28 Şubat belgeselleri en büyük mağduru yine hatırlamadı! -İsa Tatlıcan/Milat Gazetesi

İsa TATLICAN
isa_tatlican@hotmail.com

Meğer ne kadar çok demokrasi sevdalısı varmış bu ülkede.
Darbeye en az askerler kadar iştahlı olanlar basınımız, aslında askeri vesayeti hiçbir zaman gönülden desteklememiş!

Medyamız aslında, başörtüsü yasağına da, katsayı adaletsizliğine de, Merve Kavakçı’ya yönelik linç girişimine de, YAŞ’zedelere de, STK’lara yapılan baskılara da, Sincan’da yürüyen tanklara da, 28 Şubat’çıların Türkiye’ye ödettiği 300 milyar dolarlık faturaya da karşıymış.

CNN’Türk’te Can Ataklı-Aydın Doğan kavgasını izliyorum. Hepsi üzerlerine yapışan bu kara lekeden kurtulma peşinde. Aydın Doğan, hiçbir zaman siyasete yön vermeye çalışmadıklarını, darbecilerin yanında yeralmadıklarını iddia ediyor. İnandırıcı olabilmek için de avazı çıktığı kadar bağırıyor. Halk unutkan olabilir ama arşivler unutmuyor Aydın Bey!

Halkı aptal yerine koysalar da, 15 yıl sonra gelen tüm itirafları ve aklanma çabalarını Türkiye’nin normalleşmesi adına önemli birer gelişme olarak görüyorum.
Bu yıl tüm TV kanallarında, 28 Şubat belgesellerini ve günlerce süren haber dosyalarını izliyoruz. Gazeteler de farklı bir 28 Şubat mağduru bulma yarışında.

MİRZABEYOĞLU İSLAMCILARIN İMTİHANIDIR

Ancak her yıl olduğu bu yıl da 28 Şubat sürecinin belki de en büyük mağduru unutuldu. O, 1998 yılında bu yana yani yaklaşık 14 yıldır cezaevinde. 2005 yılından bu yana tecrit altında tutuluyor. 60 kitap yazmış, düşünmekten, konuşmaktan, tartışmaktan başka eylemi olmayan bir mütefekkir…
Yargının siyasallaştığı bir dönemin sembol ismi Salih Mirzabeyoğlu’ndan bahsediyorum.
Yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı tarafından da hiçbir eyleme katılmadığının altı çizilen Salih Mirzabeyoğlu, önce idam, daha sonra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış.

Mahkemeye çıkarıldığında gördüğümüzü dayaktan yara bere içinde kalmış yüzü ve Fatih Çekirge yönetimindeki Star gazetesinin yaptığı iğrenç yayın hala hafızamızda.
14 yıldır ailesi ve avukatı dışında kimse ile görüştürülmüyor. Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman, idam ile sonuçlanan yargılama sürecini şu cümlelerle özetlemiş: “Ortada hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok… Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar, idam olmuştur. Özdemir Sabancı’yı öldürdüğü söylenen Fehriye Erdal’ın yaptığı eylemden, yaşamış olsalardı, Engels ve Marks sorumlu tutulup, onlara idam cezası verilebilir mi? Bunu hangi hukuk mantığı kabul eder?”

Kim ne derse desin Salih Mirzabeyoğlu Türkiye’deki İslamcıların imtihanıdır.
Tamam, söylemlerin ve kullanılan dilin kabul edilmemesini anlayabiliyorum. Hayatımızın hiçbir döneminde yolumuz kesişmemiş de olabilir. Ama yedi yıl boyunca üç metrekare hücrede yaşamak zorunda bırakılan Mirzabeyoğlu’nun hakkını savunamıyor olmak neyin nesi? “Bu zulmü hakkedecek ne yapmıştır” diye neden soramıyoruz?
Bir zulmü değerlendirirken kullandığımız ölçü, mazlumun yanlış olduğunu düşündüğümüz fikirleri olmamalıdır.

Merkez medyayı zaten geçtim, ama bu konuda kalem oynatmamakta ısrarlı muhafazakar yazarlarının içinde bulunduğu renk körlüğünü nasıl yorumlamak lazım bilmiyorum?

ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN’E AÇIK ÇAĞRI

Aynı kuşaktan gelen, aynı siyasi ekolden beslenen birçok isim, bugün çok önemli makam-mevkileri işgal ederken, Mirzabeyoğlu’nun neden zindanlarda çürümeye terk edildiğini, bu konuda sessizliğin arkasında yatan nedenleri merak ediyorum.
Dışarıdan bakarak bir insanın suçlu ya da suçsuz olduğuna karar vermek elbette imkansız.
Bunu anlayabilmenin tek bir yolu var.

Öcalan’a özgürlük tartışmalarının yapıldığı, ev hapsinin pazarlık konusu haline geldiği günümüzde, Mirzabeyoğlu’nun da adil yargılanma hakkının mutlaka iade edilmesi gerekir.
28 Şubat sürecinin birifingli yargısının kurbanı olan Mirzabeyoğlu, yeniden yargılanmalı, gözaltı ve yargılanma sürecinde yaşanan hukuksuzluklar mutlaka araştırılmalıdır. Umarım bu çağrımız Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e ulaşır.

Postmodern darbenin en büyük mağduru Mirzabeyoğlu ne zaman adil bir şekilde yargılanırsa, 28 Şubat süreci de o gün sona erecektir…

Reklamlar

28 Şubat Darbesi -Gazeteler-

28 ŞUBAT DARBESİ

28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. Türkiye siyasi tarihine geçen kararlar ve kimilerince bir dönüm noktası olan bu kararların uygulanması sırasında Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda yaşanan değişimlere neden olan bir süreçtir. Yaşananlar, çeşitli kaynaklar tarafından post-modern darbe olarak adlandırılmıştır.

Arka plan

Refah Partisi 1995 Genel Seçimlerinde birinci parti olmuştur.[3] 1996 yılında, seçimlerin ardından kurulan DYP-ANAP koalisyon hükümeti, Refah Partisi’nin güven oylaması hakkında hukuksal inceleme yapılması için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldığından dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM’de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükümet (Refahyol hükümeti), 8 Temmuz 1996’da TBMM’de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştır.
28 Şubat ortamı RP-DYP Koalisyonu kurulmasının ardından bu dönemde yaşanan bazı olayların, 28 Şubat sürecini tetiklediği ve hızlandırdığı iddia edilmektedir. Bu olaylar;
2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya’yı ziyaret etti. Libya’da, Kaddafi’nin bir çadırda Erbakan ile yaptığı görüşmede sarfettiği sözler[hangileri?] muhalefet ve basın tarafından ağır bir şekilde eleştirildi.
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkileri açığa çıktı. Başbakan Erbakan ‘fasa fiso’ dedi, Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, aydınlık için bir dakika karanlık toplumsal eylemi için “Mumsöndü oynuyorlar” dedi.
Kayseri’nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 tarihli Refah Partisi İl Divan Toplantısındaki konuşmasında, Türkiye’de henüz gerçek demokrasinin olmadığını, hâkim güçlerin herkesi kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmeye zorladığını söyledi. Karatepe konuşmasında şunları söylemişti:
“ Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Belki başbakanın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak, sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Refah Partili olarak yeryüzünde tek başıma da kalsam, bu zulüm düzeni değişmelidir. İnsanları köle gibi gören, çağdışı bu düzen mutlaka değişmelidir. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur. ”
Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl hapis ve 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edildi.
Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 Cumartesi günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği verdi.
Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar.
30 Ocak 1997’de Sincan belediyesi Kudüs gecesi düzenledi. Belediye başkanı Bekir Yıldız, İran büyükelçisinin misafir olduğu gecede sahneye konulan cihad oyunu basında tepki oluşturdu. Star muhabiri Işın Gürel saldırıya maruz kaldı. Bekir Yıldız tutuklandı, mahkûm edildi.
4 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a birkaç mektup gönderdi.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ‘irtica, PKK’dan daha tehlikeli’ dedi.
11 Şubat’ta Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü Ankara’da yapıldı.

28 Şubat kararları

28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu sert bir şekilde vurguladı.[8] 28 Şubat 1997’deki MGK kararları hükümete bildirildi. Kararda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu.

28 Şubat sonrası gelişmeler

4 Mart’ta Başbakan Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa imzalamayacağını söyledi ve imzalamadi
13 Mart’ta Başbakan Necmettin Erbakan, MGK kararlarını imzalamak zorunda kalmış ve daha sonra bu kararları imzalamadığını sadece ön yazıyı imzaladığını iddia etmiştir.
21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açtı.
3 Haziran’da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra DGM’de başladı.
7 Haziran’da Genelkurmay, irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu.
10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi.
18 Haziran’da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. İstifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu belirtti.
19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.
30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Özkan’la birlikte ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu.