyden haberdar değillerdi… İBDA – C örgütü diye bir davaya balıklama dalan adamlar, İBDA’nın kitabî yönünde tam bir cahil idiler… Adeta, mikrobu bilmeden doktorluk taslamak gibi bir şey… Bütün bilgileri, gazete haberleri çerçevesinde idi; ve gazete okuyucusu olarak devşirdikleri haberleri istihbarat yapmış gibi topluyor, bir zaman sonrada bunları İstihbarat Teşkilatı’nın çalışması diye basına veriyordu…)


İkincisi: Ugur Mumcu cinayeti… Cinayetten bir kaç gün sonra, Hürriyet Gazetesinde, yine “polisten alınan bilgiye göre” kaydıyla, Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili olarak, benim ve 15 arkadaşımın gözaltına alınıp sorgulandığım yalan haberi çıktı… Uğur Mumcu’nun Avukat ağabeyinin ısrarlı takibleriyle işin hangi mecralara döküldüğünü ve nerelerde takıldığını biliyorsunuz.


Bir kısım kimseler veya örgütler eylem yapacak, Hattâ mesela İBDA-C Fetih diye bir örgüt eylem yapacak, oraya bırakılan kağıt veya telefonla üstlenildi diye, -buraya dikkat edilsin,altını çizerek söylüyorum-, eylemci veya talimat veren olarak ben münasib görülüp, hakkımda böyle bir psikolojik hava oluşturulacak veya “suçsuz olduğunu isbat et” gibi bir davaya mevzu olacağım…

Hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi?..


Savcılık iddianâmesi, eskilerin “muhayyelâttan terekküb eden kıyas” dedikleri şekilde, “o, o olursa, bu da bu olursa, netice şudur” kabilinden, benim “münasib görme” dediğim şekilde devam ediyor: “Lidersiz bir örgüt düşünülemediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer. İBDA-C adlı örgüt mensublarının gerçekleştirdiği tüm eylemlerden örgüt lideri de sorumludur. İBDA-C örgüt mensublarının Kumandan kod Sanık İzzet Erdiş’e bağlılığı…” diye, örgüt mensublarının yaptığı eylemler faslıyla sürüyor… “O o olursa, bu da bu olursa. netice şudur” da, o öyle değil, bu da böyle değil”; neticede de, ne legal vene de illegal hiç bir İBDA-C’nin lideri değilim… Bu çerçevede, beni suçlamak için, bana olan bağlılıktan bahsetmek, “suçun şahsiliği prensibi”ne aykırıdır. Nasıl ki, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e yakınlığı ve bağlılığı malûm üst katlarda oturan, katrilyonlara varan yolsuzluk ve cinayete varan sair suçlarda adlarının geçmesinden dolayı o suçlanamıyorsa ve sık sık “suçun şahsîliği prensibi”ni tekrarlıyorsa, “hukukta eşitlik prensibi”nden hareketle hiç tanımadığım insanların bana bağlılığından dolayı da aynı şekilde ben de suçlanamam… Bu misâl başa alınarak, sayısız misâl temin edilebilir.


Yakalanışımdan 5 ay önceye âit Savcılık hükmü hiçbir yasadışı ilişki içinde bulunmadığımı tesbit ederken, hâlihazır suçlamanın hülâsa olarak altını çizdiğim kısmı, netice olarak “olsa olsa budur!”cinsinden bir “münasib görme” işidir… Bu “münasib görme” işinin hukuk dışı olması bir yana, ölçüsü nedir? Niye şu değil de bu?


Mesele şurada: Büyük Doğu ve İBDA, eserlerimde binbir defa geçtiği gibi, bir ayniyetin iki kanadı olarak bir terkib belirtir; yâni Büyük Doğu-İBDA… Biri, eşya ve hadiseler karşısında ruhun “nasıl” tavrıdır; diğeri aklın “niçin” tavrı… Buna rağmen “o olmakla, ondan olmak” arasındaki fark gereği, İBDA’ya isnad edilen bir suçtan dolayı, Büyük Doğu suçlanamaz… Aynı yekilde legal veya illegal İBDA-C’lerden dolayı da, “o onu tanıyor bu bunu tanıyor”diye sorumlu tutulamaz… Eğer sorumlu tutulursa, ben de diyorum ki, “benim liderim Necip Fazıl’dır!” … Üstadım’la Turgut Özal’ın teması malûm olduğuna göre o da örgüt üyesi… Şayet bugün bu iki ismin vefat etmiş olduklarını ileri sürerseniz, o zaman da, sağlığından beri Turgut Özal için “benim doğal liderim!” diyen ve onunla yan yana çalışması malûm Mesut Yılmaz’ı örnek gösteririm… Yani örgüt liderliğine niye onlar münasib görülmüyor da, “olsa olsa budur!” kabilinden bir yaklaşımla ben yasadışı örgütün lideri oluyorum?..

Aynı şekilde: Necib Fazıl’ın 1976’da başlayan ve Süleyman Demirel’ in 3-5 bin adedini üst fiatından alıp partililere dağıttırarak katkıda bulunduğu “Rapor”isimli kitab-dergide, Nisan 1980’den sonra 12 Eylül’deki sonuncu 13. sayısına kadar ben de yazdım. Süleyman Demirel’in haftada veya onbeş günde bir telefon etmesi ve saygılarını bildirmesinin ve ara sıra dergiye siyasî çıkarı gereği para yardımında bulunduğunun şâhidiyim. “Kavgam-Necip Fazıl” adıyla günlük bir tarihçe şeklinde tertipleyerek basılan onun yazılarında müteşekki bu eserimde, sözkonusu yakınlık süzülebilir… Buna nisbetle, niçin yasadışı örgütün liderliğine o münasib görülmüyor?


Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vesilesiyle, münasib görme işinden başka, şu “kumandan kod” lâfına da açıklık getirmiş imkanını bulmuş oluyoruz… Şöyle: “kod” belirli bir göreve tahsisen veya -şifre gibi- gizlemeye dair işlerde kullanılır. “Lâkab” ise, asıl adından başka bir kimseye başkalarının taktığı addır… Süleyman Demirel’e 10-15 senedir “baba” denmesi malûm; ama hiç kimse, onu çok sevip sayıyorlar, görüşüyorlar, samimiler veya akrabalar diye, onların bulaştıkları katrilyonlara varan yolsuzluklara adları karıştığı için, “Baba”yı, mafya babalığına yormuyor, “münasib görmüyor”… “Kumandan” lâkabı da, bana 1980’lerde “Rapor” Dergisi çıkarken yakıştırılmış bir lâkaptır. Ortada hiç bir legal veya illegal hiyerarşi ve ilişki olmamasına nazaran, bunun böyle olduğu da açıktır…


Savcılık iddianamesindeki, “kurulacak Büyük Doğu İslam Devleti’nin Komutanı seçilecek olan Kumandan kod Salih İzzet Erdiş” sözünü de anlamış değilim… Necib Fazıl’ın “Büyük Doğu İdeolocyası” isimli eserinde geçen “Başyücelik Devleti” faslı, benim “Başyücelik Devleti” eserimde tahlil edilmiştir; ve orada, “Başyücelik Devleti”nin başının, “Başyüce” diye adlandrıldığı sabittir… “Kumandan”, eğer bir görev ve hiyerarşi olarak kullanılıyorsa, bu “askeri bir görev” ifâde eder ki, hem “kumandan” seçimle gelmez, hem de “Devlet Başkanı” değildir.


Salih İzzet Erdiş
21 Şubat 2000

 

Demirel’in 28 Şubat Savunması Telegram-Zihin Kontrol Faaliyetini Yürütenlerin Ağzıyla Örtüşüyor?

Eski cumhurbaşkanlarından Demirel’in Yurt gazetesine verdiği röportajın yankıları sürüyor. Merkez sağın önemli aktörü söylemleriyle herkesi şaşırttı.

Halkta karşı devrim korkusu olduğunu savunan Demirel, 28 Şubat soruşturması isteyenleri cahillikle suçlarken, “Neden intikam alacaksınız? Şikayetiniz ne?”diye sordu.

“KARŞI DEVRİM TEDİRGİNLİĞİ ENDİŞESİ”

Devletin kurumlarına sahip çıkılmadığı hissiyle toplumun korku içinde olduğunu savunan Demirel, “Bu korku, karşı devrim tedirginliği mi?” sorusuna şu cevabı verdi: “Evet, korkular , kaygı ve endişeler karşı devrim tedirginliğidir. Vatandaşların büyük bir kısmı ‘Türkiye’de artık bir karşı devrim olmaz,’ diyor. Yani Türkiye geri günlere dönemez, çağdaşlıktan, Cumhuriyetin devrimlerinden, kadın erkek eşitliği ve kadının sosyal alanda aldığı medeni yerden vazgeçemez. Vazgeçemezsiniz, çünkü bunlar vazgeçilmez kazançlardır.”

 

“ÇAĞDAŞ TOPLUM OLALIM”

Cumhuriyetin kazanımlarına dikkat çeken Demirel, sözlerini “Her köye gidecek yol, her köyde ışık, sağlık ocağı ve medeniyet var. Gelin onları çoğaltalım iyileştirelim. Çağdaş toplum olalım” diyerek sürdürdü.

Devrimin millete dayanarak yapıldığını söyleyen Demirel, imparatorluktan ulus devlete ve laikliğe geçişin kavgasız yapıldığını savundu. Demirel sözlerine şöyle devam etti: “Devrim millete dayanan bir devrim. Çok önemli bir hadise bu ; yani laik devlet çok önemli. Gerçi bizim anladığımız laik devlet ile başka ülkelerin anladığı laik devlet birbirinden farklı. Bizimki tam laik devlet değil aslında, Fransa’nın anladığı bir laik devlet de değil. Fakat şöyle veya böyle devlet ile din bir mesafede durmuşlar. Birbirlerine karşı durmuşlar. Yani devlet dinden bir şey talep etmiyor, din de devletten bir şey talep etmiyor. Bir denge olabilmiş. İşte bu çok önemli bir hadisedir. Ve bütün bunlar içeride kavgasız yapılmış.”

“AKIL MI DİNİ DUYGULAR MI?”

Türkiye’de Telegram-Zihin Kontrol Faaliyetleri Yürüten Ekibin; “Bu Bilim mi? Din  mi?” tartışması dediği ” Telegram-Zihin Kontrol ” faaliyeti 28 Şubat Sürecinden Sonra Salih Mirzabeyoğlu’na yapılmasıyla gündemde yerini buldu. Süleyman Demirel’in “hatırlattığı şey” olarak Müslümanlar  için “Mutlak Hakim; Allah” ve “Hüküm O’nun” anlayışı kat’idir. 1999 öncesi ve sonrası Müslümanları tahakküm altına almaya çalışanlar değişmediğine göre faaliyetleri de değişmemiş demektir.

Süleyman Demirel, İslam dünyasının karmaşık ve tehlikelerle dolu olduğunu savunarak sözü Türkiye’ye getirdi: “Parlamenter sistem henüz kabul görmüş değil. İşin en önemli tarafı, Avrupa’da hâlâ tartışılan konu, ‘akıl mı, yoksa dini duygular mı hâkim olacak’ Yani şeriat mı? Hâlâ bunun tartışıldığı yerler var. Oysa Türkiye, devrimi ile bunları çoktan aşmış.”

ŞİKAYETİNİZ NE?

28 Şubat tartışmalarına değinen Demirel, soruşturma taleplerini “intikam iptidai bir histir” sözleriyle cevap veriyor: “İntikam iptidai bir histir. İptidai adamların işidir. İntikam alınır. O sizden alır siz ondan alırsınız. Bu, cahil adamların işi. Neden intikam alacaksınız? Şikayetiniz ne? Türkiye size söylediğim kazanımları kolay, kolay terk edemez. Türkiye ne kadın haklarını, ne çağdaşlığını terk eder. Bakınız Türkiye’de henüz karşı cereyanlar yok. Türkiye’de şehirlerde ahali yok, gençlik yok, üniversite yok. Bunlar Türkiye’de yok mu? Hepsi var. Şimdi nerede? Bu ülkenin üniversitesi de var, halkı da. Türkiye geriye gitmez. Ne kadın haklarından vazgeçeriz, ne moderniteden ne de çağdaş düşünceden.”

Sabancı ve Hablemitoğlu Ergenekon’un, Psikolojik Harekat PERİNÇEK’in İşi

Birinci Ergenekon davasının 215. duruşmasına ‘Gizli Tanık Kıskaç’ın ifadeleri damgasını vurdu.

Birinci Ergenekon davasının 215. duruşmasında dinlenilen gizli tanık,Hablemitoğlu ve Sabancı suikastlerinde Veli Küçük’ün rolü olduğunu öne sürdü.

Gizli Tanık Kıskaç, ikinci Ergenekon davasının tutuksuz sanığı Osman Gürbüz’ün kendisine, “Sıkmasaydım bu kadar para olur muydu? Necip Hablemitoğlu’nu öldürdüm, parayı aldım. Patron benim, jandarmada komutanım var, adı da Levent Ersöz” dediğini öne sürdü.

GÖRÜNTÜSÜ BOZUK OLARAK VERİLDİ

Gizli tanık ayrıca mahkemeye Sabancı suikastiyle ilgili bilgilerin bulunduğunu söylediği bir flaş belleği de sundu.

29’u tutuklu 108 sanıklı Birinci Ergenekon Davası’nın 215. duruşması ‘Gizli Tanık Kıskaç’ın ifadesinin alınmasıyla devam ediyor. Duruşmanın öğleden önceki oturumunda gizli tanığın sesinin salonda tam olarak anlaşılmaması üzerine sorunun giderilmesi için duruşmaya ara verilmişti. Duruşma başladığında ise gizli tanığın sesinin salona normal olarak ancak görüntüsünün yine bozuk olarak verildiği görüldü.

SABANCI SUİKASTİ

Sabancı suikastinin basit bir olay olmadığını kırılma noktası olduğunu savunan ‘Gizli Tanık Kıskaç’, “Veli Küçük’ü herkes tanır, Veli’yi herkes bilir. Hatta Özdemir Sabancı suikastinin olduğu dönemde Sabancı Center Güvenlik Müdürlüğü’nü emekli Tümgeneral Ömer Pehlivanoğlu yapıyordu. Ömer Pehlivanoğlu, Veli Küçük’ün arkadaşıdır. Bu generale karşı kimse bir şey yapmadı” dedi. Gizli tanık ayrıca mahkemeye Sabancı suikastiyle ilgili bilgilerin bulunduğunu söylediği bir flaş belleği de sundu.

“KAÇAN TERÖRİSTLER VELİ KÜÇÜK’ÜN BÖLGESİNE GİTTİ”

Veli Küçük’ün bir dönem Giresun Jandarma Komutanı olarak görev yaptığına dikkat çeken Gizli Tanık Kıskaç, Sivas kırsalında çatışmadan kaçan teröristlerin, Veli Küçük’ün görev yaptığı bölgelere gittiğini öne sürdü. Küçük’ün Giresun Jandarma Bölge Komutanı olarak göreve başladığında nüfuzunu kullanarak Sivas İmranlı İlçe Jandarma Bölük Komutanı olan Menderes Güçlü’yü Giresun Şebinkarahisar Bölük Komutanlığı’na getirdiğini iddia eden ‘Gizli Tanık Kıskaç’, “Orada da zamanla teröristler çıktı” dedi. Gizli tanık, PKK’ya en büyük desteği Alman Gizli Servis Teşkilatı’nın (BND) verdiğini öne sürerek, “Hatta birçok komutanı Almanya’ya kendim yolcu ettim” diye konuştu.

“HABLEMİTOĞLU CİNAYETİNİ İTİRAF ETTİ”

İkinci Ergenekon davasının tutuksuz sanığı Osman Gürbüz’ün kendisini tehdit ettiğini, Gürbüz ile mahkemelik olduklarını söyleyen ‘Gizli Tanık Kıskaç’,“Gürbüz’ün Antalya Kuvay-i Milliye Derneği üyesi olduğunu öğrendim. Ben cezaevindeyken Gürbüz’ün yeğeni Şerife Gürbüz bana amcasının Hablemitoğlu cinayetini işlediğini söyledi” şeklinde konuştu. Daha sonra Osman Gürbüz ile Merter’de Mc Donalds’ta görüştüğünü dile getiren gizli tanık, “Kendisine, Şerife Gürbüz’ün, ‘Osman Gürbüz Necip’e sıktı’ dediğini hatırlattım. Osman Gürbüz, “Sıkmasaydım bu kadar para olur muydu? Necip’i öldürdüm, parayı aldım. Patron benim, Jandarmada komutanım var, adı da Levent Ersöz. Bunun dışında 2 bin adamım var” dedi. Osman Gürbüz’ün itiraflarını Merter’de Mc Donalds’ın kameraları tarafından çekildiğini belirten Kıskaç, kayıtları İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderdiğini ancak hiçbir işlem yapılmadığını kaydetti.

“DEMİREL’İN KORUMASI BENİ ARADI”

Tehdit nedeniyle Osman Gürbüz ile davalık olduklarını hatırlatan ‘Gizli Tanık Kıskaç’, davayı geri çekmesi için Kuvay-i Milliye Derneği‘nin Antalya Şubesi sorumlusu olan Ali Pur‘un kendisini aradığını kaydetti. Pur’un eski İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar’ın okul arkadaşı olmasının yanı sıra Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de eski koruması olduğuna dikkat çeken Kıskaç, Pur’un sıklıkla kendisini arayarak davayı geri çekmesini istediğini öne sürdü.

GÜRBÜZ VELİ KÜÇÜK‘ÜN ADAMI” İDDİASI

Emekli asker Aziz Ergen’den Veli Küçük’le görüşmek için talepte bulunduğunu söyleyen Kıskaç, 22 Nisan 2006 günü Çamlıca Kız Lisesi’nde Veli Küçük’le görüştüğünü iddia etti. Söz konusu toplantıya davanın tutuklu sanığı Oktay Yıldırım’ın da katıldığını öne süren ‘Gizli Tanık Kıskaç’, “Ben o zaman Çamlıca gişelerinden kaçak geçiş yaptım. Kayıtlarda da vardır. Toplantının ardından Veli Küçük’e Osman Gürbüz’ü anlattım. Küçük de bana, ‘Osman Gürbüz bizim adamımız’ dedi. Veli Küçük ve Osman Gürbüz, Necip Hablemitoğlucinayetinin ardından yollarını ayırmış” ifadelerini kullandı.

“KARADAĞ, 13 BİN KİŞİLİK ‘HAİN’ LİSTESİNİ ÇALDIRDI”

Davanın tutuklu sanığı emekli Albay Fikri Karadağ ile Osman Gürbüz olayı vesilesi ile tanıştığını dile getiren Gizli Tanık Kıskaç, Karadağ’a, Gürbüz’ü kastederek ‘Bu itirafçı teröristin aranızda işi ne?’ dediğini aktardı. Kıskaç, ilerleyen günlerde Karadağ’ın kendisini telefonla arayarak uçakla İstanbul’a geleceğini söylediğini dile getirdi. Karadağ ile evinin yakınındaki bir pastanede oturduklarını anlatan Kıskaç, “Karadağ bana arabada çantasındaki 13 bin kişilik hain listesini gösterdi. Daha sonra eve gitmek için arabasının yanına gittiğimizde listenin çanta ile birlikte çalındığını gördük. Daha sonra karakola giderek şikayette bulunduk. Çanta bulundu ancak içi boştu” şeklinde konuştu.

PSİKOLOJİK HAREKAT PERİNÇEK’İN SANATIDIR

Gizli tanık, ”Psikolojik harekat Doğu Perinçek’in sanatıdır. Perinçek, Kıbrıs Harekatı sırasında Türk Ordusu’na ‘işgalci’, Rauf Denktaş’a da ‘faşist’ dedi. Şimdi kendisi neden sıçrıyor?” diye konuştu.

Duruşmaya, tutuklu sanıklar Hayrettin Ertekin, Ergün Poyraz, Sedat Peker ile duruşmalardan men cezası verilen İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, Bedirhan Şinal, İsmail Sağır, Erhan Timuroğlu, Özkan Kurt, Osman Yıldırım ve Özkan Kurt ise gelmedi.

Tutuksuz sanıklar Güler Kömürcü Öztürk ve Nusret Senem’in de hazır bulunduğu duruşmaya, tutuklu sanık Alparslan Aslan’ın terlikle geldiği gözlendi.

REDDİ HAKİM TALEBİ

Duruşmada söz alan sanık Doğu Perinçek’in avukatı Mehmet Cengiz, müvekkiline 16, Perinçek’in diğer avukatı Hasan Basri Özbey’e de esas hakkındaki savunma aşamasına kadar duruşmalardan men edilmesi kararının usule ve yasaya aykırı olduğunu savundu. Cengiz, mahkemenin bu kararlardan geri dönmesini talep etti.

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese ise taleplerin yazılı olarak verilmesini istedi. Avukat Cengiz de, ‘‘Gerekçemi şifahi olarak söylememe izin vermiyorsunuz, savunma hakkımın elimden alındığı gerekçesiyle reddi hakim talebinde bulunuyorum” dedi.

Bunun üzerine mahkeme heyeti, talepleri karara bağlamak üzere duruşmaya ara verdi.

Verilen aranın ardından taleplere ilişkin kararını açıklayan mahkeme heyeti, tutuklu sanık Doğu Perinçek ile avukatı Hasan Basri Özbey’e verilen duruşmalardan men cezasının yasaya ve usule uygun olduğu gerekçesiyle talepleri reddetti. Mahkeme heyeti, sanık avukatının reddi hakim talebinin de usule aykırı olduğu gerekçesiyle reddini kararlaştırdı.

Karar üzerine avukat Mehmet Cengiz ile bazı sanıkların avukatları duruşma salonunu terk etti. İzleyicilerin bu tutumu alkışlaması üzerine de, Mahkeme Başkanı Özese, alkışlayan izleyicileri salondan çıkarttırdı.

Bu sırada, tutuklu sanık Alparslan Aslan’ın babası Mahkeme Başkanı Özese’ye hitaben, ”Oğluma çoraplarımı vermek istiyorum. Çıplak ayak ve terlikle getirmişler salona” dedi. Mahkeme Başkanı Özese de, ”Sizin duruşmaya müdahale hakkınız yok. Talebinizi yazılı olarak iletiniz” dedi.

Bu köşe yazarları tecavüzcü mü?

Salih Tuna/Yeni Şafak

Alper Görmüş haklı; “darbe suçunu tecavüz suçu gibi görmedikçe” tehlike tastamam geçmiş sayılmaz.

Bakmayın siz bugün “Ben yapmadım, sen yaptın” şeklinde birbirlerini gammazlayıp durduklarına. 

Bunların cibilliyetlerine hiç güven olmaz.

Bugün yaptıkları araziye uymaktan ibaret. Zaten uymayacaklar da ne olacak; “28 Şubat Davası”nın eli kulağında. 

Yaptıklarının bir bir hesabı sorulacak!

Emin Çölaşan’ın Org. Çevik Bir’e, “Siz onu bırakın darbe yapacak mısınız, yapmayacak mısınız” sorusunu yönelttiğini Ertuğrul Özkök geçenlerde nakletmişti.

Alper Görmüş de bu halin vahametini ortaya koymak için “tecavüz metaforunu” mahut söze uyarladı:”Siz onu bırakın, sırada yeni bir tecavüz var mı yok mu?” (28 Şubat 2012, Taraf)

Buradaki “yeni tecavüz” ifadesi çok kuşatıcı olmuş. 

Çünkü 28 Şubat sürecinden sonra Balyoz, Sarıkız, Ayışığı adlı bir yığın tecavüz girişimi ortaya çıktı. (Bir de “e- tecavüz” gerçekleştirildi 27 Nisan 2007’de.)

İmdi, “tecavüz metaforu” eşliğinde “28 Şubat Davasını” tahayyül edelim.

Ertuğrul Özkök: Hakim bey, tecavüze direniş gösterilirse silah kullanırız denilmeseydi, durduk yere “Gerekirse silah kullanırız” manşetini atmazdım. 

Paşa 1: Yalan söylüyor. Ben öyle bir şey söylemedim. Balans ayarı yaptım sadece.

Ertuğrul Özkök: Ben mi yalan söylüyorum! Şu yanınızdaki paşa da “Bu tecavüz bin yıl sürecek” dememiş miydi?

Paşa 2: Bugünün demokrat köşe yazarları dahil medya, işadamları, sivil toplum örgütleri hepiniz büyük bir iştiyakla yumulduğunuzu görünce böyle söyledim. Bu bir tespitti, dilek değil. Ben öyle kimi paşalar gibi Merhum Başbakana “pezevenk” falan demedim.

Paşa 3: Kim demiş, kim demiş. Hepsi montaj, hepsi komplo. 

Bayram Meral: Hakim bey “sivil toplum” diyerek bana da laf sokuluyor. 5’li çetenin diğer temsilcileriyle beni bir tutamazsınız. Benim rahmetli Erbakan’la çekilmiş fotoğrafım var. 

Uğur Dündar: Biz namuslu gazetecilik yaptık. Birileri gibi süreçlere ayarlı şekilde kepenk açıp kepenk kapatmadık.

Ali Kırca: Ne olmuş “Siyaset Meydanı”nın kepenklerini kapatmışsam. Senin gibi Erbakan ve Çiller arasındaki pazarlığa ilişkin ses kasetlerini ele geçirdik deyip de, Şevki Yılmaz’ın kasetlerini yayımlamadım.

Hakim: Susun, kendi aranızda konuşmayın. Bulmuşsunuz körpecik demokrasiyi hepiniz tecavüz etmişsiniz işte.

Oktay Ekşi: Hakim Bey, “körpecik demokrasi” deyiminize katılmıyorum. Sanki kız oğlan kız demokrasimiz varmış da arkadaşlar bozmuş. 27 Mayıs ve 12 Eylül vesilesiyle demokrasimiz bayağı kaşarlanmıştı zaten.

Paşa 1 (yanındaki paşaya fısıldar): Şimdi de darbeleri andıçlamaya başladı.

Paşa 2 (fısıldayarak karşılık verir): Alçakları tanıyalım.

Zülfü Livaneli: Hakim bey haklı beyler. Üzgünüm ama yaptığınız buydu.

Paşa 4: Pardon, üzgün müsün? O günlerde Ankara’da miting gibi konserler verip destek vermemiş miydin? 

Vural Savaş: Demokrasimiz “kandan beslenen vampirlere” bile veriyordu. Biraz “militan” olsun, öyle her sandıktan çıkana vermesin istedim

Aydın Doğan: Şayet bu tecavüze Ertuğrul Özkök iştirak etmiş veya teşvik etmiş, hatta peçete tutmuşsa bile şerefsizdir, ahlaksızdır; hep birlikte Ertuğrul’u asalım.

Ertuğrul Özkök: Yahu patron sen de otomatiğe almışsın. Niye yine ben asılıyorum. Bak ben bir konuşursam var ya, hepimiz yanarız. Beni baskı altında tutmayın. Baskıya gelemem anında dönek olurum. “Çok bastırırsanız, ‘Tamam yaptık’ dediğiniz anda bir bakarsınız, neticede iki ‘dönek’ çıkmış.”

Aydın Doğan: Hakim bey o “döneklerden” biri ben değilim, Ahmet Hakan’ı kastediyor.

Zafer Mutlu: Biz tamamen gazetecilik refleksiyle hareket ettik. Hürriyet gazetesi Sincan’da yürütülen tankların fotoğraflarını çekince, rica ettik bizim için de tekrar yürüttüler.

Reha Muhtar: Tecavüzcü olsaydım, generalin teşekkür listesinde adım olurdu.

Fatih Altaylı: “Erbakan ve Çiller’in fotoğrafını klozete koyun” şeklindeki önerim, klozetlerin çok satması için yapılan ticari bir öneridir.

Fatih Çekirge: 28 Şubat’ın tecavüzcüleri arasında yer alsaydım, türbanlı köşe yazarları beni yaş gününe çağırmazlardı. 

Fikret Bila: Biz cuntacıların demokrasiye tecavüzünü yazdık. Demokrasimiz cuntacılara tecavüz etseydi, onu da yazardık.

Süleyman Demirel: 28 Şubat’ta sistem işlemiştir. Yalan söylüyorsam Ertuğrul Özkök’ü hep birlikte asalım.

Ertuğrul Özkök: Lan…

MESUT YILMAZ: PAŞAM DARBE İHTİMALİ VAR MI?

Bir siyasetçi, bir askere, “Paşam darbe ihtimali var mı, Paris’e gideceğim de” diye sorar mı?

28 Şubat sürecinde sormuşlar. Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz, 28 Şubat’ın mimarlarından Çevik Bir’e, Paris’e gitmeden önce bu soruyu sormuş: Paşam darbe ihtimali var mı?

Çevik Bir de “yok” deyince Mesut Yılmaz “gönül rahatlığıyla” Paris uçmuş…

28 Şubat süreci ve medya ilişkisi üzerine itiraflar bir bir dökülmeye başlandı. Yukarıdaki diyalog ise son günlerin en çok konuşulan ismi Can Ataklı’nın 1997 yılındaki köşe yazısından bir alıntı…

Bugün Yazarı Adem Yavuz Arslan, Çevik Bir ile Mesut Yılmaz arasındaki rezalat diyaloğu yazdı…

“Paşam darbe yapacak mısınız, Paris’e gideceğim de!”

Bugünlerde 28 Şubat ve Medya başlıklı hararetli tartışmalar var.

Dönemin aktörlerinden gelen itiraflar, baskıyla istifa ettirilen bakanlar, kurulup bozulan hükümetler ve daha neler neler…

Açıkçası 28 Şubat sürecinde öyle şeyler yaşandı ki günlerce konuşmak mümkün.

Mutlaka konuşulmalı da.

YASAL DÜZENLEMELER MUTLAKA HAYATA GEÇİRİLMELİ

Yeni 28 Şubat’ların yaşanmaması için o dönemin muhasebesi yapılmalı, tekrarının yaşanmaması için de gerekli yasal düzenlemeler hazırlanmalı.

Çünkü her zaman Tayyip Erdoğan gibi güçlü lider, her zaman yüzde 50 oy alan bir iktidar olmaz.

28 ŞUBAT VE MEDYA

Kim ne derse desin 28 Şubat’ta askerin kılıç şakırdatması üzerine hücuma kalkan medyanın irdelenmesi şart.

VIP Araştırma o döneme ait binlerce sayfa gazeteyi inceleyip ortaya çok çarpıcı bir ‘galeri’ çıkartmış.

Bugün ifade özgürlüğü diye ekran ekran dolaşan bazı ‘büyük gazeteciler’in hangi haberlere ve yorumlara imza attıklarını görünce ‘vay be’ dememek mümkün değil.

İşte ilginç bir örnek:

Can Ataklı, Sabah’taki köşesinde 5 Mart 1997 günü önce Refah’a uzun uzun eleştirilerini sıraladıktan sonra muhalefet partisine de ‘Nerdesiniz?’ diye soruyor.

Ataklı’nın köşesinden alıntılayarak devam edelim:

“Partinin genel başkanı önce Paris’e gidiyor. Olabilir, uluslararası bir toplantıdır, söz verilmiştir. Üstelik Türkiye için faydası vardır mutlaka. Ama rezalet gidişte başlıyor. Mesut Yılmaz, Çevik Bir’i arayarak ‘Paşam bir darbe ihtimali var mı, ben kalayım mı’ diye soruyor. ‘Merak etmeyin’ cevabını alınca gidiyor.” Benzeri ifadeleri dönemin Refah milletvekilleri de anlatmıştı.

Düşünebiliyor musunuz?

Bir ana muhalefet partisi lideri kendini o kadar kaptırmış ki, ‘Paşam darbe ihtimali var mı’ diyebiliyor.

Hatırlanacağı gibi Ertuğrul Özkök de o dönemde gazete yönetimi olarak Çevik Bir’i ziyaret ettiklerini, Emin Çölaşan’ın da Bir’e “Onu bırakın da darbe yapacak mısınız” diye sorduğunu canlı yayında itiraf etmişti.

O dönemin gazete sayfaları arasında dolaştığınızda daha neler görüyorsunuz neler…

MEDYANIN 28 ŞUBAT PROVASI 1000 YIL HATIRLANACAK…

Özetle, 28 Şubat manşetleri ve köşe yazılarına bakınca şunu söylemek mümkün: 28 Şubat bin yıl sürmedi ama Türk medyasının o dönemki ‘üstün performansı’ 1000 yıl hatırlanacak.

“28 Şubat’ın Bir Numarası Demirel”

28 Şubat’ın yakın tanıklarından DYP eski Genel Sekreteri Tevfik Diker, sürecin baş aktörleri ve medya ayağı ile ilgili çarpıcı ifşaatlarda bulundu. 28 Şubat’ın ‘bir numarası’nın Demirel olduğunu söyleyen Diker, “Demirel’in özel arşivi incelenmeli” dedi.

Özel yetkili savcılığın 28 Şubat süreciyle ilgili soruşturma başlatması, daha düne kadar “Refahyol hükümetini biz devirdik” diye övünen medya yöneticilerini panikletti. Yargılanma korkusuyla itiraflar ve karşılıklı suçlamalar peş peşe geldi. Haklarında “meşru hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüsten” suç duyurusunda bulunulan isimler, “Ben yapmadım, o yaptı” demeye başladı. Gazeteci-yazar Can Ataklı’nın, “Ertuğrul Özkök ile Zafer Mutlu, dönemin DYP’li Turizm Bakanı Bahattin Yücel’i şantajla istifaya zorladı” yönündeki sözleri işaret fişeği işlevi gördü. 
DİKER DOĞAN’IN SAVUNMASINI BÖYLE ÇÜRÜTTÜ


28 Şubat’ın medya ayağıyla ilgili yaşanan tartışmaları Akit’e değerlendiren dönemin yakın tanığı DYP eski Genel Sekreteri Tevfik Diker, çarpıcı ifşaatlarda bulundu. Kanal kanal dolaşarak emrindeki çalışanları suçlayıp, hükümeti yıkma kampanyasından haberi olmadığını savunan Aydın Doğan’ı hesap verme korkusu sardığını belirten Diker, “28 Şubat darbesinin en açık suç belgeleri askerin talimatıyla atılan manşetlerdir. Aydın Doğan’a sormak lazım; birinci manşet sana rağmen yapıldı, yani haberin yoktu. Peki birbirini takip eden diğer manşetlerden de mi haberin olmadı? Ertuğrul Özkök’e o zaman neden müdahale etmedin? Bu soruların cevabını veremez. Doğan o manşetlerin hesabını zamanında sormuyorsa kendisi de suça iştirak etmiştir. Aydın Doğan, ‘Ben yapmadım, onlar yaptı’ mantığıyla kendisini kurtaramaz. Bugün ne söylerse söylesinler ona halk dilinde ‘zırva tevil götürmez’ denilir” dedi. 
“YÜCEL’İN İKİNCİ ADRESİ SABAH GAZETESİ’YDİ”
Haber yapma şantajıyla istifaya zorlandığı iddia edilen Turizm Bakanı Bahattin Yücel’in o dönemde Dinç Bilgin’in sahibi olduğu Sabah grubuyla olan samimiyetine dikkat çeken Diker, “Sayın Yücel’i bakanlığı döneminde ikinci adresi olarak Sabah gazetesine gitmekle tanırım. O grupla içli dışlıydı. Yücel, DYP milletvekilleri arasında ‘Zafer Mutlu ve Fatih Çekirge’nin kankası’ olarak biliniyordu. Bahattin Yücel meselesinde Can Ataklı’nın söylediklerinin doğru olduğunu düşünüyorum” diye konuştu. 
“O GAZETECİLERİN SAYISI ARTACAK”
Darbe sürecinde önemli rol oynayan 50’ye yakın gazetecinin deşifre olduğunu ifade eden Tevfik Diker, gelinen aşamada bu sayının daha da artacağını kaydederek, “28 Şubat’ta askerle birlikte hareket eden 50 gazetecinin deşifre olacağını belirtmiştim. Artık bunlar ortaya çıktı. Siz de yazdınız. Ancak gelişmeler bunun 50 rakamını aşacağını gösteriyor” değerlendirmesini yaptı. Diker ayrıca 28 Şubat’ta yayın politikasından ödün vermeden dik duran ve takdir edebileceği gazetenin Akit olduğunu vurguladı. 
“DEMİREL, ASKERİ ARKADAŞLARINA TERCİH ETTİ”
Eski DYP’li vekil Diker, “28 Şubat’ın bir numarası” olarak tanımladığı 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in o süreçteki rolüne de dikkat çekerek, şöyle konuştu: “Askerler Erbakan hükümetini Demirel’e şikayet ediyordu. Demirel, yıllarca beraber siyaset yaptığı Erbakan ve Çiller yerine askerin yayında durdu. Onların iddialarını önemsedi. Eğer 28 Şubat’taki MGK’da askere dönüp gereken cevabı verseydi bunlar yaşanmazdı. Yine Erbakan, Çiller ve merhum Muhsin Yazıcıoğlu, ortak bir basın toplantısı düzenleyerek Çiller’in başbakanlığını desteklediklerini söylediler. Ancak Demirel bu 3 parti liderinin iradesini görmezden geldi. Gitti hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi.”
DELİLLERİN ADRESİNİ GÖSTERDİ

Diker, 28 Şubat’ın tam olarak ortaya çıkarılabilmesi için Demirel’in özel arşivinin mutlaka incelenmesi gerektiğini kaydetti. Zaman zaman Demirel’i Güniz Sokak’taki evinde yaptıkları ziyarette, yanlarında harıl harıl not tutan bir şahsa işaret eden Tevfik Diker, şunları söyledi: “28 Şubat soruşturmasının sağlıklı yürüyebilmesi için Genelkurmay’ın, Genelkurmay İstihbarat Daire ve ATASE Başkanlığı’nın, MGK Genel Sekreterliği’nin, Çankaya Köşkü arşivlerine bakılması ve yine tabii kaldıysa Demirel’in özel arşivlerine girilmesi gerekiyor. Çünkü Demirel’e Güniz Sokak’taki evinde yapmış olduğumuz ziyaretlerde, çarşamba ve cuma günlerinde yapılan ziyaretçi toplantılarında konuşulanları not eden birisini görürdük. Elinde kağıt kalem her şeyi not ederdi. Demirel diğer temaslarını da mutlaka bu şekilde not ettirmiştir. Hem Çankaya’daki hem de Güniz Sokak’taki temaslarını.”
“ERBAKAN PATRONLARIN RANTINI ELİNDEN ALDI”
28 Şubat’ın ekonomik boyutunu yok saymanın darbeyi gerçekleştirenlerin ekmeğine yağ sürmek anlamına geleceğinin de altını çizen Diker, “Merhum Erbakan’ın uyguladığı havuz sistemiyle rantları elinden alınan gazete, holding ve özel banka patronları bu darbede rol almışlardır. İrtica kılıf olarak kullanıldı” ifadelerini kullandı.

 Yeni Akit