Salih Tuna Soruyor: Salih Mirzabeyoğlu Hangi Rövanşın Mağduru!

“Evet, Sayın Gül “rövanşist olmayalım” demekle son derece haklı. Peki… Telegram işkencesi altında 13 yıldır zindanlarda çürütülen Salih Mirzabeyoğlu hangi “rövanşın” mağduru? Ya Selahattin Eş Çakırgil? Türkiye’ye 32 yıldır gelememesi hangi “rövanşist duygularının” bedeli?”

Seninle alay mı ettim hanımefendi?

Salih Tuna

 

Abdullah Gül “rövanşist olmayalım” demiş ya, Nazlı Ilıcak da bu söz bana sataşanların kulağına küpe olsun diyor.

Hatırlarsanız, Ertuğrul Beyciğim çok daha evvel “rövanşist” duygularla hareket etmeyelim demişti.

Ondan daha evvel de (adı lazım değil) bir generalin, “28 Şubat’ın rövanşını almaya kalkarsanız…” diye başlayan bir ifadeyle tehditler savurduğu rivayet edilmişti.

Galiba aynı kelimeye 3 ayrı ağız 3 farklı anlam yüklemiş. (Generalin ağzıyla Ertuğrul Beyciğimin ağzı aynı olduğu için “3” diyoruz Şinasi.)

Sayın Gül’ün ifade ettiği anlamda ben de “rövanşist olmayalım” derim, dedim, diyorum.

Sürek avına ilk günden beri karşı çıktım.

Kuddusi Okkır’dan Türkan Saylan’a kadar birçok konuda eleştiri getirdim. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasına muhafazakar camiada ilk karşı çıkan da bendim.

“Tasfiye edilecek gazeteciler listesi”nden bahsedildiği günlerde (Ahmet Tezcan’ın Habertürk’teki programında) “Yazarları ancak okurlar tasfiye eder” diyerek isyan etmiştim.

Hep “sözün değerini” savundum.

“Ancak haksızlık karşısında susmamakla ölçülür sözün değeri. Ve, sözümüzün değerinden başka kaybedecek bir şeyimiz yok…” dedim.

Birine olan öfkemiz ona haksızlık yapmamıza neden olmasın ölçüsünü de sıklıkla hatırlattım.

Yaptıklarını başkalarının üzerinden meşruiyet arayanlara da Ömer Muhtar’ın “Onlar bizim hocalarımız değil” sözünü dercettim.

Evet, Sayın Gül “rövanşist olmayalım” demekle son derece haklı.

Peki…

Telegram işkencesi altında 13 yıldır zindanlarda çürütülen Salih Mirzabeyoğlu hangi “rövanşın” mağduru?

Ya Selahattin Eş Çakırgil?

Türkiye’ye 32 yıldır gelememesi hangi “rövanşist duygularının” bedeli?

Dedim ya, “rövanşist” ifadesi her ağızda başka anlam kazanıyor.

Ertuğrul Beyciğim adeta kendini ele veriyordu. “Gerekirse silah kullanırız gibi manşetler dahil, yapılan her şey 28 Şubat sürecinde kalsın. Biz yaptık, siz yapmayın…” demeye getiriyordu.

Neden olmasın, olabilirdi; affetmek her zaman erdem değil miydi?

Ne ki, hazret “rövanşist duygularla hareket etmeyelim” dedikten sonra bile kaç kez “rövanş” almaya kalkıştı, sayamadım doğrusu.

“Cumhuriyet Mitingleri”ndeki coşkusundan “411 el kaosa kalktı” manşetine, “27 Nisan e-muhtıra”sından Konyalı hasta çocuğun testisleri üzerinden “türban faciası” üretmeye kadar elinden geleni ardına koymamıştı.

Bir defasında da, bir otobüs yolcusunun namaz molası talebinden hareketle “dini diktatörlük” tehlikesinden bahsetmişti.

Ben de, şehirlerarası otobüslerde 40 yıldır ihtiyaç molasına içkin “namaz molası” verildiğini, 40 yıl boyunca verilen bu namaz molalarından henüz bir diktatörlük çıkmadığını ama 40 yıla en az 4 askeri darbe sığdırabildiğimizi anlatmak zorunda kalmıştım. (19 Eylül 2007, Yeni Şafak)

12 Eylül referandumundan sonra bile bi ufaktan kıpraşmış, seçkin sahillerden dem vurmuştu.

Ne zamanki, 12 Haziran 2011 seçimlerinden AK Parti zaferle çıktı, pes etti. “Usta ne diyorsa o” demeye başladı.

Bu kafa böyledir!

Şartlar müsait olsun, değil “411 el”, “550 el kaosa kalktı” demekte zerre tereddüt ederse ben bir şey bilmiyorum.

Son günlerde “rövanşist duyguların esiri olanlar” lakırdısını eden Nazlı Ilıcak’ın derdi bambaşka tabii.

“Aydın doğan hakkında soruşturma açılır mı” sorusuna, “Sanmıyorum. Dava mahkemelerde açılırsa zaten gazete patronları bundan sorumlu olmuyor. Daha ziyade yazı işleri müdürleri ve köşe yazarları hakkında yapılıyor. Gazetelerin tutumundan patronlar sorumlu değil…” şeklinde cevap vermişti.

Daha evvel de belirttiğim gibi “Aydın Doğan’ıma dokunmayın!” demeye getirdiği besbelli.

Eruğrul Özkök ve diğerleri pek umrunda değil yani.

Ucu Aydın Doğan’a dokunacağı endişesi taşımasa, medyanın 28 Şubat sürecindeki sorumluluğunun altını (eski günlerdeki gibi) kanırta kanırta çizeceğinden eminim.

O değil de, kendisiyle alay ettiğimi söylüyor ya, buna çok üzüldüm.

Alay ettiğime dair tek cümlemi göstersin, hep birlikte Ertuğrul’u Taksim’de asalım.

Hanımefendi, inanın o yazıda söylediklerim dalga değildi.

Farkı fark etmeniz için size iki adet dalga örneği göndermek isterdim ama maalesef yerim kalmadı.

10.03.2012 / Yeni Şafak Gazetesi

Reklamlar

Nagehan Alçı’dan “Adalet” Çağrısı

28 Şubat hesaplaşmasında “rövanşist olmayalım” diyen Nazlı Ilıcak’ın geçmiş dönemdeki ifadesinde;  ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek‘ derken, şimdi bu “rövanşizm olur” demek yanlış olur diyen Nagehan Alçı “ADALET” çağrısı yapıyor.

Rövanşizm Değil Adalet

Salı günü Nazlı Ilıcak’la ilgili bir yazı yazdım. Bu yazı üzerine Nazlı Hanım bana hem perşembe akşamı CNN Türk’teki programımızda hem de dünkü köşesinde cevap verdi. O programda da dilim döndüğünce söylemeye çalıştım. Benim kendisine temel itirazım şu:

 Bugün ’28 Şubat darbesi bir medya darbesidir’ diye bir söz yaygınlaştıysa bu her şeyden ve herkesten önce Nazlı Ilıcak sayesindedir. Mesela laik-Atatürkçü bir aileden gelen, amcası CHP’den belediye başkanlığı yapmış ve halen ailesinin çoğunluğu CHP’li olan ben, 28 Şubat darbesinin nasıl bir ‘kirli ilişkiler tablosu’ olduğunu öncelikle Nazlı Ilıcak sayesinde öğrendim. 28 Şubat’a direnmiş liberal ve demokrat yazarların hemen hepsinden etkilenmişimdir ama o dönem özellikle Nazlı Ilıcak ve Gülay Göktürk  benim için sembol değerinde iki kadındı. Laik çevrelerde özellikle Ilıcak bir nefret objesiydi. O dönem nasıl baskılar, zulümler, haksızlıklar ve aynı zamanda soygunlar, hırsızlıklar ve yolsuzluklar olduğunu en çok haykıran isimdi. 1997-2009 arasında defalarca ekranlarda ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek’ diyen ve dönemin medya patronlarıyla kavga eden Nazlı Hanım’ın sesi hala kulaklarımda…

28 Şubat soruşturmasının başladığı, Gölcük donanma baskınından beri biliniyor. Ankara’da iyi kaynağı olan herkes, Gölcük belgelerinde çıkan yazılı yasadışı talimat/direktif ve andıçları duymuştur. Hiç kimsenin ihbarına  ihtiyaç yok. İsim vererek korku salanları ben de en sert şekilde eleştiriyorum. Darbecilerle organik bağı olan, sistemli işbirliği içindeki işadamları, yargıçlar, savcılar, akademisyenler ve gazetecilerin yargılanması zaten kaçınılmaz. Bu hukuk ve adaletin gereği. Öte yandan ‘bu darbeyi destekleyen herkes yargılansın’ denirse işte o rövanşizm olur! 28 Şubat zihniyetiyle 28 Şubat’ı yargılama durumu ortaya çıkar. Buna şiddetle karşı çıkmalıyız. Darbe destekçileri ahlaken suçludur ama hukuken suçsuzdur…

Bu farka dikkat çekmekle birlikte bizim ülkemizdeki bir gariplikten de bahsetmeden geçemeyeceğim: Bu topraklarda bir kişinin ahlaken suçluluğu su götürmez bir şekilde ortada ise bile tuhaf bir şekilde bu kişi hiç bedel  ödemiyor, hatta özeleştiri yapma ihtiyacı bile duymuyor. Mesela ABD’de ‘Yahudi soykırımını’ yok sayan ya da küçümseyen kitaplar yazanlara, bir grubu ya da kişiyi hedef alıp açıkça nefret söylemi kullananlara hukuki bir yaptırım yok  ama sivil ahlak mekanizmaları bu kişileri toplumsal hayattan siliyor. Bizde ise ahlaksızlık yapanların tek korktuğu şey yargı mekanizması. Oysa işler mahkemeye gitmeden belli sosyal yaptırımları bu ülkenin sivil kurumlarının  ve medyanın  yapabilmesi lazım. 

Ama yapamıyor maalesef. Vicdansızın biri hakkını arayan, derslere alınmamalarını protesto eden başörtülü öğrencilere ‘Fahişeler, aşağılık şerefsizler,satanistler’ diye hitap ediyor mesela. Bunun için  tazminata mahkum oluyor ama asla bu kişiyle ilgili bir  sivil mekanizma devreye girmiyor. Yetmiyor, bunun üstüne bir kadın avukata ‘Bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim’ diyor. Yine tazminata mahkum oluyor ama yine medyada ortak bir ses çıkmıyor. Kısacası hiçbir şekilde ahlak devreye girip toplum vicdanını tatmin edecek yaptırımı uygulamıyor  ancak hukuk devreye girdiğinde vicdanları tatmin edecek neticelere geliniyor…

O yüzden farklı toplumsal kesimlerden binlerce suç duyurusu var şu an savcılığın önünde. 28 Şubat’ın askerinin, polisinin, yargısının, medyasının linç ederek hayatını bitirdiği ismini bilmediğimiz on binlerce insan var. Bu insanlara yapılanlar medyada konu bile olmadı maalesef.  İşte şimdi o insanlar adalet arayışıyla savcılara gidiyor, mahvedilen  hayatlarının  hesabını soruyorlar. Bu haklı adalet arayışına kimse rövanşizm diyemez!

Nazlı Hanım da demez. Bundan  eminim…

Hilal Kaplan’dan Nazlı Ilıcak’a “Jonglör Prenses” Benzetmesi

Hilal Kaplan
09 Mart 2012 Cuma

Birisi konjonktür mü dedi?

“Evrenspor” yazısı ve ardından ödediği bedellerle, 28 Şubat süreci ve sonrasındaki duruşuyla Nazlı Ilıcak, geniş toplum kesimlerinin takdirini kazanmış bir yazardı. Ancak son dönemdeki söylemleri pek çok okuru gibi beni de kaygılandırıp hayal kırıklığına uğrattığından “Aydın Doğan haklı çıktı” yazısını kâleme alma ihtiyacı duydum. O yazıda kendisinin de yalanlayamadığı bazı meslekî ve fikrî tutarsızlıklarını göstermem üzerine -cevap veremeyeceğinden olsa gerek- “abla nasihatleri” vermeyi uygun görmüş sağolsun.

Nasihatlerinden faydalanmak isterdim fakat Ilıcak’ın benimsediği bakış açısı benimkiyle pek uyuşmuyor doğrusu. Yazısında, ne hikmetse kimsenin bugünlerde ağzından düşürmediği şeref, namus gibi kelimelerle bir yol tarifi yapıyor ama bu yolun nihai amacını “kalıcı olmak” olarak tanımlıyor.

Her yazar bir şekilde kalıcı olmayı arzu eder belki. Lâkin benim kalıcı olmaktan anladığım ömrü hayatımı bir gazete köşesine vakfedip, ne pahasına olursa olsun o köşeyi muhafaza etmek değil; çeşitli iktidar oyunları sebebiyle köşemi kaybetsem bile birileri tarafından hayırla yâd edilmektir.

Böyle olunca da konjonktüre göre hangisi uygunsa o çevrelerle yakınlaşıp bir “ilişki jonglörü” gibi davranmıyorum haliyle. Hem ODA TV’ye yakın çevrelerle hem de Gülen Hareketi’yle yan yana durmak için çabalamıyorum mesela. Ya da hakkımda “Şıllık” başlığıyla köşe yazmış birisinin (bkz: Tuncay Özkan) programına ertesi yıl konuk olacak kadar ‘engin hoşgörü’ sahibi olamıyorum. Veya bir yazar hakkında Başbakan’dan himmet beklemeyi onaylayan bir tavrı da içime sindirmiyorum. Hatta milletvekili olduğum dönemde sayısız soru önergesi verip şaibeli işlerini ortaya dökmeye çalıştığım, eşime iftira attığını, oğlumun gazetesini kapatmasına sebep olduğunu söylediğim bir iş adamının yıllar sonra onu öven ve ‘temize çeken’ bir çalışanı haline de gelmiyorum. Dedim ya Ilıcak’la “ilkeli olmak”tan anladıklarımız farklı galiba…

Makyavel bile kendisiyle tanışsa yazdıklarını bir kenara bırakıp öğrencisi olur, ‘konjonktürel ahlâkı’ anlattığı kitabının adını da “Prenses” koyardı bence. Anlayacağınız Ilıcak’ın nasihatlerinden istifade edemedim. Ama hiç olmazsa “konjonktürel değil ilkesel” davranmaktan bahseden Ilıcak’ı küçük bir zaman yolculuğuna çıkarabilirim.

“Aydın’dan Aydın Bey’e” çıkan yol…

Aşağıda 28 Şubat zulmünden muzdarip pek çok yazara kapılarını sonuna kadar açmış olan bu gazetede, 12.06.2001 tarihinde, Nazlı Ilıcak’ın kâleminden çıkan, “Aydın’ın tefi ve Yalan Yasası” başlığıyla yayınlanan köşe yazısını bulacaksınız:

“Kalemşoru muhatap almam doğru olmaz da, acaba Aydın Doğan’ın kendisi kabili hitap mı diye çok düşündüm.

İstanbul cemiyet hayatına ayak attığı ilk günden beri tanırım Doğan ailesini. Önceleri, Güngör Uras’ın sık kullandığı tâbirle “Saf ve bâkir bir Anadolu çocuğu idi” Aydın. Eşi Sema da, basma entarili, takunyalı, üzerine Gümüşhane’nin havası sinmiş, çekingen, az konuşan çok dinleyen bir kadıncağızdı. Ya ilkokul, ya da ortaokul mezunuydu. Bu yüzden haddini bilir, “Ali topu at, Ayşe sen tut”u aşan ve entelektüel birikim isteyen konulara girmezdi. Aydın da o günlerde egosunu bastırmayı başarmıştı; dönemin basın patronlarına, Kemal Ilıcak’a veyahut Erol Simavi’ye aşırı saygılıydı. Bakmayın bugünlerde “Kemal Ilıcak’a yardım ettim” diye gerinip dolaşmasına, o günlerde, büyüklerin çevresine pek sokulamazdı.

Evimize davet ettiğimizde, çok sevinmişti. Ama bana ilk söylediği cümleyi hiç unutamam: “İnsan, sizin evi görünce komünist olur!”

Bu sözler, onun karakter yapısını da sergiliyordu. “Allah, ağız tadıyla oturmayı nasip etsin” demek yerine, ilk aklına gelen, haseti çağrıştıran yukarıdaki kelimelerdi…

Aydın–Sema çifti, zaman içinde rafine oldular; giyim kuşamları, ikramları değişti. Mamafih zaman zaman “kırmızı smokinli adamın” durumuna düşmediler değil. Ama çevre, bu aykırılığı görmezden geldi. Ne de olsa, paranın hâkim olduğu bir dünyada yaşıyorduk.

***

Bir vali Numan varmış. Van valisi. Sadrazam’a yağ çekmek için yazdığı mektubun altına şu imzayı atmış: “Hakipayeniz, def-i hacetiniz, Valiyi Van; Numan”

Bizim Babıali’de de, cemiyette de, “Van valisi Numan” gibilerine rastlamak mümkün. Onların, sizi yükselttiği mertebede, “Küçük dağları ben yarattım” psikolojisine kapılmak da mümkün. Ama bizim gibiler, insanları doğru terazide tartar.

(…)

Kemal Ilıcak’a iftira

Aydın, rahmetli olmuş Kemal Ilıcak’a da dil uzatıyor: “Haram para” vs, diyebiliyor. Gitsin, Kemal Ilıcak’ı, onunla beraber çalışan mesai arkadaşlarından, Rauf Tamer’den, Güneri Civaoğlu’ndan, Yavuz Donat’tan, Necmi Tanyolaç’tan, Taha Akyol’dan, yüzlerce isimsiz Babıâli emekçisinden dinlesin.

Kemal Ilıcak, yıllarca beraberce çalıştığı arkadaşlarını Aydın gibi habersizce kapıya koymadı.

Gidip, mafya ile işbirliği tescilli bir Korkmaz Yiğit’e değerinin kat kat üzerinde (350 milyon dolar) gazetesini, içindeki yazarlarıyla birlikte –daha önce yalanlamasına rağmen- gizlice satma teşebbüsüne geçmedi.

Kemal Ilıcak, Abdi İpekçi gibi mesleğin duayeni bir basın mensubunun cinayetiyle ilgili olarak, ifade vermeğe de davet edilmedi.

Babasından sonra oğluna…

Kemal Ilıcak, rekabetten kurtulmak amacıyla, müteşebbis bir gencin gazetesinin dağıtımını durdurmadı. (…) [Mehmet Ali Ilıcak] hakkındaki iddialardan da beraat etti. Aydın’ın aksine gayretlerine, Milliyet, Hürriyet, Posta, Gözcü gibi yayınların manşetlerini ve köşe yazılarını Mehmet Ali’nin yargısız infazına ayırmalarına rağmen, yargı, beraat kararı verdi.

(…)

Hangi ülkede bir kişi, hem ulusal 2 televizyonun, hem gazetelerin, hem de bir bankanın sahibi. Aynı zamanda kamu ihalelerine giriyor.

Tek bir örnek dahi veremiyorsun.

Sana bir tef göndereceğim Aydın. Belki sadece tef çalarsın da şu millet biraz rahat eder.”

“Aydın’dan, Aydın Bey’e” çıkan yol, Ilıcak için sancılı olacak. “Bizim gibiler, insanları doğru terazide tartar” diyen Ilıcak’ı çok özleyeceğim. Yolu açık olsun.