‘Darbe Süreci’nde Yapılan Mirzabeyoğlu Davası Yenilenmeli

28 Şubat sürecinin mağdurlarından Salih Mirzabeyoğlu, birifinglerle karar veren hakimlerin verdiği kararla müebbet hapse mahkum. 28 Şubat mağdurlarının avukatı Müşir Deliduman, Meclise çağrı yaparak, 28 Şubat sürecinde haklarında mahkumiyet kararı verilenlerin yeniden yargılanması gerektiğini söyledi.

NİL GÜLSÜM

28 Şubat’ın üzerinden 15 yıl geçti. Her yıl o döneme ilişkin yapılan yanlışlar ve dönemin mimarları, mağdurları konuşuldu. Ancak bu sene önceki yıllara nazaran daha yoğun bir gündem vardı, çeşitli suç duyurularında bulunuldu. O dönemin mağdurları ve yaşadıkları konuşulurken Salih Mirzabeyoğlu’nun yaşadığı mağduriyet, yeteri kadar gündeme gelmedi. Mirzabeyoğlu, 28 Şubat süreci devam ederken gözaltına alındı, idamla yargılandı ve yine o dönemde idam kararı onandı. Onun hakkında idam kararı alan hakimin yanlış karar almış olabilirim ifadesine rağmen yargılanma süreci henüz başlatılmadı. 28 Şubat zihniyetinin mahkum ettiği bir kısım mağdurların avukatı Müşir Deliduman ile dava sürecini ve bundan sonra yapılabilecekleri konuştuk.

Salih Mirzabeyoğlu, yıllardır cezaevinde ve çeşitli zulümlere,  işkencelere maruz bırakılıyor. Siz 28 Şubat sürecinin yargı mağdurlarının avukatısınız, Mirzabeyoğlu da bu süreçte mağdur olanlardan önemli birisidir. Mirzabeyoğlu hangi suçu işledi ki bu muameleyi görüyor?

Teknik olarak hukuk mesnedini sosyolojiden, toplumun dinamiklerinden almadığı zaman tiranlığa dönüşür. 28 Şubat süreci tamamen halkın iradesine karşı ve düşmanca bir tutum içinde olmuştur. Yargılamalar da bu minval üzere olmuştur. Oysa Hukukun varması gereken ideal; adalet kavramını gerçekleştirmesidir. Salih Mirzabeyoğlu’nun adli suçlar, adli ve silahlı örgütle bir şekilde ilgisi yok. Çünkü ortada silahlı bir örgüt yok. Ancak Salih Mirzabeyoğlu bir mütefekkir olarak yargılanıyorsa tamam diyebiliriz.

Örgüt bağlantısı yok

Zannederim bu resmi olarak da belgelendi değil mi?

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yaptırmış olduğu bilirkişi raporunda, ortada bir silahlı örgüt olayının olmadığı yer alıyor. 28 Şubat’ın öncüleri, 12 Eylül zihniyetine sahip olanlar, olmayan bir örgüt çemberi oluşturdular, suç örgütü oluşturdular ve örgüte de bir yönetici gerekiyordu. Yönetici olarak da 50 civarında eser sahibi olan Mirzabeyoğlu’nu seçtiler. Mirzabeyoğlu gibi başka isimler de var cezaevinde olan. Sağ veya sol olsun onlar için hiç problem değil.

Peki 28 Şubat döneminde başlayan bu mağduriyetin giderilmesi ne şekilde olabilir? Ki Salih Mirzabeyoğlu da bunlardan birisi…

28 Şubat sürecinde alınan yargı kararlarının toptan iptal edilmesi lazım. Yargılamaların yeninden adil olarak yapılması yönünde hukuki şartlar mevcuttur. Kaldı ki bir tıkanma olursa hususta Meclis’in halkın iradesine uygun, hümanist ve adil olarak davranıp tıkanmış yollar açması gerekmektedir. Meclis şike olayında, MİT olayında yasal bir düzenlemeye gitti. Kaldı ki bu iki düzenlemede mağdur olanlar 28 Şubat sürecinde mağdur olanlar kadar değillerdi. Kamuoyu tepkisi de bu denli çok ve yoğun değildir. Bu nedenle halkın sesine kulak verilerek meclis bu konuda yasala düzenlemeler yapması gerekmektedir.28 Şubat sürecinde yargının aldığı kararlar cuntacıların, halkın iradesine rağmen almış olduğu kararlardır. Bu kararlar brifingle beslenmiş olan hâkimlerin yapmış olduğu yargılamalar neticesinde adalet kavramını zedeleyen kararlardır. Bu kararlar halkın vicdanın yok hükmünde ki kararlar olduğundan dolayı yeniden adil yargılama yapılması adalete olan inancı pekiştirecektir.

