‘GİZLİ KAHRAMAN’ SİSİ

“Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım.” diyen ve yaptığı hizmetler sebebiyle ‘alnından öpüldüğünü’ belirten Sisi, bakın nasıl bir adım attı?
 
Sisi olarak tanınan Seyhan Soylu 26 mart’ta, 28 Şubat soruşturmasını yürüten Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili ile görüştü.

Psikolojik harekât amaçlı projelerde yer aldığına yönelik itiraflarıyla gündeme gelen Sisi, ‘ifadesine başvurulup başvurulmayacağını’ öğrenmek için savcıyı ziyaret ettiğini söyledi.Adliye çıkışında açıklama yapan Sisi, kendisine ‘şu an böyle bir durumun olmadığının’ ifade edildiğini belirtti. Sisi, süreçteki rolünü şöyle tarif etmişti: “Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım.”

‘Sisi’ lakabıyla tanınan Seyhan Soylu, 28 Şubat sürecine ilişkin soruşturmayı yürüten Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili ile görüştü. Ankara Adalet Sarayı’na avukatıyla gelen Soylu, bir süre Savcı Bilgili’nin odasında kaldı. Görüşmenin ardından açıklama yapan Soylu, 28 Şubat sürecine ilişkin son dönemde çıkan haberlerde, isminin yer aldığını savcıdan konu hakkında bilgi istediğini söyledi. Savcıya, ‘ifadesine başvurulup, başvurulmayacağını’ sorduğunu belirten Soylu, savcının kendisine ‘şu an böyle bir durumun olmadığını’ söylediğini kaydetti. 28 Şubat sürecinin en önemli aktörlerinden Seyhan Soylu, JİTEM’in yayın organı olduğunu iddia ettiği Strateji Dergisi bünyesinde 8 ay boyunca istihbarat çalışmaları yaptığını anlatmıştı. Tesettüre girerek Kalkancı tarikatını incelemeye aldığını, yaptığı hizmetler sebebiyle ‘alnından öpüldüğünü’ belirten Sisi, kendine Türkiye’yi ‘yobazların elinden kurtarma’ misyonu yüklediğini öne sürmüştü. Sisi, “Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım.” diyerek süreçteki rolünü anlatmıştı.

Reklamlar

ABD’nin Yeni Silahı “Yüksek Isı Frekanslı Elektromanyetik Dalga”

Amerikan ordusu, 11 bin kişinin üzerinde test edilen ve ”yanma hissi” yaratan yeni silahını gazetecilere tanıttı.

Teknoloji sitelerinde yer alan habere göre, Virginia eyaletindeki Quantico Deniz Piyade Kuvvetleri üssünde yapılan tanıtımda, bir askeri araca monte edilebilen ve öldürücü olmayan Active Denial System adlı silah, şiddetli ısı veren yüksek frekanslı elektromanyetik dalga yayıyor.

abdsilahh.jpg
Uzun yıllardır üzerinde çalışılan ve ilk geliştirilirken ”Sessiz Muhafız” adı verilen bu silahın prototipinin 2008’de iptal edildikten iki yıl sonra Afganistan’da kullanıldığı belirtiliyor.

Pentagon’daki üst düzey komutanlar ise öfkeli kalabalıkların ve çatışan grupların dağıtılmasında kullanılacak bu silahın gerçek savaşta, tehlikeli noktalarda geleneksel ateş gücünün alternatifi olup olmayacağı sorusunun henüz yanıtsız olduğunu düşünüyor.

Washington ayrıca, yeni silahın Müslüman dünyasında olumsuz yönde tanıtılmasından ve işkence için kullanılacağı gibi eleştirilere maruz kalmasından endişe ediyor.

”Active Denial System” adı verilen, bu ısı dalgası silahı yaklaşık bin metre öteden kalabalıkları hedefleyebiliyor.

Öldürücü olmayan bu silahın kamuoyunda tanıtımı için atak başlatan Amerikan ordusunun ar-ge bölümünden emekli albay Kirk Hymes, ”Bunun gibi yeni teknolojilerde, algı her şeydir” diyerek, yeni silahın etkinliğini anlatıyor.

Yeni silah, bazen ağır yaralanmalara, hatta ölümlere yol açan plastik merminin alternatifi olarak gösteriliyor.

Uydu televizyon çanağına benzer bir araç anteninin çok güçlü radyo dalgaları yaydığı silah, hedefin deri moleküllerinde şiddetli bir titreşime neden oluyor ve bir yanma hissi yaratıyor.

“Madımak’ın sorumlusu derin güçler”

Başörtüsü eylemleri, yurdun çeşitli yerlerinde bu hafta da gerçekleşti. Sakarya ve Akyazı’da gerçekleşen eylemlerde, “Madımak’ta yangını derin güçler çıkarıp, Müslümanları suçladı” denildi. Akyazı Adalet ve Özgürlükler Platformu, mücadelelerine kadınların sorunları çözülene kadar devam edeceklerini açıkladı.

Sakarya Adalet Girişimi Başörtüsü Platformu’nun 340. hafta basın açıklamasını Ribat Eğitim Vakfı Sakarya Şubesi’nden Bahaeddin Kuruoğlu okudu. Bu haftaki basın açıklamasında Sivas olaylarına değinen Kuruoğlu, 2 Temmuz 1993 yılında Sivas ilinin merkezinde bulunan Madımak Oteli’nde konferans adı altında Rabbimize ve Peygamberimize açıkça küfürler edilmiş, Müslüman insanlara karşı ağza alınmayacak sözler sarf edilmiştir. Bu derece açık bir tahrike karşı dahi duyarlı ve Müslüman Sivas halkı tepki gösterme adına sadece otelin çevresini kuşatmış, en ufak bir taşkınlık belirtisi göstermemiştir. Derin güçlerce bu durum kabullenilememiş, karışıklık çıkarılması adına sergilenen davranışlarda daha da ileri gidilmiştir. 

Çıkarılan bir yangın sonrasında otelde bulunan birçok kişi ölmüş, suçu da etrafta toplanan birkaç insana yıkmaya çalışmışlardır” dedi. Kuruoğlu, Sivas olaylarının dava sürecine de değinerek, “Dava tam 19 yıldan beri sürmekte, hiçbir delil olmadan içerde yatan insanlarsa zulüm görmeye ve potansiyel suçlu ilan edilmeye devam edilmektedir. Bu konuyu gündeme getirmekteki maksadımız şudur; son günlerde malum çevre tarafından Sivas olayları davası sulandırılmakta, masumluğunun aksi yönünde hiçbir kanıt olmayan insanlar ömür boyu hapse mahkûm edilmeye çalışılmaktadır. Davanın zamanaşımından düşeceği, zanlı olarak addedilen insanların bir gün bile hapis yatmadan tahliye olacakları dile getirilmektedir. Gerçekleri saptırma adına sergilenen bu tutumu şiddetle kınıyor, gerçekleri görme adına bu kadar kör olmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Akyazı Adalet ve Özgürlükler Platformu adına Mazlumder sözcüsü İrfan Alemdar da 266. basın açıklamasında başörtülü kadınların 28 Şubat sürecinde birçok zorlukla karşılaştığını ve hala bu zorlukların bir kısmının devam ettiğini belirtti. Alemdar, “28 Şubat sürecinde darbe politikaları ve cunta örgütleriyle birlikte inançlı insanları laiklik karşıtı diyerek devletin tüm kademelerinden uzaklaştırıp ardından sorgulayarak haklarında suç isnat ettiler. Bu topraklar üzerinde yaşayan Müslüman halkı irticacı diyerek potansiyel suçlu ilan ettiler” dedi. 
Alemdar, “Kabus dolu günleri insanlara reva gören oligarşik düzenin şımarık medyazadeler, sermayezadeler, paşazadeler, politikacızadeler, rektörzadeler ve bürokratzadelerin yaptıklarının hesabı sorulmalı, adil bir şekilde yargılanmalı işledikleri suçlara göre de cezalarını çekmelidirler” şeklinde konuştu. Alemdar, sergiledikleri mücadeleye ilişkin ise, “Ülkemizde ve tüm dünyadaki kadınlar üzerindeki zulümler, tecavüzler, işkenceler, yasaklar ve esaretler bitene kadar mücadelemiz devam edecektir” dedi.

Yeni Akit

Sabancı Katili MİT ve Jandarmayla Görüştü

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince, Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesindeki salonda yapılan duruşmaya, emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’in de aralarında bulunduğu 19 tutuklu sanık katıldı.

Duruşmada ifade veren gizli tanık ”Dilovası”, cezaevinde öldürülen Sabancı suikastinin faili Mustafa Duyar ile Kırklareli Cezaevinde beraber kaldıklarını belirtti.

Gizli tanık, Duyar’ın kendilerine ”Cezaevinden çıkacağım” dediğini kaydederek, şunları söyledi:

”Bu, Duyar’ın bir yerlerden güvence aldığının göstergesidir. Duyar, cezaevinde MİT ve Jandarma ile görüşüyordu. Daha sonra da ‘Ben bunu neden yaptım?’ diye pişmanlık duyarak ağlıyordu. Birçok silahlı terör olayına karıştım. Ben ve benim gibi arkadaşlar böyle olaylardan sonra pişman olmazdık. Örgüt bizleri bu şekilde yetiştirdi. Duyar ve Alparslan Arslan gibi kişiler, yönlendirilmiş olduklarından pişmanlık duyarlar. Bu, ancak örgüt içine ajan olarak sokulmuş, kullanılan insanların psikolojisidir.”

Duyar’ın, yaşananları gazeteci Can Dündar’a anlatmak istediğini söyleyen ”Dilovası”, bu isteğin dönemin Cezaevi Tevkif Kurulu Başkanı Ali Suat Ertosun tarafından engellendiğini öne sürdü.

Aynı dönemde Duyar’ın cezaevinde bir albay ile görüşmesine şahit olduğunu iddia eden gizli tanık, albayın, Duyar’a, ”ayağını denk alması, yoksa kimsenin kendisine sahip çıkmayacağı” yönünde uyarılarda bulunduğunu savundu.

”Dilovası”, ardından Duyar’ın kendi isteğiyle hücreye konulduğunu anlatarak, ”Duyar hücredeyken bir suikast girişimiyle karşı karşıya kaldı. Bu saldırıda koğuş arkadaşı Adil Yanık ve gardiyanlar tarafından kurtarıldı. Hatta Yanık, o saldırıda gözünü kaybetti. Bu, planlı bir hareketti. Sonradan öğrendik ki, saldırıyı yapanlar Nuri Ergin’in adamları olan Sami Tokur ve arkadaşlarıymış” şeklinde konuştu.

Olay sonrası Duyar’ın nakil için cezaevi yönetimine başvurduğunu dile getiren ”Dilovası”, yönetim tarafından Duyar’ın Afyon Cezaevine gönderileceğini öğrendiklerini söyledi.

Gizli tanık, Afyon Cezaevinin o dönemde en tehlikeli cezaevi olduğunu söyleyerek,”Mustafa’ya gitmemesi yönünde telkinlerde bulunduk. Kendisi de sonradan vazgeçti. Ancak dönemin Cezaevi Tevkif Kurulu kararı onayarak, Duyar’ı Afyon’a gönderdi. Ardından, önceki saldırıyı gerçekleştiren Sami Tokur ve arkadaşları da aynı cezaevine gönderildi. Bana göre Duyar’ı öldürenler, Tokur ve arkadaşlarını oraya gönderenlerdir” dedi.

Nuri Ergin’in kamuoyu önünde ”Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü, Veli abiye sorun” sözüne atıfta bulunan ”Dilovası”, ”Ergin kardeşler, bas bas bağırarak Küçük’ün yaptırdığını söylemişlerdir” diye konuştu.

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese’nin, ”Azmettirme konusunda elinizde somut bir isim var mı?” sorusu üzerine gizli tanık, isim vermesine gerek olmadığını belirterek, ”Duyar’ı kimin öldürdüğü Nurişler tarafından söylendi” dedi.

Demirel’in 28 Şubat Savunması Telegram-Zihin Kontrol Faaliyetini Yürütenlerin Ağzıyla Örtüşüyor?

Eski cumhurbaşkanlarından Demirel’in Yurt gazetesine verdiği röportajın yankıları sürüyor. Merkez sağın önemli aktörü söylemleriyle herkesi şaşırttı.

Halkta karşı devrim korkusu olduğunu savunan Demirel, 28 Şubat soruşturması isteyenleri cahillikle suçlarken, “Neden intikam alacaksınız? Şikayetiniz ne?”diye sordu.

“KARŞI DEVRİM TEDİRGİNLİĞİ ENDİŞESİ”

Devletin kurumlarına sahip çıkılmadığı hissiyle toplumun korku içinde olduğunu savunan Demirel, “Bu korku, karşı devrim tedirginliği mi?” sorusuna şu cevabı verdi: “Evet, korkular , kaygı ve endişeler karşı devrim tedirginliğidir. Vatandaşların büyük bir kısmı ‘Türkiye’de artık bir karşı devrim olmaz,’ diyor. Yani Türkiye geri günlere dönemez, çağdaşlıktan, Cumhuriyetin devrimlerinden, kadın erkek eşitliği ve kadının sosyal alanda aldığı medeni yerden vazgeçemez. Vazgeçemezsiniz, çünkü bunlar vazgeçilmez kazançlardır.”

 

“ÇAĞDAŞ TOPLUM OLALIM”

Cumhuriyetin kazanımlarına dikkat çeken Demirel, sözlerini “Her köye gidecek yol, her köyde ışık, sağlık ocağı ve medeniyet var. Gelin onları çoğaltalım iyileştirelim. Çağdaş toplum olalım” diyerek sürdürdü.

Devrimin millete dayanarak yapıldığını söyleyen Demirel, imparatorluktan ulus devlete ve laikliğe geçişin kavgasız yapıldığını savundu. Demirel sözlerine şöyle devam etti: “Devrim millete dayanan bir devrim. Çok önemli bir hadise bu ; yani laik devlet çok önemli. Gerçi bizim anladığımız laik devlet ile başka ülkelerin anladığı laik devlet birbirinden farklı. Bizimki tam laik devlet değil aslında, Fransa’nın anladığı bir laik devlet de değil. Fakat şöyle veya böyle devlet ile din bir mesafede durmuşlar. Birbirlerine karşı durmuşlar. Yani devlet dinden bir şey talep etmiyor, din de devletten bir şey talep etmiyor. Bir denge olabilmiş. İşte bu çok önemli bir hadisedir. Ve bütün bunlar içeride kavgasız yapılmış.”

“AKIL MI DİNİ DUYGULAR MI?”

Türkiye’de Telegram-Zihin Kontrol Faaliyetleri Yürüten Ekibin; “Bu Bilim mi? Din  mi?” tartışması dediği ” Telegram-Zihin Kontrol ” faaliyeti 28 Şubat Sürecinden Sonra Salih Mirzabeyoğlu’na yapılmasıyla gündemde yerini buldu. Süleyman Demirel’in “hatırlattığı şey” olarak Müslümanlar  için “Mutlak Hakim; Allah” ve “Hüküm O’nun” anlayışı kat’idir. 1999 öncesi ve sonrası Müslümanları tahakküm altına almaya çalışanlar değişmediğine göre faaliyetleri de değişmemiş demektir.

Süleyman Demirel, İslam dünyasının karmaşık ve tehlikelerle dolu olduğunu savunarak sözü Türkiye’ye getirdi: “Parlamenter sistem henüz kabul görmüş değil. İşin en önemli tarafı, Avrupa’da hâlâ tartışılan konu, ‘akıl mı, yoksa dini duygular mı hâkim olacak’ Yani şeriat mı? Hâlâ bunun tartışıldığı yerler var. Oysa Türkiye, devrimi ile bunları çoktan aşmış.”

ŞİKAYETİNİZ NE?

28 Şubat tartışmalarına değinen Demirel, soruşturma taleplerini “intikam iptidai bir histir” sözleriyle cevap veriyor: “İntikam iptidai bir histir. İptidai adamların işidir. İntikam alınır. O sizden alır siz ondan alırsınız. Bu, cahil adamların işi. Neden intikam alacaksınız? Şikayetiniz ne? Türkiye size söylediğim kazanımları kolay, kolay terk edemez. Türkiye ne kadın haklarını, ne çağdaşlığını terk eder. Bakınız Türkiye’de henüz karşı cereyanlar yok. Türkiye’de şehirlerde ahali yok, gençlik yok, üniversite yok. Bunlar Türkiye’de yok mu? Hepsi var. Şimdi nerede? Bu ülkenin üniversitesi de var, halkı da. Türkiye geriye gitmez. Ne kadın haklarından vazgeçeriz, ne moderniteden ne de çağdaş düşünceden.”

JİTEM’in Kurucusunu Açıkladı

Abdullah Çatlı’nın Susurluk’ta öldürüldüğünü ileri süren gizli tanık JİTEM’in kurucusunu da açıkladı.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada dinlenilmesine devam edilen gizli tanık ”Kıskaç”, JİTEM’de 1991 yılında çalışmaya başladığını belirterek, Bayburt’ta silahlı eğitim gördüğünü ve ekipteki tek sivil olduğunu söyledi.

JİTEM’İ TEOMAN KOMAN KURDU

Gizli tanık, 1991-1995 yılları arasında aralıksız olarak JİTEM’de çalıştığını ifade ederek, ”JİTEM yok diyen yalan söylüyor. JİTEM’i Arif Doğan değil Teoman Koman kurmuştur. Ana kurucuları Teoman Koman ve Aydın İlter’dir. Eşref Bitlis JİTEM’e karşıydı. Orduda emir-komuta zinciri vardır. JİTEM silahlı güçtür, ancak lağvedildi” dedi.

ABDULLAH ÇATLI ÖLDÜRÜLDÜ

Susurluk’taki kazadan da bahseden gizli tanık, Abdullah Çatlı’nın kaza sonucu ölmediğini, öldürüldüğünü öne sürerek, ”Öldürüldüğünü Antalya JİTEM Grup Komutanlığı’ndan Başçavuş Hakan ve Yüzbaşı Kadir Tahir’den öğrendim” dedi.

O FOTOĞRAFLARI JİTEM ÇEKTİ

Gizli tanık, olay sonrası kazaya ilişkin video kayıtları ve fotoğrafları gördüğünü savunarak, ”Abdullah Çatlı’nın arabadan indiği, kapının üst tarafına tutunduğuna yönelik 2 fotoğrafı gördüm. Abdullah Çatlı’nın kafasının ortasında yarık vardı, arabanın sol tarafının dışında yerde oturur vaziyetteydi. Bu fotoğrafı JİTEM çekti.” diye konuştu.

Gizli tanık ”Kıskaç”ın ifadesinin tamamlanmasının ardından, mahkeme heyeti duruşmayı yarına erteledi.

JİTEM SORGUSUNA VELİ KÜÇÜK, ÜMİT SAYIN, ÜMİT ÖZDAĞ VE MOSSAD AJANI KATILDI

Ergenekon sanıkları Veli Küçük, Ümit Sayın ve Ümit Özdağ’ın, İsrail ajanları ile birlikte JİTEM tarafından kaçırılan kişilerin sorgusuna katıldığı ortaya çıktı.
28 Şubat döneminde Kemal Alemdaroğlu’na suikast planladığı iddiasıyla gözaltına alınan üniversite öğrencisi Harun Akdere, mahkeme tarafından tahliye edildikten sonra JİTEM tarafından kaçırıldığını, Kilyos’ta JİTEM’e ait bir binaya götürülüp iki gün boyunca sorgulandığını belirtti. Akit’e konuşan Akdere, sorgusuna Ergenekon sanığı Veli Küçük, Ümit Sayın, Ümit Özdağ ve Musevi aksanıyla konuşan bir sivilin katıldığını, mensubu olduğu cemaat içinde kendileri için ajanlık yapması hususunda baskı gördüğünü belirtti.

ALEMDAROĞLU’NA SUİKAST İDDİASIYLA ALINDI

28 Şubat döneminde İslami guruplar üzerinden geliştirilen provakasyon dalgası ile Refah-Yol Hükümeti’ni devirme harekatının arkasındaki güç deşifre oluyor. O tarihte varlığı bilinmeyen Ergenekon örgütünün İslami kimliği ile tanınan birçok kişiyi kaçırıp ajanlaştırmaya çalıştığı ortaya çıktı. Örtü yasakçılığında başı çeken dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü Ergenekon sanığı Kemal Alemdaroğlu’na suikast planladığı iddiasıyla gözaltına alınıp Metris Cezevi’ne konulan hukuk fakültesi öğrencisi Harun Akdere, başından geçen korkunç olayları Akit’e anlattı. Akdere, başörtüsü yasaklarına karşı direnen öğrenci guruplarında aktif olduğu için hedef alındığını, bir sabah Rektör Kemal Alemdaroğlu’na suikast iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklandığını ifade etti. Çıkartıldığı 6 Nolu DGM’deki ilk duruşmada suçsuzluğu anlaşılıp tahliye edilmesiyle kabusun bittiğini zanneden Akdere, memleketine giderken otogarda JİTEM tarafından kaçırılıp günlerce sorgulandığını, sorgusuna şu an Ergenekon’da sanık olan önemli kişilerle birlikte MOSAD ajanlarının da katıldığını söyledi. 

İSTANBUL OTOGARI’NDA JİTEM TARAFINDAN KAÇIRILDI

Akdere başından geçen olayı şöyle anlattı: “99 senesindeki ilk duruşmada tahliye edildim. 7 Aralık günü Metris Cezaevi’nde gerekli evrakları imzalayıp çıkacakken cezaevinde JİTEM için çalıştığı bilinen Serdar Astsubay odasına çağırdı. Yanındaki iki sivili işaret ederek ‘Abilerinle kısa bir gezinti yapacaksın’ dedi. ‘Adım atmam, babam kapıda bekliyor’ deyince, soyismini hatırlamadığım Cezaevi Jandarma Komutanı Yüzbaşı Yavuz içeri girdi. Beni alacaklarını söylediklerinde sinirlendi, ‘Ben buradan adam vermem, dışarıda babası bekliyor, ona teslim edeceğim’ diyerek beni dışarı çıkardı. Taksiye atlayıp uzaklaştım. Akrabalarıma uğrayıp hal hatır sorduktan sonra otogara gittim. Burada bilet aldığım sırada onlarca insanın gözü önünde başıma çuval geçirilip kaçırıldım.” 

KİLYOS JANDARMA KOMUTANLIĞI BAHÇESİNDE JİTEM MERKEZİ

JİTEM’e ait bir binada gözünü açtığını ifade eden Akdere “İçeriye alındığımda eksi bir kata indirildiğimi anladım. Başımdaki çuvalı çıkarttılar, şöyle bir etrafa baktım, pencere yoktu. İki duvarı siyaha boyanmıştı. Bir duvarında Türk Cumhuriyetleri haritası, diğer duvarında Türk bayrağı olan bir odada sorguya alındım. 1. günün sonunda tam sorgu bitecekken fenalaştığım için hastaneye kaldırıldım. Benimle ilgilenen doktora nerede olduğumu sorduğumda Sarıyer Devlet Hastanesi’ne getirildiğimi söyledi. Dönüş yolunda jandarma eri bulunduğumuz yerin Kilyos olduğunu, Jandarma Karakolu içine kurulmuş JİTEM Sorgu Merkezi’nde tutulduğumu söyledi. O gece sorgulandığım odada sabah ettim. Sabah bana karşı tavırları değişmişti, daha iyi davranıyorlardı. Çok geçmeden nedeni anlaşıldı, sivil giyimli kişi JİTEM elemanlarına ‘Önemli kişiler gelecek, bir şeyler yedirin’ deyince odadakiler ‘Emredersiniz komutanım’ dediler.” şeklinde konuştu. 

SORGUYA VELİ KÜÇÜK, ÜMİT SAYIN, ÜMİT ÖZDAĞ VE MOSSAD AJANI KATILDI

Birkaç saat sonra sorgu odasına başka sandalyeler konulduğunu ve o çok önemli sorgucuların odaya girdiğini belirten Akdere sözlerini şöyle sürdürdü: “Bağlı ellerimi çözdüler, beklemeye başladık birkaç saat sonra kapı açıldı, içeri asker ve sivillerden oluşan bir gurup girdi. Solumda bulanan 3 sıra sandalyeye oturdular. Dönüp baktığımda şok oldum, ilk sırada Veli Küçük Paşa, bir başka general ve o dönem akademisyen olan Habip Ümit Sayın vardı. Orta sıradaki kişiler içinde ise MHP’den vekil adayı olan Ümit Özdağ’ı gördüm. Terör uzmanı sıfatıyla sorguya katılmışlar. Gariban bir üniversite öğrencisine Apo muamelesi çekiyorlar.”

“EMNİYETİN ÖNÜNE ATIP GİTTİLER”

Alındığı araçla Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyeti’nin önüne getirildiğini söyleyen Akdere “Araçtan attılar beni. Onlarca polisin gözü önünde araçtan atıldım, bir tanesi arabayı durdurma gereği dahi duymadı. Nöbetçi polis beni yerden kaldırıp içeriye aldı. Durumu anlatınca Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürdüler. Burada da bir süre sorgulandıktan sonra her şeyin resmiyete geçmesi için aynen yeniden anlattım. İfademi imzalayıp çıktım. Kimliğimi bile almadım, o da orada kaldı. Hala da oradadır” dedi.

MUHBİR OLMAM İÇİN BASKI YAPTILAR

Kendisine sırayla sorular sorulduğunu ifade eden Akdere, Veli Küçük’ün tehdit, Ümit Sayın’ın analizvari sorular sorduğunu ifade etti. Bir sorgucunun Kur’an’dan ayetler okuduğunu, hafız olduğunu söyleyerek güvenini kazanmaya çalıştığını ifade eden Akdere “Mükemmel derecede Kur’an okuyup güven kazanmaya çalıştı. İlahiyat mezunu olduğunu söyledi. Onlar için çalışırsam İslam için çalışmış olacağımı, mensubu olduğum gurubun önderi hakkında bilgi vermem, gerektiğinde faaliyette bulunmam için baskı yaptılar. Veli Küçük açık açık tehdit ediyordu. Ümit Sayın ise ‘İçinizde kimler var, amacınız ne’ falan diyordu” diye konuştu.

TÜRKÇE BİLEN MOSSAD AJANI SOHBETLERE KATILAN ASKERLERİ SORDU

Sivil giyimli bir kişinin soruları karşısında korktuğunu ifade eden Akdere, en arkada oturan yüzü karanlıkta kalan bu kişinin İsrail aksanı ile konuştuğunu belirtti. “Aksanından Musevi olduğu hemen anlaşılan bu kişi toplantı ve sohbetlerimize gelen askerler olup olmadığını sordu. Anladım ki MOSSAD için çalışıyor. Bir duyumu ve istihbaratı olmuş olacak ki ilk sorusu TSK’daki Müslüman askerleri deşifre etmeye dönüktü” diyen Akdere, bu kişilerin daha sonra odadan çıktığını ifade etti.

İstanbul İl Jandarma Komutanı Bakan eşlerini fişlemiş

Silahlı Kuvvetler içindeki cuntacı yapılanmanın 28 Şubat sürecinde siyasilere yönelik başlanan başörtüsü fişlemelerine 2004 yılında da devam ettiği ortaya çıktı.

Milat Gazetesi Ankara Temsilcisi Aslan Değirmenci’nin ‘Belgeleriyle 28 Şubat’ kitabında Genelkurmay Başkanlığı 2004 yılında 30 Ağustos resepsiyonuna davet edilecek eski Milli Savunma bakanlarının eşlerinin örtülü olup olmadığının araştırıldığı belgelerle ortaya konuyor. İstihbarat çalışmasının altında imzası bulunan isim ise bugün İstanbul İl Jandarma Komutanı olan Albay Hüseyin Kurtoğlu. Geçtiğimiz günlerde kumar soruşturmasında şüpheli olarak ifade veren Kurtoğlu, 2004 yılında Jandarma İstihbarat Grup Komutanı olarak görev yapıyordu.

Jandarma Kurmay Yarbay Hüseyin Kurtoğlu imzalı belgede, eski Milli Savunma Bakanları Mehmet Neşet Akmandor, Ahmet İhsan Birincioğlu ve Sadettin Bilgiç’in eşleri hakkında bilgilere ihtiyaç olduğu belirtiliyor. 1980 öncesinde Ecevit ve Demirel hükümetlerinde Milli Savunma Bakanlığı yapmış olan Mehmet Neşet Akmandor, Ahmet İhsan Birincioğlu ve Sadettin Bilgiç’in eşlerinin isimleri ve adresleri de verilerek istenen istihbarat bilgisinin ivedi bir şekilde en geç 27 Temmuz tarihine kadar gönderilmesi isteniyor. 2004 yılına ait belge, bir dönem Genelkurmay’ın eşsiz davet ettiği bakan ve bürokratlar hakkında önceden çalışma yaptığını ortaya koyuyor.

Belgede, “İlgi emir ile 2004 yılı 30 Ağustos kutlamalarına davet edilmesi planlanan Milli Savunma eski Bakanlarından aşağıda kimlikleri yazı olanların Hipodrom ve Resepsiyon için eşli veya eşsiz olarak davet edilmeleri konusunda bilgiye ihtiyaç duyulduğu bildirilmiştir. Söz konusu şahısların eşleri hakkında gerekli araştırmanın yapılarak elde edilecek bilgilerin 27 Temmuz 2004 tarihine kadar gönderilmesini rica ederim” ifadeleri dikkat çekiyor.

Fişlemenin yapıldığı tarih olan Temmuz 2004’te İstihbarat Daire Başkanvekilliği görevinde bulunan Albay Hüseyin Kurtoğlu, son tayinlerde İstanbul İl Jandarma Komutanlığı gibi kritik bir göreve getirilmişti. Kurtoğlu, İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ‘Kumar çetesine yönelik soruşturma kapsamında savcılığa şüpheli sıfatıyla üç saat boyunca ifade verdiği ortaya çıkmıştı.

28 Şubat belgeselleri en büyük mağduru yine hatırlamadı! -İsa Tatlıcan/Milat Gazetesi

İsa TATLICAN
isa_tatlican@hotmail.com

Meğer ne kadar çok demokrasi sevdalısı varmış bu ülkede.
Darbeye en az askerler kadar iştahlı olanlar basınımız, aslında askeri vesayeti hiçbir zaman gönülden desteklememiş!

Medyamız aslında, başörtüsü yasağına da, katsayı adaletsizliğine de, Merve Kavakçı’ya yönelik linç girişimine de, YAŞ’zedelere de, STK’lara yapılan baskılara da, Sincan’da yürüyen tanklara da, 28 Şubat’çıların Türkiye’ye ödettiği 300 milyar dolarlık faturaya da karşıymış.

CNN’Türk’te Can Ataklı-Aydın Doğan kavgasını izliyorum. Hepsi üzerlerine yapışan bu kara lekeden kurtulma peşinde. Aydın Doğan, hiçbir zaman siyasete yön vermeye çalışmadıklarını, darbecilerin yanında yeralmadıklarını iddia ediyor. İnandırıcı olabilmek için de avazı çıktığı kadar bağırıyor. Halk unutkan olabilir ama arşivler unutmuyor Aydın Bey!

Halkı aptal yerine koysalar da, 15 yıl sonra gelen tüm itirafları ve aklanma çabalarını Türkiye’nin normalleşmesi adına önemli birer gelişme olarak görüyorum.
Bu yıl tüm TV kanallarında, 28 Şubat belgesellerini ve günlerce süren haber dosyalarını izliyoruz. Gazeteler de farklı bir 28 Şubat mağduru bulma yarışında.

MİRZABEYOĞLU İSLAMCILARIN İMTİHANIDIR

Ancak her yıl olduğu bu yıl da 28 Şubat sürecinin belki de en büyük mağduru unutuldu. O, 1998 yılında bu yana yani yaklaşık 14 yıldır cezaevinde. 2005 yılından bu yana tecrit altında tutuluyor. 60 kitap yazmış, düşünmekten, konuşmaktan, tartışmaktan başka eylemi olmayan bir mütefekkir…
Yargının siyasallaştığı bir dönemin sembol ismi Salih Mirzabeyoğlu’ndan bahsediyorum.
Yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı tarafından da hiçbir eyleme katılmadığının altı çizilen Salih Mirzabeyoğlu, önce idam, daha sonra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış.

Mahkemeye çıkarıldığında gördüğümüzü dayaktan yara bere içinde kalmış yüzü ve Fatih Çekirge yönetimindeki Star gazetesinin yaptığı iğrenç yayın hala hafızamızda.
14 yıldır ailesi ve avukatı dışında kimse ile görüştürülmüyor. Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman, idam ile sonuçlanan yargılama sürecini şu cümlelerle özetlemiş: “Ortada hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok… Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar, idam olmuştur. Özdemir Sabancı’yı öldürdüğü söylenen Fehriye Erdal’ın yaptığı eylemden, yaşamış olsalardı, Engels ve Marks sorumlu tutulup, onlara idam cezası verilebilir mi? Bunu hangi hukuk mantığı kabul eder?”

Kim ne derse desin Salih Mirzabeyoğlu Türkiye’deki İslamcıların imtihanıdır.
Tamam, söylemlerin ve kullanılan dilin kabul edilmemesini anlayabiliyorum. Hayatımızın hiçbir döneminde yolumuz kesişmemiş de olabilir. Ama yedi yıl boyunca üç metrekare hücrede yaşamak zorunda bırakılan Mirzabeyoğlu’nun hakkını savunamıyor olmak neyin nesi? “Bu zulmü hakkedecek ne yapmıştır” diye neden soramıyoruz?
Bir zulmü değerlendirirken kullandığımız ölçü, mazlumun yanlış olduğunu düşündüğümüz fikirleri olmamalıdır.

Merkez medyayı zaten geçtim, ama bu konuda kalem oynatmamakta ısrarlı muhafazakar yazarlarının içinde bulunduğu renk körlüğünü nasıl yorumlamak lazım bilmiyorum?

ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN’E AÇIK ÇAĞRI

Aynı kuşaktan gelen, aynı siyasi ekolden beslenen birçok isim, bugün çok önemli makam-mevkileri işgal ederken, Mirzabeyoğlu’nun neden zindanlarda çürümeye terk edildiğini, bu konuda sessizliğin arkasında yatan nedenleri merak ediyorum.
Dışarıdan bakarak bir insanın suçlu ya da suçsuz olduğuna karar vermek elbette imkansız.
Bunu anlayabilmenin tek bir yolu var.

Öcalan’a özgürlük tartışmalarının yapıldığı, ev hapsinin pazarlık konusu haline geldiği günümüzde, Mirzabeyoğlu’nun da adil yargılanma hakkının mutlaka iade edilmesi gerekir.
28 Şubat sürecinin birifingli yargısının kurbanı olan Mirzabeyoğlu, yeniden yargılanmalı, gözaltı ve yargılanma sürecinde yaşanan hukuksuzluklar mutlaka araştırılmalıdır. Umarım bu çağrımız Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e ulaşır.

Postmodern darbenin en büyük mağduru Mirzabeyoğlu ne zaman adil bir şekilde yargılanırsa, 28 Şubat süreci de o gün sona erecektir…