28 Şubat’ın İKNA ODALARI’nda İdeoloji Aradılar

28 Şubat sürecinde üniversitelerde uygulanan kılık kıyafet yasağı dolayısıyla binlerce öğrenci kazanılmış hakkını kaybetti. CHP milletvekili Prof. Nur Serter’in rektör yardımcısı sıfatıyla İstanbul Üniversitesinde icad ettiği ikna odası ise bir kara leke olarak hala Türkiye’nin alnında. Ne mucidi yargı karşısına çıktı üstelik, ne ‘imha edeceğim’ dediği görüşme kayıtları güvenli bir yere alındı. 
İkna odasına giren ve ‘beddua ediyoruz’ diyen kız öğrencilerse açtıkları davaların görülmesinde ısrarcı. Üç değerli tanık ile ikna odalarında ne olduğunu konuştuk. 
 
İkna odalarında psikolojik işkence gören, okullarına devam edebilmek için şapka, bere veya peruk kullanmaları bile engellenen öğrenciler ‘kasetler bende ama imha edeceğim’ diyen Serter’in yargılanmasını istiyor. 
 
Gülşen Demirkol, siz 28 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi öğrencisiydiniz ve sonrasında ‘Psikolojik İşkence Metodu Olarak İkna Odası’ adında bir kitap yayınladınız. Söyler misiniz ikna odasında ne oluyordu? 
 
98 yılı başında İstanbul Üniversitesinin tüm kayıtları ilk defa Avcılar Kampüsünde yapıldı. Normalde her öğrenci kendi fakültesinde kayıt olurdu. Avcılar’a gittiğimde yeni kayıt olacak kardeşlerimizin ne yaşadıklarına tanıklık ettim. Okul kapısından içeriye sadece kayıt olacak öğrenci ve anne babası alınıyor, anne baba da bir aşamadan sonra ilerleyemiyordu. İki aşamalı bir uygulama vardı. 
 
Öğrenci yalnızlaştırılıyordu yani. 
 
Kesinlikle. Bahçede tam bir şenlik havası var. Müzik çalınıyor, Atatürkçü Düşünce Derneği’nden öğrenciler stantlar açmışlar, janjanlı bir hava var. Fakat kayıt için okula giren başörtülü öğrenciler ağlayarak dışarı çıkıyordu. Neden diye sorduk. Biri ağlayarak “içerde kamera var, bizi çekiyorlar” dedi. Hepsi dağılmış vaziyetteydi. Ben de bunu not aldım. 
 
Niye not aldınız, anlamadım. 
 
Yasak uygulamalarının ve eylemlerimizin güncesini tutuyordum zaten. O günlük Ayşegül Çetin adıyla yayınlandı. O alışkanlıkla o gün olanları da bir kenara yazdım. Ertesi yıl da bu benim ümmete borcumdur diye ikna odasında olanlar üzerine çalıştım. Kolay olmadı. İkna odasına girip başını açmayanlar İstanbul’dan dağılmışlar, herkes şehrine dönmüş, onlara ulaşmak imkansız. Ben de Nur Serter’in teorik olarak “ikna ettik” dediği öğrencilerden 25, 30 tanesiyle görüştüm. 
 
Peki olay nasıl gerçekleşmiş? 
 
Kayıt sırasındayken onları diğer öğrencilerin arasından ayırıyor, ayrı bir odaya alıyorlar. Bir liste var ellerinde, bazı isimlerin başında T harfi var, türbanlı anlamında. Konuşma sohbet gibi başlıyor ama aslında psikolojik yöntemlerle bir sorgulamaya ve ikna metotlarına dönüyor. Zaten öğrencinin tecridi bilinçli bir yöntem. Odada sürekli aynı cümle tekrar ediliyor: ‘Başını açmazsan kesinlikle okula giremeyeceksin’ deniyor ya da ‘bak bu kadar emeğin boşa gidecek’ ya da ‘sen çok güzelsin’. ‘Şu anda burada -yani kameranın, erkek kameramanın önünde- başını açmazsan kaydını kesinlikle yapmayız’ deniyor. Bu kesinlikle suç. Onu psikolojik olarak çökertmeyi hedefliyorlar. Mahremiyete saldırı bu. Zaten kızlardan biri kamera karşısında fenalık geçiriyor. Müslüman bir zihnin saçındaki kılları göstermesinin onun değerlerine zarar vereceğini bile bile bunu yapıyorlar. Ona ‘ben yenildim’ dedirtmek istiyorlar. Zaten yasağın kendisi sizden olmadığınız biri olmanızı istediği için de bölücü bir şey. 
 
Kızlara bir de belge imzalatılmış? 
 
Evet, bir tür taahhütname. Kişisel bilgileri isteniyor, hangi ilkokul ortaokul liseden mezun oldun, hangi dershaneye gittin soruları var. En altına da, “bundan sonra okulun hiçbir yerinde başörtülü olarak bulunmayacağıma, kurallara uyacağıma söz veriyorum” yazıp altına imza atmanı istiyorlar. 
 
Sonra peruk hadisesi mi başlıyor? 
 
Perukçular vitrinlerine o dönem ‘tesettür peruğu bulunur’ diye yazdı mesela. Peruk güzelleşmek için alınan bir şey fakat tesettür peruğu özellikle çirkin ve onun gerçek saç olmadığını ifade ediyor. Okula giren kızlar bu perukları kullanarak kendilerini zorlayanlara ‘ben ikna olmadım, peruk takıyorum, kafamın içini değiştirmedim, köprüyü geçene kadar böyle, bunu görün’ demiş oluyor. Üzerlerinde bol uzun pardösüler, başlarında kocaman bir peruk.. Bununla baş edemeyince bu sefer ‘ideolojik peruk yasaktır’ demeye başladılar. Peruk, şapka, bere yasak dendi. Saçını kazıtarak okuluna devam edenler oldu. 
 
Şimdi ne yapılmasını istiyorsunuz? 
 
1) Nur Serter’in o kasetleri bize teslim etmesini 2) İkna odalarında hangi memur ve öğretim görevlileri görev aldıysa ortaya çıkarılması gerekiyor. Odada bir kameraman var. İki psikologdan bahsediliyor. Kim bu insanlar? Artık 28 Şubat’ın bir darbe olduğunu herkes kabul ediyor. Bu yapılanların bedelini ödeyen insanlar var. Hayatlarının akışı bozuldu, on yıllarına mal oldu. Bugün hak iadeleri oluyor ama aynı şey değil. Ben o dönem yüksek lisansı kazanmıştım ama gidemedim. Şimdi yeniden başlasan da ergen bir çocuğun ilkokul sırasına oturması gibi hissediyorsun. Belki de ben bugün üniversitede çalışıyor olacaktım. Neden olamadım? 
 
Nur Serter’e ne demek istersiniz? 
 
Özür dilemesini istiyorum. Yetmez ama en azından bu hakkı teslim etmesini isterim. Kendini, kızını bizim yerimize koymasını isterim. Yoksa bilsin ki ikna odasına girenler ona dua değil, beddua ediyorlar. 
 
İkna odası Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na gelsin 
 
’28 Şubat döneminde kapıdaki güvenliğe bir tutam kıl gösteremezseniz okulunuza giremiyordunuz’ 
 
Hanife Gökdemir, siz Nur Serter’e dava açtınız. Önce sizi tanıyabilir miyiz? 
 
1979 İstanbul doğumluyum. Bakırköy İHL mezunuyum. İlk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Tarih bölümüne 1997’de girdim. 
 
Ve 98’de de ikna odasına? 
 
28 Şubatla gelen yasakla ikinci sınıfta tanıştım. Okula alınmayışımızla kapı önü bekleyişler ve eylemler başladı. Yasağın uzantısı olarak ikinci sınıfta ikna odasına alındık. 
 
Odada diğer öğrencilere de yapılan konuşmalar yapıldı. Daha sonra ne oldu? 
 
Onların istediği olmayacaktı; ne okulu bırakacaktım ne başımı açacaktım. Bu yüzden başörtüsünün üzerine bere, şapka takarak sadece sınavlara girebilecek şekilde okula gittim. Son sınavı verdikten sonra diplomamı almak için bile okula gitmedim. Ben diplomamı bu okuldan başörtülü şekilde alacağım’ diyordum. Bunun için 10 yıl bekledim. 
 
Tüm bunlar olup biterken neler hissettiniz, neler düşündünüz? 
 
Bu insanlar kim, hangi hakla inançlarım ve yaşamım hakkında tasarrufta bulunabiliyorlar diye düşünüyordum. Aylarca süren protestolar, davalar karşısında olumlu tek gelişme olmamış, sesinizi duyuramamışsınız. Tam bir umutsuzluk içinde size dayatılan şeye boyun eğme psikolojisindesiniz. Ama bu, görünüşte bir kabulleniş. İçten içe ise büyüyen bir isyan. Sıcak günlerde başınızda bere var ve gülünç şekilde okula girdiğinizi hayal edin. Arkadaşlarınıza görünmemek için yol boyu dua ediyorsunuz. Bakışlarla karşılaşmamak için başınızı yerden kaldırmıyorsunuz. 
En kısa yolları, anfide en arka sıraları hesaplıyorsunuz. Kapıdaki güvenlik sizi içeri alabilmek için bir tutam da olsa ‘kıl’ görmek istiyor. Hocanız kılığınızdan dolayı sizi tanıyamıyor. Bir kere bile zevkle ders dinleyememiş olarak mezun oluyorsunuz. Başkalarının tuttuğu notları rıza minnet alıp sınava çalışıyorsunuz. Çıkışta başörtünüzü takacağınız bir lavabo araştırıyor hiçbir hocaya yakalanmamak için koridorlarda koşuşturuyorsunuz 
 
Size bunca şeyi yaşatanlar hakkında dava açmak için niye 12 yıl beklediniz peki. 
 
Bu 10 yıl boyunca yasağın etkileri sürüyordu, demokratik bir yapı hala oluşmamıştı. İşin fikir babası Nur Serter henüz bunu kabul etmiş değildi. Ta ki Kasım 2010’da sizin yaptığınız röportajda bu suçu ikrar edene kadar. Büyük ihtimalle suçunun üzerinden 10 yıl geçmesine bağlı olarak, zaman aşımına güvenerek yapmıştı. Fakat yanılmıştı çünkü hukuken suç delilinin ortaya çıkması veya suçlunun itirafı zaman aşımını ortadan kaldırır. Röportajı okuduktan bir kaç gün sonra dava açtım, suç duyurusunda bulundum. 
 
Tam olarak neden davacısınız? 
 
Öncelikle elinde imha edeceğini söylediği kayıtların adli emanete teslim edilmesi, suç delillerinin karartılmaması için tedbir davası açtım. O dönem rektör yardımcısı olması sebebiyle -devlet memuru- üniversitenin arşivinde bulunması gereken kayıtların şahsında tutuluyor olması ayrıca suç. İkinci olarak ikna odalarında görev yapmış kişilerin kimliklerinin tespit edilmesi ve son olarak da başta Nur Serter olmak üzere bu kişilerin cezalandırılması için ceza davası açtım. 
 
Dava görülemiyor değil mi şu an? 
 
Serter CHP milletvekili, dokunulmazlığı var, bir şey yapılamıyor, evi aranamıyor. 
 
Sonuç alacağınız umudunuz var mı? 
 
30 yıl sonra bu ülkede Kenan Evren yargı önüne çıkıyorsa ben 14 yıl daha bekleyebilirim. Yeter ki bunca insanın hayatını karartanlar hesap versin ve cezalandırılsın. 
 
TBMM’ye bir çağrınız var mı? 
 
Serter’in dokunulmazlığı kaldırılsın. Suçlular tespit edilsin cezalandırılsın. Yasak sadece üniversitelerde kaldırıldı o da kısmen. Her alanda serbestlik için anayasal düzenlemeler yapılsın. İkna odaları Meclis İnsan Hakları Komisyonu gündemine taşınsın. 
 
Ya şimdi başını açıp okursun ya da asla okuyamazsın 
 
Nevin Karakuş sizi de tanıyalım. 
 
1971 Hopa doğumluyum. Artvin İHL mezunuyum. Yasakla ilk kez 1989’da karşılaştım. Atatürk Ün. İlahiyat Fakültesini kazandığım halde gidemedim, hayat bir şekilde devam etti. 1995’te yeniden sınava girdim, İstanbul Ün.’nde Belge Bilgi Yönetimi bölümünü kazandım. Üç yıl sorunsuz okudum ama 98’te yasak nedeniyle 3. sınıftan ayrılmak zorunda kaldım. Af çıkınca 15 yıl sonra okuluma döndüm, şu an dördüncü sınıftayım. 
 
Tebrik ederim. 1998’e dönersek.. Siz de ikna odasına girdiniz değil mi? 
 
Evet. İstanbul Üniversitesini kazanan öğrencilerin ilk kez o yıl kayıtlarının Avcılar Kampüsü’nde yapılacağını duymuş ve açıkçası bunda bir bit yeniği aramıştık. O dönem de Mazlumder’de gönüllü olarak çalışıyordum. Dolayısıyla insan hakları özgürlükler konusunda alt yapımız, bilincimiz vardı. Avukatları, medyayı durumdan haberdar ettik, noterle birlikte Avcılar’a gittik. Orada bir insanın yaşayabileceği nadir anları yaşadık. 
 
Ne gibi anlar? 
 
Dışarı ağlayarak çıkan, hezeyanlar içinde kızlar gördük. Mesela bir kız dışarıda başını açtı, babasına sarılıp ağlama krizine girdi. Öğrendik ki içerde bir oda ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyeleri var. Kamera var ve ikna yöntemleri deneniyor. Başını açarsan kayıt olacaksın yoksa öğrenim hayatın başlamadan bitecek, diye tehditvari konuşuyorlar. 
 
Size de bunu mu yaptılar? 
 
Ben şunu yaşadım. 4. sınıf kaydı için başörtülü fotoğrafımı ve diğer evraklarımı hazırladım, vermek istedim ama okulun hiç bir yerinde başörtülü bulunmayacağıma dair taahhütnameyi imzalamadığım için kabul etmediler. Diğer öğrenciler arasından alınıp bir odaya yönlendirildim. Masa, sandalye ve orta yaşın üzerinde bir hanım vardı içerde.
 
Kendini size tanıttı mı? 
 
Sadece hocayım dedi. Emeğim üzerinden konuştu daha çok. 4. sınıfa gelmişsin, yazık değil mi emeğine ailene, dedi. Açıp okumazsam öğrenim hayatımın biteceğini söyledi. O konuşurken ben kendimi dışlanmış, aşağılanmış hissettim. Zaten başörtülüler eğitimsizdir, köylüdür, fakirdir bakışı vardır ya. O an bir savunma mekanizması geliştirdim ve “Ben İtalyan Kız Lisesi mezunuyum. Babam büyük bir işadamı, annem müdür. Türkiye’ye okumak için geldim, başörtüsü benim kendi seçimim” dedim. O an yüzünü görmeliydiniz! Bunu asla unutamam. 
 
Star Gazetesi
Reklamlar

JİTEM SORGUSUNA VELİ KÜÇÜK, ÜMİT SAYIN, ÜMİT ÖZDAĞ VE MOSSAD AJANI KATILDI

Ergenekon sanıkları Veli Küçük, Ümit Sayın ve Ümit Özdağ’ın, İsrail ajanları ile birlikte JİTEM tarafından kaçırılan kişilerin sorgusuna katıldığı ortaya çıktı.
28 Şubat döneminde Kemal Alemdaroğlu’na suikast planladığı iddiasıyla gözaltına alınan üniversite öğrencisi Harun Akdere, mahkeme tarafından tahliye edildikten sonra JİTEM tarafından kaçırıldığını, Kilyos’ta JİTEM’e ait bir binaya götürülüp iki gün boyunca sorgulandığını belirtti. Akit’e konuşan Akdere, sorgusuna Ergenekon sanığı Veli Küçük, Ümit Sayın, Ümit Özdağ ve Musevi aksanıyla konuşan bir sivilin katıldığını, mensubu olduğu cemaat içinde kendileri için ajanlık yapması hususunda baskı gördüğünü belirtti.

ALEMDAROĞLU’NA SUİKAST İDDİASIYLA ALINDI

28 Şubat döneminde İslami guruplar üzerinden geliştirilen provakasyon dalgası ile Refah-Yol Hükümeti’ni devirme harekatının arkasındaki güç deşifre oluyor. O tarihte varlığı bilinmeyen Ergenekon örgütünün İslami kimliği ile tanınan birçok kişiyi kaçırıp ajanlaştırmaya çalıştığı ortaya çıktı. Örtü yasakçılığında başı çeken dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü Ergenekon sanığı Kemal Alemdaroğlu’na suikast planladığı iddiasıyla gözaltına alınıp Metris Cezevi’ne konulan hukuk fakültesi öğrencisi Harun Akdere, başından geçen korkunç olayları Akit’e anlattı. Akdere, başörtüsü yasaklarına karşı direnen öğrenci guruplarında aktif olduğu için hedef alındığını, bir sabah Rektör Kemal Alemdaroğlu’na suikast iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklandığını ifade etti. Çıkartıldığı 6 Nolu DGM’deki ilk duruşmada suçsuzluğu anlaşılıp tahliye edilmesiyle kabusun bittiğini zanneden Akdere, memleketine giderken otogarda JİTEM tarafından kaçırılıp günlerce sorgulandığını, sorgusuna şu an Ergenekon’da sanık olan önemli kişilerle birlikte MOSAD ajanlarının da katıldığını söyledi. 

İSTANBUL OTOGARI’NDA JİTEM TARAFINDAN KAÇIRILDI

Akdere başından geçen olayı şöyle anlattı: “99 senesindeki ilk duruşmada tahliye edildim. 7 Aralık günü Metris Cezaevi’nde gerekli evrakları imzalayıp çıkacakken cezaevinde JİTEM için çalıştığı bilinen Serdar Astsubay odasına çağırdı. Yanındaki iki sivili işaret ederek ‘Abilerinle kısa bir gezinti yapacaksın’ dedi. ‘Adım atmam, babam kapıda bekliyor’ deyince, soyismini hatırlamadığım Cezaevi Jandarma Komutanı Yüzbaşı Yavuz içeri girdi. Beni alacaklarını söylediklerinde sinirlendi, ‘Ben buradan adam vermem, dışarıda babası bekliyor, ona teslim edeceğim’ diyerek beni dışarı çıkardı. Taksiye atlayıp uzaklaştım. Akrabalarıma uğrayıp hal hatır sorduktan sonra otogara gittim. Burada bilet aldığım sırada onlarca insanın gözü önünde başıma çuval geçirilip kaçırıldım.” 

KİLYOS JANDARMA KOMUTANLIĞI BAHÇESİNDE JİTEM MERKEZİ

JİTEM’e ait bir binada gözünü açtığını ifade eden Akdere “İçeriye alındığımda eksi bir kata indirildiğimi anladım. Başımdaki çuvalı çıkarttılar, şöyle bir etrafa baktım, pencere yoktu. İki duvarı siyaha boyanmıştı. Bir duvarında Türk Cumhuriyetleri haritası, diğer duvarında Türk bayrağı olan bir odada sorguya alındım. 1. günün sonunda tam sorgu bitecekken fenalaştığım için hastaneye kaldırıldım. Benimle ilgilenen doktora nerede olduğumu sorduğumda Sarıyer Devlet Hastanesi’ne getirildiğimi söyledi. Dönüş yolunda jandarma eri bulunduğumuz yerin Kilyos olduğunu, Jandarma Karakolu içine kurulmuş JİTEM Sorgu Merkezi’nde tutulduğumu söyledi. O gece sorgulandığım odada sabah ettim. Sabah bana karşı tavırları değişmişti, daha iyi davranıyorlardı. Çok geçmeden nedeni anlaşıldı, sivil giyimli kişi JİTEM elemanlarına ‘Önemli kişiler gelecek, bir şeyler yedirin’ deyince odadakiler ‘Emredersiniz komutanım’ dediler.” şeklinde konuştu. 

SORGUYA VELİ KÜÇÜK, ÜMİT SAYIN, ÜMİT ÖZDAĞ VE MOSSAD AJANI KATILDI

Birkaç saat sonra sorgu odasına başka sandalyeler konulduğunu ve o çok önemli sorgucuların odaya girdiğini belirten Akdere sözlerini şöyle sürdürdü: “Bağlı ellerimi çözdüler, beklemeye başladık birkaç saat sonra kapı açıldı, içeri asker ve sivillerden oluşan bir gurup girdi. Solumda bulanan 3 sıra sandalyeye oturdular. Dönüp baktığımda şok oldum, ilk sırada Veli Küçük Paşa, bir başka general ve o dönem akademisyen olan Habip Ümit Sayın vardı. Orta sıradaki kişiler içinde ise MHP’den vekil adayı olan Ümit Özdağ’ı gördüm. Terör uzmanı sıfatıyla sorguya katılmışlar. Gariban bir üniversite öğrencisine Apo muamelesi çekiyorlar.”

“EMNİYETİN ÖNÜNE ATIP GİTTİLER”

Alındığı araçla Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyeti’nin önüne getirildiğini söyleyen Akdere “Araçtan attılar beni. Onlarca polisin gözü önünde araçtan atıldım, bir tanesi arabayı durdurma gereği dahi duymadı. Nöbetçi polis beni yerden kaldırıp içeriye aldı. Durumu anlatınca Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürdüler. Burada da bir süre sorgulandıktan sonra her şeyin resmiyete geçmesi için aynen yeniden anlattım. İfademi imzalayıp çıktım. Kimliğimi bile almadım, o da orada kaldı. Hala da oradadır” dedi.

MUHBİR OLMAM İÇİN BASKI YAPTILAR

Kendisine sırayla sorular sorulduğunu ifade eden Akdere, Veli Küçük’ün tehdit, Ümit Sayın’ın analizvari sorular sorduğunu ifade etti. Bir sorgucunun Kur’an’dan ayetler okuduğunu, hafız olduğunu söyleyerek güvenini kazanmaya çalıştığını ifade eden Akdere “Mükemmel derecede Kur’an okuyup güven kazanmaya çalıştı. İlahiyat mezunu olduğunu söyledi. Onlar için çalışırsam İslam için çalışmış olacağımı, mensubu olduğum gurubun önderi hakkında bilgi vermem, gerektiğinde faaliyette bulunmam için baskı yaptılar. Veli Küçük açık açık tehdit ediyordu. Ümit Sayın ise ‘İçinizde kimler var, amacınız ne’ falan diyordu” diye konuştu.

TÜRKÇE BİLEN MOSSAD AJANI SOHBETLERE KATILAN ASKERLERİ SORDU

Sivil giyimli bir kişinin soruları karşısında korktuğunu ifade eden Akdere, en arkada oturan yüzü karanlıkta kalan bu kişinin İsrail aksanı ile konuştuğunu belirtti. “Aksanından Musevi olduğu hemen anlaşılan bu kişi toplantı ve sohbetlerimize gelen askerler olup olmadığını sordu. Anladım ki MOSSAD için çalışıyor. Bir duyumu ve istihbaratı olmuş olacak ki ilk sorusu TSK’daki Müslüman askerleri deşifre etmeye dönüktü” diyen Akdere, bu kişilerin daha sonra odadan çıktığını ifade etti.