Meclis adım atmalıdır

28 Şubat mağdurları için yargı yolu yeniden nasıl açılabilir?

Bunların kararların kaldırılması, değiştirilmesi ve yargılamanın önünün tekrar açılması Meclis’in elindedir. Eğer Meclis böyle bir adım atarsa, Türkiye’de yaşayan bütün halklar Meclis’i alkışlayacaktır. İdeolojisine, partisine bakmadan bu yönde alınacak bir karar toplumumuzun yaralanmış vicdanına merhem olacaktır. Bu hususta Meclis’in elini tutacak hiçbir güç yoktur, bir günde bu kararı çıkarabilir. Böylece o süreç içerisindeki yargılamalar bir bütün olarak yenilenebilir.

Bu şekilde alınacak bir kararın hukuki zeminde bir engeli var mıdır?

Meri ve cari pozitif hukuk çerçevesinde dahi, bu yargı kararlarının tekrar gözden geçirilmesi önünde hiçbir engel yoktur. O dönemde alınan kararlardan birisi de Mirzabeyoğlu ile birlikte Yakup Köse davasıdır. Bu yargılamayı yapan, Sedat Karagün isimli hakim alınan kararla ilgili olarak: “Ben o dönemlerde her davamda baskı görürdüm” dedi.  Her davasında baskı gören bir hakimin vereceği kararlar sağlıklı olamaz. Hakimin görüntüde tarafsızlık ilkesine aykırıdır. AİHM standartlarına uygun değildir. Yargılamanın yenilenmesi sebeplerinden sadece bir tanesidir.

Metin Çetinbaş da buna benzer bir açıklama yapıyor. Hata yapmış olabilirim diyor…

Onun ötesinde yine çok garip bir beyanatı var: “Biz o gün ki şartlara göre karar verdik” diyor. O gün ki şartlar ve o gün ki Ceza Kanunu kalktı, o zaman o gün ki suçlamalar da kalktı. O günkü şartlara göre karar veren hakim, hukuk etiği açısında yansız ve tarafsızlık hatta bağımsızlık ilkesini kaybetmiştir. Ceza kanunumuz içerisinde hakimin kusurundan kaynaklanan kararların verilmesi sakat kararlardır ve bu davaların yeniden yargılanması lazım.

28 Şubat döneminde alınan kararlar yeniden ele alınmalı

28 Şubat döneminde Salih Mirzabeyoğlu davası başta olmak üzere o dönem alınan tüm kararların hukuki olarak yeniden gözden geçirilmesini mi talep ediyorsunuz?

Kesinlikle evet.  Sokakta yürüyen halkının talebi de budur. Hukuk; o ülkede yaşayan halkın mutluluğu için vardır, halkın vicdanını rahatsız eden bir hukuk sistemi neden olsun ki? O dönemin sosyal dinamiklerini de araştırmamız lazım. 28 Şubat dönemde suçsuz ve günahsız başörtüsü mağdurları var ve bunların sayısı Türkiye’deki bir büyükşehir belediye nüfusunun miktarı kadardır. Bunlar da brifing alan hakimler tarafından cezalandırılmıştır. O karanlık dönemin bütün sosyal olgularıyla birlikte, özellikle hukuk nosyonuyla birlikte değerlendirilmesi tarihin çöplüğüne atılması lazım. Bunun için elimizde hukuk argümanları vardır. O dönemde karar alan hakimler kendileri söylüyorlar o zamanın şartlarına göre karar aldıklarını. O günün ki şartları da cuntanın emriyle, cuntanın istediği kararları verdik demektir. O zamanki cunta balyozcular, Ergenekoncular, milli iradeye ve insana karşı düşman olan, hatta camileri bombalamak için planlar yapan kişilerdir.

Salih Mirzabeyoğlu davası brifinglerin yargıya doğrudan müdahalesinin somut bir örneğidir denilebilir mi?

Kesinlikle diyebiliriz. Çünkü o dönemde belli bir fikriyatı temsil eden bir liderin, bir önderin cezalandırılması onlar için büyük bir zaferdi. Ve bunu da nitekim kendi argümanlarına göre başardılar. Sakat yargılamalarla, uydurulmuş delillerde Salih Mirzabeyoğlu hakkında karar vardılar. O dönem ki yargı kararlarının hepsinde bu kokuyor. Salih Mirzabeyoğlu davası da bunun somut ve majör örneğidir.

Salih Mirzabeyoğlu’nun işkence görmüş haliyle mahkemeye getirildiği görüntüler zihinlerden silinebilecek kareler değil. Bir de telegramdan bahsediliyor…

İnsanlık onurunu zedeleyecek tıraş etme, ceza evinde tek kişilik hücreye atmalar. Bizim görmediğimiz uygulamalar da var tabi, çünkü her şey de aleni yapılmıyor. Kaba dayaklar ve küfürlerin yanı sıra psikolojik işkenceler. Kendi avukatları tarafından dile getirilen zihin kontrolü- telegram da var.

O dönemde sonuca bağlanan kararların yeniden gözden geçirilmesi için bir girişiminiz oldu mu?

Biz 28 Şubat süreci ile ilgili Yakup Köse davası ile birlikte Ankara özel yetkili savcılığa bir suç duyurusunda bulunduk. Yargıçlara brifing verenler, ondan sonra bunda somut etkisi olanlar hakkında bir suç duyurusunda bulunduk. Bunun üzerine ertesi gün Savcı Bey Genel Kurmay’dan brifinge katılan hakimlerin listesini talep etti. Demek ki bunda makul ve ciddi bir şüphe gördü, onun üzerine hareket etti. Maddi gerçek ancak sağlam ve kirletilmemiş delillerle ortaya çıkar. Bu da ülkemizde hukuk birliği ve “hukuk barışını “sağlar.

28 Şubat Allah’a inananlara açılan savaştır

28 Şubat dönemi alınan yargı kararları göz önünde bulundurularak cevap verecek olursanız, o dönemin hedefinde kimler vardı?

Çok net bir şekilde, Müslümanlara karşı zulümdür, yapılan bir işkencedir, yapılan bir darbedir. Bunlar halkla birlikte Hakka savaş açmışlardır.  28 Şubat; Allah ve Allah’a inanlara açılan bir savaştır.

28 Şubat’ın üzerinden 15 yıl geçti. Bu zaman içerisinde Mirzabeyoğlu’nun mağduriyetinin kamuoyunun gündemine yeteri kadar gelmemesini nasıl yorumluyorsunuz?

O dönemde bu cuntacılar yayın organları bastırdılar, hiçbir şekilde dile getirilmedi. Bazıları bir fikir yapısına karşı düşmanlıklarından dolayı bunu dile getirmiyor. Diğer tarafta da İslamcı kesiminin kariyerist ve konformist olmaları etkili oldu. Ayrıca 28 Şubat’ın artçıları devam ediyor.

Hukuki anlamda örneklendirir misiniz?

Somut olarak Yakup Köse.  İdam vermişler, durmamışlar şuanda Yakup köse’nin devam eden 3 davası, kesinleşen 1 cezası var. Cezalar kesinleşti ve şu anda insanlar paldır paldır toplanıyor.

Tahliye olmuş kişiler yeniden içeriye mi alınmak isteniyorlar?

-Tabi tabi, metris cezaevinde kalanlar alınıyor. Bandırmadaki 32 kişinin davasında 7yıl ile 10 yıl arasındaki cezalar şu anda Yargıtay da.  Bu cezalandırma şu anda temyiz aşamasında muhtemelen onanacak. Bu çocuklar, bu gençler tekrar toplanıp içeri atılacak. Bu da 28 Şubat hala devam ediyor demektir.

Mirzabeyoğlu çocuğunu okula götürürken yakalandı

Mirzabeyoğlu örgüt evinde mi yakalandı?

Çocuğunu okula götürürken tutuklanan Mirzabeyoğlu’nun eşiyle yaşadığı ev örgüt evi olarak lanse edildi. O herhangi bir suç işlemediği için normal hayatını sürdürüyordu. Her aile babası gibi çocuğunu eliyle okula götürüyordu. Mesela Yakup köse 15 yaşında iken legal bir partinin mitingine katılıyor ve evinde Kuran-ı Kerim bulunuyor.  Bu çocuk suçüstü yapılmadan alınıyor, sonra keşfe gidilmiyor. Bunlar hep sahte tutanaklarla keşif yapıldı gösteriliyor. Sonra da Yakup Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal sürecini değiştirmek için bir örgüte üyeliği, o örgüt kapsamında faaliyetlerde bulunduğu suçlamasıyla idama mahkum ediliyor. 10 yıl boyunca da yapmadıkları işkence, ailesine yapılan baskı kalmıyor. Bu çocuğun annesine dahi sarılmasın yasaklayan bir zihniyetin Salih Mirzabeyoğlu davasında yaptıklarını çok görmemek lazım.

Mirzabeyoğlu’nun talepleri İslami ve insani

Salih Mirzabeyoğlu süreçle ilgili olarak ne düşünüyor, çıktığı zaman ne olacak?

Çok nettir, kalkıp da özür dileyecek bir durumda değildir. Özür dileyecek bir şey yapmamıştır. 50’yi aşkın fikir eseri vermiştir ve çıktığı zaman yine yoluna devam edecektir. Fikirleri ile toplumu aydınlatmaya çalışacaktır. Zaten kendisi silahlı bir örgüt veya bir şiddet taraftarı değildir. Belli fikirleri vardır, bu fikirler de evrensel ilkeler doğrultusunda İslami fikirlerdir. Tabi ki karşılaştığı durumla ilgili rahatsız oluyor. Suçsuz günahsız bir şekilde sizi de götürseler, siz de rahatsız olursunuz. Mirzabeyoğlu’nun çok insani ve İslami talepleri var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Burada bir hususu belirtmek istiyorum, hem Salih Mirzabeyoğlu hem de Yakup Köse davasının kamuoyu tarafından bilinmesi daha doğrusu 28 Şubat cuntasının teşhir edilmesinin kütleselleşmesini kurumsal olarak HAS Parti sağlamıştır. Bunun yanında bir takım kurum ve şahısların da katkısı vardır. Hepsine teşekkür ederiz. En son olarak ailece mağdur olan bir de Hüda Kaya ve kızlarının durumunu da halkımız daha unutmamıştır. En kısa sürede bu mağduriyetlerin giderilmesi ve Bütün cuntacılar ile hesaplaşmak şarttır. 4 Nisan 2012 günü 12 Eylül yargılamasının duruşma günüdür. Darısı 28 Şubatçılara,12 Martçılara,27 Nisancılara olsun velhasılı kelam tüm cuntacılara olsun.

Meclis düzenleme yapmalı

İnancının bedeli olarak içeride tutulan Mirzabeyoğlu inanan kesimden ayrı bir hassasiyet bekliyor mu?

Elbette bekliyor. Yıllarca aynı fikirdaşlığı yapan insanlardan, birileri Meclis’te, birileri yönetim kademesinde, birileri de zindan da, çok ciddi bir tezat.

Yetkili mercilerden beklentiniz nedir?

Dilekçemizin üzerine brifing alan hakimlerin tespiti ile birlikte kanaatimize göre yeni deliller çıkacak. Yeni deliller, Salih Mirzabeyoğlu, Yakup Köse dosyasını esasta etkileyecekleri için yargılamanın yenilemesi için yeterli kanıtlardır. Bu çerçevede tekrar yargılamanın yenilenmesini talep ediyoruz. Ayrıca bu hususta eksiklerin ve boşlukların Meclis tarafından düzenlenmesini istiyoruz. Toplumun düşmanlarının, cuntacıların ekmiş olduğu zehir tohumlarını ayıklaması için yeni bir düzenleme yapılması mümkündür.

Milat Gazetesi

Reklamlar

“28 Şubat’ın Çözülen Kodları”

Post-modern darbe diye adlandırılan olayların perde arkasında neler yaşandı? Kimler neden, nasıl bu hareketi sürdürdü?

Üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen azalsa da hala idari, hukuki ve toplumsal izlerini koruyan sürecin yıldönümündeyiz. Tarih 28 Şubat 1997’yi gösterirken bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli hareket başladı. Bu süreçte yaşananlar herkesin malumu. Peki bu post-modern darbe diye adlandırılan olayların perde arkasında neler yaşandı? Kimler neden, nasıl bu hareketi sürdürdü?

İşte geçtiğimiz hafta yayınlanan ‘28 Şubat’ın Çözülen Kodları’ isimli kitabıyla gündemde olan gazeteci-yazar Aslan Değirmenci Değirmenci’nin verdiği özel röportaj:

Öncelikle 28 Şubat hakkında neler söylemek istersiniz?

Dayatılan resmi ideoloji, TSK başta olmak üzere devletin bütün gücü ile desteklenirken, tehdit kapsamına giren ideoloji yani, inanç ve etnik kimlik baskı altına alınmıştır. Seküler, kavmiyetçi, devletçi, ılımlı yelpaze tarafından da bu süreç desteklenmiştir. Seçimle iktidara gelme ümidi olmayan partiler,medya ve tabiî ki kendini devletin gerçek sahibi olarak gören Encümen-i Daniş tarafından da ‘örtüsüz darbe 28 Şubat’a katkı sunulmuştur. Anadolu sermayesinin büyümesi önlemek için ise ekonomi çevreleri devreye sokulmuştur. Küçük tasarruf sahiplerinin yalnız başlarına yapamadıkları yatırımları, birikimlerini biraraya getirerek realize etmek isteyenlerin üzerinden silindir gibi geçtiler.Yükselen Anadolu uyanışının önünü kestiler.

Son 1,5 yıldır yaptığım araştırmalar neticesinde ulaştığım yaklaşık 300 belge var. Bunların büyük kısmına kitapta yer verdim. Belgeleri incelediğimde yıllardır istihbarat paylaşımı konusunda aralarında sorun olduğu gündeme getirilen TSK, MİT ve Emniyet’in 1995 yılından itibaren birlikte hareket ederek dindarları teknik takibe aldıklarını gördüm. Yani söz konusu dindarlar olunca 3 kurum istihbarat kardeşliği yapmış. Yaşanan istihbarat zafiyetleri yüzünden yıllardır terörle mücadele konusunda başarısızlıkla suçlanan 3 kurumun koordine içinde dindarların ev ve iş telefonlarını dinlemeleri manidardır. Kurumların asli görevleri vatandaşların rahat etmesini sağlamak iken millete karşı el birliğiile savaş ilan etmişler.

CESUR SAVCILAR ARIYORUM

Peki, bu kitabı yazmanızdaki amaç nedir?

Bir korku imparatorluğu yaratmaya çalışanlar hakkında ne zaman suç duyurusunda bulunulsa, ‘deliller yetersiz’ denilerek incelemenin ötesine geçilemedi. Derken Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı bazı şikâyet ve başvurular üzerine 28 Şubat süreciyle ilgili soruşturma başlattı. Dönemin komutanlarına ifade yolu gözükmüşken bende, delil arayan savcılara 28 Şubat’a zemin hazırlayan ‘Batı Çalışma Grubu’nun (BÇG)illegal faaliyetlerini hatırlatıp; bu da yetmezse hazırlanması muhtemel olan iddianameye yüzlerce belge ile katkıda bulunmak istedim.

Israrla delilar ayanlara; BÇG’nin fişleme metotlarını gösterip; STK’lar, İl Genel Meclis Üyeleri, Belediye Meclis Üyeleri, SiyasiParti İl / İlçe teşkilatları yönetim kadroları, Yerel TV, Radyo, gazete vedergilerin nasıl kafese alındığını, dindar bir Tümamiral’in hayatının nasıl karartıldığını belgeleriyle gözler önüne serdim. İrtica paranoyası ile üretilen yapay korkuların nasıl darbe gerekçesi haline getirilerek, camilerin kontrol altına alındığını ve özel işletmelerde bulunan ajanlardan nasıl faydalanıldığını belgeleri ile kanıtlamak istedim. BÇG’nin raporlama sistemini irdeleyip, dindar subay ve astsubayların takibi için oluşturulan özel istihbarat şebekesini dedeşifre etmeyi unutmadım. Öte yandan karanlık günlerin tanığı ve mağdurlarının verdikleri destekle belgeleri değerlendirip karanlık dönemin kodlarını çözmeye çalıştım. Şimdi söz cesur savcılarda… Sanırım bu kadar sebep kitabı yazmam için yeterlidir.

TÜMAMİRAL’İ BİLE FİŞLEMİŞLER

Fişleme belgelerinde sizin dikkatinizi çekenler neler? İlginç fişlemeler var mı?

Elbette çok ilginç fişlemeler var. Emekli Tümamiral G.K.’ye ait kişisel bilgilerin yer aldığı bir belge var. Belgede, emekli komutanın fişlendiği görülüyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığında görev yaptığı sürece emekli amiralin dini vecibeleri yerine getirdiği belirtiliyor. Amiralin 1991 yılında erken emekli edildiği belirtilen belgede, G.K’nın komutanlara kırgın olduğunun altı çiziliyor. Amiralin yakın çevresi ile yaptığı görüşmelere yer verilen belgede, emekli komutanın hedefinin Milli Savunma Bakanı olmak olduğu belirtiliyor. Ailesi olan ilişkilerinin de takipedildiği anlaşılan belgede, emekli komutanın eşiyle yaşadığı sorunların bile kayıt altına alındığı görülüyor. Emekli olduktan çok sonra Amiralin, Zaman gazetesine verdiği söyleşi bile sakıncalı olarak fişlendiği görülüyor. Yine söz konusu komutanın siyasi tutumu vetoplum içersindeki davranışlarının da gözlem altına alındığı bildiriliyor. Bu Allah’tan revamıdır. Bu nasıl bir paranoyadır.

 

fisleme1.jpg

 

YAZICIOĞLU İLE BAKAN GÜZEL’İ İZLEMİŞLER

Yine İmam Hatip Lisesinde Milli Güvenlik Dersine başörtülü öğrencilerin alınmamasını protesto eden Mazlumder üyelerinin de fişlendiği, dernek ve vakıfların düzenledikleri sosyal etkinliklerin mercek altına alındığı görüyoruz.BBP’nin merhum Genel BaşkanıMuhsin Yazıcıoğlu’nun da, Abdürrahim Reyhan Hazretleri’nin cenazesine katıldığıiçin fişlendiği, eski Bakanlardan Hasan Celal Güzel’in de cuntacılar tarafındanadım adım takip edildiğini skandal raporlarda görüyoruz. İnanın bu belgeleriincelediğim günden bugüne uykularım kaçtı. Fişleme çizelgeleri gözümüm önünegeldikçe ihanetin boyutu gecem ile gündüzümü karıştırdı.

İŞTE ZULMÜN BELGESİ

Tüm belgeleri kitabınızda yayınladınız mı, bizimle paylaşmak istediğiniz başka bir belge var mı?

Olur tabi.. İsth. ve İKK. Ş.Md. Tarafından “İrticai faaliyetlere katılan personel” başlıklı emir… Emir incelendiğinde dindar subay ve astsubayların takibi için özel istihbarat şebekesi oluşturulduğunu görüyoruz. Bu emir ile sözde irticai faaliyetlere katılan personelin takibi için birlik komutanlıklarının harekete geçmesi ve tedbirlerin alınması isteniyor. Bu kapsamda birlik içinde güvenilir subay ve astsubaylardan oluşan istihbarat şebekesinin tesis edilmesi istenen belgede, kışlada bulunan mescit ve camilerin kontrol altına alınması talep ediliyor. Ziyaret ve ziyaretçilerin devamlı kontrol edilmesi istenen emir belgesinde, “Çağdaş olmayan kıyafetler personelin lojmanlar, orduevleri, askeri gazinolar ve misafirhanelere girmelerine, servisaraçlarından istifade etmelerine müsaade edilmeyecektir” deniliyor.

 

belge2.20120228171445.jpg

 

belge3.20120228171621.jpg

 

Belgede ayrıca fişlemeleri yapacak kurumların işlerini kolaylaştırmak için dindar subayların tanımı ve ortak özellikleri çıkartılmış. Gelin o maddelere göz atalım:

1- Dini kuralları her ortamda yerine getirme gayretindedirler,

2- Mesai saatlerini,dini gerekleri yerine getirecek şekilde değiştirme çabasındadırlar,

3- Ast üst münasebetlerinden ziyade birbirlerine karşı daha saygılıdırlar ve destek olurlar.

4- Sosyal faaliyetlere katılmamakta ve katıldıkları takdirde eşlerini, çocuklarını getirmemektedirler.

5- Eşleri ve çocukları tesettürlülerdir.

6- Aile çevreleri dar olup, görüştükleri kişiler mahtud ve kendi görüşlerine yakın kişilerdir.

7- Çocuklarını özel okul veya lojmanların yakınındaki okullara göndermekten çekinirler. Çoğunlukla bu zihniyetteki kadrolu özel okul veya imam hatip okullarına gönderirler.

8- Toplantılar da erkek veya bayan ayrı oturmakta ve erkekler kadınlar ile tokalaşmamaktadır.

9- Düğün, sünnet, bir başarıyı kutlama gibi olaylarda, dini toplantılar düzenlemek gayretindedirler. Bu toplantıları cazip hale getirmek için şeyh, şıh veya tanınmış kişi gayreti vardır.

İnanması zor ama bunu TSKyapmış. Bu zulmün belgesidir. Bu savcılar için aranan bir delil belgesidir.

‘MEDYA’YA SİPARİŞ 20 MANŞET

Bunların dışında malum medyaile birlikte hareket edildiği süreçler var. 28 Şubat sürecinde, silahlı kuvvetlerin emir eri gibi yayın yapan gazetelerin yayın yönetmenlerinin paşalardan brifing alarak attıkları manşetleri unutmuş değiliz. Ancak şimdiyekadar derin TSK ile derin medya arasındaki ilişkiyi belgeleyememiştik. Ancak onun belgesi de deşifre olmuş durumda. 28 Şubat dönemine ait Genelkurmay Raporu’nda Refah Partisi aleyhine masa başı üretilen haberlerin malum medya’ya servis edilerek yayınlatıldığı ifade ediliyor. Tam bir skandal… Nerede kaldı özgür-bağımsız medya…

Hani bugünlerde sıkıştıklarında demokrasiyi hatırlayan medya var ya işte onların TSK ile işbirliği bu belgede: Genelkurmay Harekât Başkanlığı’na bağlı olan Psikolojik Harekât Dairesine ait olan raporda,Genelkurmay’da Refah Partisi aleyhine masa başı üretilen haberlerin malum medya’ya verildiği ve yayınlatılmasının sağlandığı belirtiliyor. Genelkurmay’a yakın gazetecilere sipariş üzerine yazılar yazdırıldığı da açıkça ifade ediliyor. Hatta raporun sonuç bölümünde apoletli medyaya verilen ve yayınlatılmasının sağlandığının haber sayısının 20 olduğu bile raporda belirtiliyor. Demek ki neymiş bugün Ergenekon’a lobi desteği vermekten çekinmeyen medya dün de askerin emir ve talimatları doğrultusunda postmodern darbenin içinde yer almış. Utanç tablosu. Acınacak bir durum.

DARBE TEHDİDİ BİTMEDİ!

Peki, bugün ne yapılmalı sizce?

Elbette önce hesap sorulmalı. Hukuka aykırı bir şekilde kişisel verileri kayıt altına alan, eğitim hakkını engelleyen, haksız olarak yakalama ve tutuklanmalara sebep olacak ortamı hazırlayan, cebir ve tehdit kullanarak hükümetin görevlerini yapmasını engelleyen ve hükümeti ortadan kaldırmaya çalışanlar yargı önüne çıkartılmalıdır. İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Kuvvet Komutanları ve dönemin Bürokratları ile medya ve Encümen-i Daniş üyeleri hesap vermelidir. Yasalarda suç olarak belirtilen fiiller, hiyerarşik yapı içindeki kişiler tarafından görev algısı ile yerine getiriliyor. İşte bugün devam eden Islak imza, Balyoz ve internet andıcı soruşturmaları buna en iyi örnektir. Bazı askerler soruşturma ve yargılamaları sırasında, suçlamalar karşısında şaşırarak, görevleri olduğu için bu fiilleri yaptıklarını belirtiyorlar. Savunmalar dikkatlice incelenerek, atıf yapılan mevzuat darbelere dayanak yapılamayacak şekilde değiştirilmelidir. Darbeci geleneğin önlenebilmesi için; hiyerarşik yapı, yani emir komuta zinciri içindeifa edilen eylemler yargı önünde hesap verirken, hiyerarşik yapı dışındaki cuntacı yapılanma da, iddia makamı ile birlikte devletin güvenlik ve istihbarat birimleri tarafından ortaya çıkarılmalı ve Silahlı Kuvvetlerin içindekiuzantıları da yargı önüne çıkarılmalıdır. Çünkü; Darbe tehdidi devam etmektedir. Darbeci kadrolar ve yasal riskler aynen duruyor. Konjonktür müsaitolduğunda militarizm kendini gösterecektir.

 

belge4.20120228171759.jpg

belge5.20120228172002.jpg

ŞİMDİ SİVİL ANAYASA ZAMANI

28 Şubatçılar yargı önüne çıkınca sorun bitecek mi?

Hayır, tabii ki sorun bitmeyecek. TBMM’de daha fazla zaman kaybetmeden yeni bir anayasa yapmalıdır. Anayasada resmi ideoloji, değişmez maddeler ve laiklik ilkesi bulunmamalı, ana dilde eğitim imkânı sağlanmalı, temel insan hak ve özgürlükleri kısıtlanmamalı, vatandaşın anayasal sıfatı olmamalıdır. Devlet iktidarı karşısında insanı esas alıp, insan haklarını güvence altına almalıdır. Herkes, insan onurundan kaynaklanan, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, vazgeçilmez ve devredilmez hak ve özgürlüklere sahiptir. Anayasa’da kesinlikle devletin temel görevinin bireylerin güvenliklerini sağlamak olduğu belirtilmelidir.Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmalı, Milli Güvenlik Kurulu anayasal kurum olmaktançıkarılmalıdır. Hatta dış savunma haricindeki tüm güvenlik birimleri İçişleri Bakanlığı’na bağlanmalıdır. Devrim Kanunlarına da Yeni Anayasada asla yer verilmemelidir. Partilerin siyaset yapmasını zorlaştıran yasaklar kaldırılmalı, devletin hiçbir ayırım gözetmeksizin herkese eşit davranacağı birmetin yazılmalıdır. Bu metin yazılırsa darbecilerin eli kolu bağlanır. Bir toplumu kafese almak isteyenler, kafese alınır. “Sivil Anayasa”ya karşı çıkanlar tüm darbelerin muhafızlardır. Artık bu muhafızların değil toplumun istekleri dikkate alınmalıdır.

ASLAN DEĞİRMENCİ KİMDİR?

Aslan Değirmenci, TürkiyeYazarlar Birliği’nin 2008 Yılı “Yılın Yazar, Fikir Adamları ve Sanatçıları” ödül töreninde “Basın-Haber” dalında yılıngazetecisi ödülüne layık görüldü. Aslan Değirmenci, 5 yıl Akit Gazetesi AnkaraBürosunda aktif görev aldı. Haftalık yayınlanan ‘Özgün Duruş Gazetesi’nde GenelYayın Yönetmeliği görevinde de bulunan Değirmenci’nin, “Kürt SorunundaYeni Dönem” adlı kitabı 2009 yılında ‘Vadi Yayınları’, “Tanıkları,mağdurlarıyla bir zihniyet kodlaması: 12 Eylül” kitabı ise 2011’de ‘ÇıraYayınları’ tarafından yayınlandı. Aslan Değirmenci, şuanda Milat GazetesiAnkara Temsilciliği görevini yürütmekte… Son günlerde ise Değirmenci, Çıra Yayınlarıtarafından yayınlanan ‘28 Şubat’ın Çözülen Kodları’ isimli kitabı ile gündemde.

Star

28 ŞUBAT DARBESİ

28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. Türkiye siyasi tarihine geçen kararlar ve kimilerince bir dönüm noktası olan bu kararların uygulanması sırasında Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda yaşanan değişimlere neden olan bir süreçtir. Yaşananlar, çeşitli kaynaklar tarafından post-modern darbe olarak adlandırılmıştır.

Arka plan

Refah Partisi 1995 Genel Seçimlerinde birinci parti olmuştur.[3] 1996 yılında, seçimlerin ardından kurulan DYP-ANAP koalisyon hükümeti, Refah Partisi’nin güven oylaması hakkında hukuksal inceleme yapılması için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldığından dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM’de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükümet (Refahyol hükümeti), 8 Temmuz 1996’da TBMM’de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştır.
28 Şubat ortamı RP-DYP Koalisyonu kurulmasının ardından bu dönemde yaşanan bazı olayların, 28 Şubat sürecini tetiklediği ve hızlandırdığı iddia edilmektedir. Bu olaylar;
2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya’yı ziyaret etti. Libya’da, Kaddafi’nin bir çadırda Erbakan ile yaptığı görüşmede sarfettiği sözler[hangileri?] muhalefet ve basın tarafından ağır bir şekilde eleştirildi.
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkileri açığa çıktı. Başbakan Erbakan ‘fasa fiso’ dedi, Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, aydınlık için bir dakika karanlık toplumsal eylemi için “Mumsöndü oynuyorlar” dedi.
Kayseri’nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 tarihli Refah Partisi İl Divan Toplantısındaki konuşmasında, Türkiye’de henüz gerçek demokrasinin olmadığını, hâkim güçlerin herkesi kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmeye zorladığını söyledi. Karatepe konuşmasında şunları söylemişti:
“ Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Belki başbakanın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak, sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Refah Partili olarak yeryüzünde tek başıma da kalsam, bu zulüm düzeni değişmelidir. İnsanları köle gibi gören, çağdışı bu düzen mutlaka değişmelidir. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur. ”
Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl hapis ve 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edildi.
Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 Cumartesi günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği verdi.
Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar.
30 Ocak 1997’de Sincan belediyesi Kudüs gecesi düzenledi. Belediye başkanı Bekir Yıldız, İran büyükelçisinin misafir olduğu gecede sahneye konulan cihad oyunu basında tepki oluşturdu. Star muhabiri Işın Gürel saldırıya maruz kaldı. Bekir Yıldız tutuklandı, mahkûm edildi.
4 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a birkaç mektup gönderdi.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ‘irtica, PKK’dan daha tehlikeli’ dedi.
11 Şubat’ta Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü Ankara’da yapıldı.

28 Şubat kararları

28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu sert bir şekilde vurguladı.[8] 28 Şubat 1997’deki MGK kararları hükümete bildirildi. Kararda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu.

28 Şubat sonrası gelişmeler

4 Mart’ta Başbakan Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa imzalamayacağını söyledi ve imzalamadi
13 Mart’ta Başbakan Necmettin Erbakan, MGK kararlarını imzalamak zorunda kalmış ve daha sonra bu kararları imzalamadığını sadece ön yazıyı imzaladığını iddia etmiştir.
21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açtı.
3 Haziran’da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra DGM’de başladı.
7 Haziran’da Genelkurmay, irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu.
10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi.
18 Haziran’da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. İstifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu belirtti.
19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.
30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Özkan’la birlikte ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu.