2 Nisan 2001 “TİYATRO BİTTİ”

28 ŞUBAT Sürecini ahlaksız ve hukuksuz bir şekilde hazırlayan;

‘Postal yalayıcı Medya’  ve ‘İşgalci Patronlar’

Bunları kullanarak kamuoyunu yönlendiren ‘Monşerler’

Uşaklık eden kukla ‘Akademisyenler’ 

Kamu kuruluşlarını Milletin aleyhinde kullanan ‘Zalimler’

ve

POSTMODERN DARBE Eylemini Gerçekleştiren

 Vatan-Millet ‘Hainleri’ ne

HESAP SORULMALI.

28 ŞUBAT DARBE ZİHNİYETİ

2 NİSAN 2001 Günü

SALİH MİRZABEYOĞLU’nu

İDAM CEZASINA ÇARPTIRDI.

Yeni Şafak, Salih Mirzabeyoğlu 28 Şubat Mağduru

Gazeteci-yazar Salih Mirzabeyoğlu, 28 Şubat sürecinde askerin brifingine katılan hakimin kararıyla ağırlaştırılmış müebbete çarptırıldı. Hukukçular, İBDA-C üyeleri ile örgüt liderliği ilişkisi ispatlanamadığı halde tecritte tutulan Mirzabeyoğlu’nun yeniden yargılanması gerektiğini belirtti.

28 Şubat sürecinde yapılan yargılamalar ve verilen cezalar tartışma konusu olmaya devam ediyor. Post-modern darbe sürecinde İBDA-C örgütünün lideri olduğu gerekçesiyle gözaltına alınıp yargılanan gazeteci ve 50 kitabın yazarı Salih Mirzabeyoğlu da 28 Şubat sürecinde karagahta brifing alan yargının mağdurlarından biri oldu. Gerçek adı Salih İzzet Erdiş olan Mirzabeyoğlu, lideri olmakla suçlandığı İBDA-C üyelerinin yargılandıkları davalarda, hiçbir örgütsel bağ tespit edilememesine rağmen olağanüstü şartlarda önce idam cezasına çarptırıldı. Daha sonra cezası, idamın kaldırılması nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi. Mirzabeyoğlu, halen Bolu F Tipi Cezaevinde tek kişilik hücrede kalıyor.

SAKALLARI ZORLA KESİLDİ

Mirzabeyoğlu, 1998 yılı Aralık ayında kızını okula götürürken gözaltına alındı. Çıkarıldığı mahkemede tutuklanıp Metris Cezaevi’ne götürüldü. Daha sonra Kartal Cezaevi’ne, oradan da Bolu F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Mirzabeyoğlu, İBDA-C üyeleri ile ilişkisi ispatlanmamasına rağmen terör örgütü lideri olarak yargılandı. Yargılama sürecinde hapishanede sakalları zorla kesilerek mahkemeye çıkarıldı.

SİLAHLI EYLEMİ YOK

Mirzabeyoğlu’nun avukatı Güven Yılmaz, ortada ‘somut deliller’ olmadığı gibi brifinglerde alınan kararlar sonucunda müvekkilinin mahkum edildiğini söyledi. Yılmaz, Mirzabeyoğlu’nun serbest kalmasını değil, 28 Şubat’ın diğer mağdurları gibi yeniden yargılanmasını istedi. Yılmaz “Mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmekten ve örgüt liderliği” suçlamasıyla yargılanan Mirzabeyoğlu’nun talimatını verdiği, tek bir silahlı eylem ilişkin delil olmadığını belirterek “Söz konusu deiller mahkemeye sunulmadan karar verilmesi hukuk açısından izah edilemez” dedi.

Gözaltına alındığı tarihte 41 tane kitabı olan Mirzabeyoğlu hakkında medyanın yalan manşetlerle ‘yeraltı örgütü lideri’ gibi gösterildiğini anlatan Yılmaz, müvekkiline polisin sorguda örgüt liderliğini kabul etmesi için baskı yaptığını söyledi. Yılmaz şöyle konuştu:

SORGUDA ‘LİDERİM’ DE BASKISI

“Yukarıdan bastırıyorlar, sen ‘İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!’ Sorgulama esnasında Salih Bey’e söylenen şeylerden birisi de şu: ‘Biliyoruz. Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz; talimat da vermediğini kabul ediyoruz… Gelelim şu liderlik mevzuuna…’ Salih Bey de ‘Hiç kimseyle görüşmemişim, talimat vermemişim, bunu siz de biliyorsunuz. Ben bu durumda illegal bir örgütün nasıl başı olabilirim ki?’ diye mukabelede bulunuyor. Aynı polis ‘Gel sen şunu güzellikle kabul et. Hem biz sana kötülük yapmak istemiyoruz. İsteseydik evinin bahçesine eroini gömer, ‘eroin yakaladık’ derdik’ diyor.”

DEĞİL LİDERLİK TANIŞIKLIK BİLE YOK

Yılmaz, örgüt liderliği ilişkisinin savcılık tarafından da ispatlanmadığını belirterek, “Ortada hiyerarşik bir ilişki yok. Hiyerarşi olması bir tarafa tanışıklık yok. Eylem yok. Talimat yok. Fikrî bir yakınlık, bağlılıktır söz konusu olan. O gün için 41 tane eser vermiş bir yazarın fikirlerinin etkisinin olmasından daha tabiî ne olabilir? Kaldı ki, tanışıklık da olabilir. Çocukların bile bildiği üzere, suçlar şahsîdir” diye konuştu. Yılmaz, iddianamedeki “örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tespit edilmemiş olmakla beraber…” ifadesine dikkat çekti.

 

5 ay telegram işkencesi gördü

Güven Yılmaz, Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevinde Telegram işkencesi gördüğünü belirterek şunları söyledi: “Salih Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevine naklinden sonra burada 5 ay süreyle maruz kaldığı telegram-zihin kontrolü ile, kendisine mahkemelerde ‘Kemalist’ olduğunu açıklaması istenmiş bunun üzerine müvekkilim de ‘Kemalist’ olduğunu açıklamaktansa ideolojik bir tavırla hayatına son vermek istedi. Bunun üzerine paniğe kapılan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün yazılı emri ile tek başına kalmaması için yanına birisinin verilmesi kararlaştırıldı.”

 

Kararı veren hakim brifing aldı

Mirzabeyoğlu ile ilgili yargılamaları değerlendiren MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal, 28 Şubat darbe sürecinde brifingler verilen yargı mensupları eliyle oluşan mağduriyetlerin henüz konuşulma düzeyine bile gelmediğini söyledi. Hakkında idam cezası verilen Salih Mirzabeyoğlu’nun da bu sürecin mağdurlarından biri olduğunu ifade eden Ünsal, “Söz konusu kararı veren mahkeme başkanının dönemin brifinglenen hâkimlerinden olması yanında, son günlerde gazetelere yansıyan beyanları da Mirzabeyoğlu kararı dâhil bu süreçte verilen kararları tartışmalı hale getirmek için yeterlidir ve getirmiştir” dedi.

Ünsal, şunları kaydetti: “Hâkim ve savcıların ordudan brifing aldığı, yargının ordu-medya ve çeşitli STK’lar aracılığıyla baskı altına alındığı, hâkimlerin “DGM’de siyasi baskı görmediğim dava olmadı” mealinde ve verdikleri kararlarda yanlış yapmış olabilecekleri yönünde beyanlarda bulunduğu, duruşmalar boyunca dile getirilen telegram dâhil bütün işkence iddialarının kulak ardı edildiği bir ülkede yapılan siyasi yargılamaların adil olmadığı ortadadır. Mazlum-der olarak, Salih Mirzabeyoğlu davası başta olmak üzere, 28 Şubat döneminde yapılan bütün siyasi yargılamaların yenilenmesi (iade-i muhakeme) gerektiğine inanıyoruz.”

28 Şubat “EMASYA” PROTOKOLÜ

EMASYA PROTOKOLÜ


7 Temmuz 1997’de dönemin Genelkurmay Harekat Başkanı Korgeneral Çetin Doğan ile İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan arasında imzalanan EMASYA (Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma) protokolünde her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş.
 

 Meşhur protokol, 8 kısım ve 27 maddeden oluşuyor. Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun “11/D Maddesi” gereğince alınması gereken müşterek tedbirlere ilişkin protokolün metni basında ilk kez gündeme geliyor. 

Genel hükümler • “Balyoz” darbe planına zemin hazırladığı öne sürülen EMASYA protokolünün 1. kısım genel hükümlerden oluşuyor. Genel hükümler arasında; amaç, kapsam, dayanak ve tanımlar yeralıyor. İkinci kısım kuvvet kullanılması, üçüncü kısım kuvvet kaydırılması, dördüncü kısım emir-komuta ilişkilerinin düzenlenmesi, beşinci kısım ise işbirliği ve koordinasyon, altıncı kısım tamamlayıcı hususlar, yedinci kısım mali hususlar, sekizinci kısım ile yürütmeye ilişkin hususlardan oluşuyor. 

Protokolün amacı • EMASYA protokolünün 5. sayfasında ise 3 bölüm bulunuyor. 1. bölüm “Koordinatör Valilik”, 2. bölüm, “Harekat Merkezi faaliyetleri”, 3. bölüm ise, “İstihbarat faaliyetleri” başlığı ile yeralıyor. EMASYA protokolünün amacı madde-1’de şöyle açıklanıyor: “Bu protokolün amacı, bir veya birden fazla ilde çıkan veya çıkabilecek olaylarla ilgili olarak valilerin isteği üzerine askeri birlik tahsis edilmesi durumunda, güvenliğin, asayiş ve kamu düzeninin sağlanması ve terörle mücadelede, askeri birlikler ile kolluk kuvvetleri arasında; a) Kuvvet kullanılması b) Kuvvet kaydırılması c) Emir komuta ilişkileri d) İşbirliği ve koordinasyon e) Gerekli görülen diğer hususları, belirlemek, uygulanacak yöntem ve alınacak tedbirleri ortaya koymaktır.

İsstihbarat faaliyetleri • Protokolün üçüncü bölümü “istihbarat faaliyetlerini” içeriyor. 22. maddede istihbarat faaliyetleri şöyle açıklandı: “EMASYA Bölge ve Tali Bölge Komutanlıklarında; terörle mücadelede görev yapan bütün birimlerin istihbarat gayretlerinin birleştirilmesi ve istihbaratın koordinesi için, “MÜŞTEREK İSTİHBARAT MERKEZLERİ” tesis edilir. Başbakanlığın 25 Haziran 1996 gün ve 11269 sayılı genelgesi gereğince jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri de bu merkezin çalışmalarına asil üye olarak katılırlar. Jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri, EMASYA Bölge Komutanlığı’nın belirleyeceği zaman, şekil ve usullerle çalışmalarını ve istihbarat bilgilerini takdim ederler ve karşılıklı istihbarat mübadelesinde bulunurlar. Elde edilen sonuçlardan ilgili valiye bilgi verilir.

Özel Harekat maddesi • Genelkurmay’ın 1997’den beri kırsala çıkmalarına izin vermediği emniyet Özel Harekat timleri de kapsam içine alınmış. 23. maddede, “EMASYA görevlerinde ve özellikle kırsal alanda terörist unsurlara karşı icra edilecek operasyonlarda polis özel harekat timleri ile askeri birliklerin kullanılması amacıyla, EMASYA komutanlıkları ve ilgili mülki amirlerin koordinasyonu ile müşterek tatbikatlar icra edilir” hükmü yer alıyor. EMASYA protokolünün yedinci kısmı “mali hususlardan” oluşuyor. 24. madde mali hususları şöyle tanımlıyor: “Polis Özel Harekat timlerinin EMASYA Bölge veya Tali Bölge Komutanlıklarının harekat kontrolünde uzun süreli operasyonlara iştiraki halinde, bu timlerin iaşeleri ilgili askeri birlikler tarafından sağlanacaktır. Bu maksatla yapılan harcamalar mevcut mali mevzuat usullerine göre, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü bütçesinden, Milli Savunma Bakanlığı bütçesine aktarılır” deniliyor.

İhtilaflar bile düşünülmüş • İmzalandığı 7.7.1997’den itibaren geçerli olan EMASYA protokolünde Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında ileride doğacak ihlitaflar bile unutulmamış. Protokolün 26. maddesi bunun için düzenlenmiş. O maddede, “Protokolün uygulanmasından doğacak ihtilaflar, aksayan hususlar ve değişiklik teklifleri karşılıklı görüşmeler yoluyla düzeltilecektir” deniliyor. İşte o protokol:

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI İLE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ARASINDA 5442 SAYILI İL İDARESİ KANUNU “11/D MADDESİ” GEREĞİNCE ALINMASI GEREKEN MÜŞTEREK TEDBİRLERE İLİŞKİN PROTOKOL

BİRİNCİ KISIM 

GENEL HÜKÜMLER

AMAÇ: MADDE-1: Bu protokolün amacı, bir veya birden fazla ilde çıkan veya çıkabilecek olaylarla ilgili olarak valilerin isteği üzerine askeri birlik tahsis edilmesi durumunda, güvenliğin, asayiş ve kamu düzeninin sağlanması ve terörle mücadelede, askeri birlikler ile kolluk kuvvetleri arasında; a) Kuvvet kullanılması b) Kuvvet kaydırılması c) Emir komuta ilişkileri d) İşbirliği ve koordinasyon e) Gerekli görülen diğer hususları, belirlemek, uygulanacak yöntem ve alınacak tedbirleri ortaya koymaktır. 

KAPSAM: MADDE-2: Bu protokol, toplumsal olayların önlenmesinde ve kamu düzeninin sağlanmasında, mülki amirler (vali ve kaymakamlar), EMASYA Komutanlıkları (EMASYA Bölge Komutanlıkları, EMASYA Tali Bölge Komutanlıkları, EMASYA Birlik Komutanlıkları) ve kolluk kuvvetleri (Jandarma, polis, GKK, sadece asli görevleriyle sınırlı olmak üzere özel güvenlik birimleri) arasındaki yetki, görev ve sorumlulukları ile müştereken uygulanacak tedbirleri kapsar. 

DAYANAK: MADDE-3: Bu protokol 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11’inci maddesinin D fıkrasına dayanılarak hazırlanmıştır. 

TANIMLAR: MADDE-4: Bu protokolde geçen; Olaylar: Her türlü terör ve toplumsal olayları, Emre alma: Bir birliğin/birimin kuruluşunda bulunduğu komutanlıktan/kurumdan alınıp, geçici olarak bir başka komutanlığa/ kuruma verilmesi ile emrine birlik/birim verilen komutanlığın emrine aldığı birliğin/birimin ikmal ve idaresinden sorumlu olmasını, Harekat kontrolüne alma: Fonksiyon, zaman ve yer bakımından sınırlandırılmış bulunan özel vazifeleri veya görevleri ifade edebilmesi, ilgili birlikleri/birimleri konuşlandırması ve bu birliklerin/birimlerin taktik kontrolünü elinde bulundurabilmesi veya tahsis edilmesi maksadıyla askeri birlik komutanının emrine verilen kuvvetleri sevk ve idare etmesi için tanınan yetkiyi, (Harekat kontrolü, ilgili birliklerin/kurumların bağlı unsurlarının ayrı olarak kullanılmak üzere tahsis edilmeleri yetkisini ihtiva etmez), Koordinatör Vali: Birden fazla ili içine alan olaylarda bu protokolün uygulanmasında, işbirliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla gerekli görülen hallerde İçişleri Bakanı tarafından ilgili valiler arasından geçici olarak görevlendirilen bir valiyi, ifade eder.

İKİNCİ KISIM 

KUVVET KULLANILMASI MADDE – 5: Terör ve toplumsal olayları değerlendirmek, kullanılacak kolluk kuvvetlerini düzenlemek, olaylara müdahale yöntemlerini belirlemek, kesintisiz koordinasyon ve işbirliğini sağlamak maksadıyla; il ve ilçe bazında “İL VE İLÇE GÜVENLİK KOORDİNASYON KOMİSYONLARI” ihdas edilir. İl Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; vali garnizon komutanı veya temsilcisi, il jandarma komutanı, il emniyet müdürü, MİT temsilcisi ve gerekli görülen diğer ilgililerden teşkil edilir. İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; kaymakam, garnizon komutanı veya temsilcisi, ilçe jandarma komutanı, ilçe emniyet müdürü/amiri, MİT temsilcisi (varsa) ve gerekli görülen diğer ilgililerden teşkil eder. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; yeterli hazırlık zamanı bırakacak şekilde, olaylara karşı alınacak tedbirleri ve müdahale yöntemlerini tespit eder, askeri kuvvet talep edilmesi konusunda mülki amirlerin karar vermelerine yardımcı olur. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; illerde vali, ilçelerde kaymakamların başkanlığında ayda bir defa olağan, gerekli hallerde olağanüstü toplanarak, il ve ilçenin güvenlik durumunu değerlendirir. 

MADDE -6: Mülki amirler, olaylara müdahale için (tabii afet durumları hariç) askeri birlik talebinde bulunmadan önce; 

a. Kolluk kuvvetleri ile kontrol altına alınabilecek olaylarda zayıf bir ihtimal de olsa olayların kontrolden çıkması söz konusu ise, kuvvet talebinde bulunmadan önce EMASYA komutanlıklarına (bölge/ tali) bilgi vererek, kademeli hazırlık süresi imkanı sağlar. 

b. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonlarında yapılan durum değerlendirmesi neticesinde, mülki amirler tarafından askeri birliklerden kuvvet talebi zorunlu görülür ise, birlik komutanları ile koordinede bulunularak, uygun müdahale usullerinin icra edilmesine imkan verecek tarzda; birliklere hazırlık ve teşkilatlanma için yeterli zamanı sağlayacak şekilde önceden uyarı yapılır.

c. Kamu düzenini bozma istidadı gösteren terör dışındaki toplumsal olayların; kolluk kuvvetleri ile bastırılması esas alınır ve gerekli görülen hallerde, askeri gücün “caydırıcılık” özelliğinden yararlanılır. 

d. Sportif faaliyetler, futbol maçları, planlı gösteri yürüyüşleri gibi olağan durumlar için, askeri kuvvet talebinde bulunulması hususu özenle değerlendirilmelidir. Zorunluluk olmadıkça kuvvet talebinde bulunulmamalıdır. MADDE – 7: Mülki amirler tarafından, önceden yapılacak planlama ve hazırlıklarda, kolluk kuvvetlerinin kullanılmasına ilişkin esaslar, muhtemel kullanma planları ve muhabere irtibatları, EMASYA Komutanlıkları ile yeterli bir zaman öncesinden koordine edilir. Mümkün olduğu durumlarda bu planlar, esaslar ve irtibatlar; muhtelif senaryolara göre prova edilir. 

MADDE-8: EMASYA Komutanlıkları tarafından, mülkü amirler emrindeki kolluk kuvvetlerinin muhtemel olaylarda daha önceden kullanabileceği göz önünde bulundurularak; emir komutanının askeri birliğe geçtiği andan itibaren, kolluk kuvvetlerinin “emre/ harekat kontrolüne” alma şeklinde kullanılacağı dikkate alınır. 

MADDE-9: Toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi toplumsal olayların şekil değiştirerek birçok bölgede, geniş halk kitlelerine yaygınlaşması, şiddete, katliama veya ayasal düzeni bozmaya yönelmesi durumunda İl/ilçe Güvenlik Koordinasyonları Komisyonu, olağanüstü ve ivedikllikle toplanır. Bu gibi durumlarda EMASYA Komutanlıkları (bölge/ tali) olayları yakinen takip eder ve birlikleri hazır bulundurur. Olayların gelişmesini değerlendirir. Bayta mülkü amirler olmak üzere ilgili kademelere bilgi verir ve gecikmenin yaratacağı mahsurları ortadan kaldırmak için olaylara müdahale eder. Bu ve benzeri durumlarda olayların yaygınlaşmasını önlemek ve olayları bastırmak esas alınır. 

ÜÇÜNCÜ KISIM 

KUVVET KAYDIRILMASI MADDE-10: Bir ildeki olayların gelişmesi üzerine mevcut kolluk kuvvetleri ile birlikte askeri birliklerin de yetersiz kalacağının değerlendirilmesi durumunda ilgili EMASYA Tali Bölge Komutanı bu ilden sorumlu EMASYA Bölge Komutanlığından yardım talep ederek iller arasında kuvvet kaydırması sağlanır. 

MADDE-11: Birden fazla ili içine alan olaylarda aynı nitelikteki olayların gelişmesi veya kırsal kesimde de ve mevcut askeri birliklerin de yetersiz kalacağının değerlendirilmesi durumunda ilgili EMASYA Bölge Komutanlığı ve Koordinatör Vali arasında müteakip EMASYA Bölge Komutanı bir üst komutanlığından (Ordu/Kuvvet Komutanlığı, “J.Gn.K.lığı dahil”) kuvvet talebinde bulunarak iller arasında kuvvet kaydırır.

MADDE-12: Bir veya birden fazla ili içine alan terör olaylarında askeri birliklerin kullanılması için vali ve /veya koordinatör valiler tarafından kuvvet talebi yetkili EMASYA Komutanlıklarına yazılı olarak yapılır. Acil durumlarda bu istek sonradan yazılı şekilde şekle dönüştürülmek kaydıyla sözlü olarak yapılabilir. Bu yazılı talebin düzenlenmesinde kırsal alanlarda terörist unsurların yakalanması etkisiz hale getirilerek tasfiye edilmesi için bu tür harekatın kapsamı ve özelliği dikkate alınarak kesintisiz olarak sürecek seri operasyonların icrası dikkate alınır. 

MADDE-13: Emaysa Komutanlıklarının talebi ve ihtiyaç halinde ilgili vali, kamu kurum ve kuruluşlarının hizmet araçgereç ve malzemelerinin il ve ilçeler arasında kaydırılmasının ve kullanılmasını sağlayarak personeliyle birlikte olay sürecince emre/harekat kontrolüne verebilir. 

DÖRDÜNCÜ KISIM

EMİR-KOMUTA İLİŞKİLERİNİN DÜZENLENMESİ MADDE-14: EMASYA planlarının uygulanması için mülki makamlar tarafından kuvvet talebinde bulunduğu ve olay mahalline intikal edildiği andan itibaren kıdemli askeri komutan (Jandarma dahil) emir komutayı alır. Kolluk kuvvetleri bu andan itibaren askeri komutanını emrine girerler. Askeri komutan tarafından aksine bir emir verilmedikçe olay mahallindeki kolluk kuvvetlerinin almış odluları tertip, tedbir ve düzenler bozulmaz. 

MADDE-15: Emir komutanın askeri birlik komutanına geçtiği andan itibaren zor kullanmanın derecesinin tayini ile kullanılacak araç ve gereçler ile silah kullandırmanın yetki ve sorumluluğu askeri komutandadır. 

MADDE-16: Mülki makamların koordinatörlüğünde muhtelif senaryolara göre EMASYA planlarının uygulanması ,emir komuta ilişkileri ve işbirliğinin esaslarının geliştirilmesi maksadıyla ,ilgili EMASYA Bölge ve Tali Komutanlıkları ve kolluk kuvvetleri personelinin katılımı ile EMASYA / Komutanlıklarının koordinatörlüğünde ,yılda en az bir defa EMASYA seminerleri düzenlenir.

MADDE-17: Olaylara müdahale hangi kurum- kuruluşların destek görevi alacağı, il valileri veya görevlendirildiyse koordinatör vali tarafından ilgili EMASYA Bölge/ Tali Komutanlıkları ile koordine edilerek, belirlenir ve bu husus önceden yapılacak planlamalarda ayrıntılı olarak belirtilir.

MADDE-18: İlgili mülki amir tarafından görevlendirilen polis özel hareket timleri, iç güvenlik harekatı süresince EMASYA Bölge ve Tali Komutanlıkları’nın harekat kontrolünde görev yaparlar . Geçici köy korucuları da, bölgedeki ilgili jandarma komutanlığının emir-komutasında olarak EMASYA Komutanlıklarının harekat kontrolünde görev yaparlar.

BEŞİNCİ KISIM

İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON BİRİNCİ BÖLÜM KOORDİNATÖR VALİLİK MADDE-19: Birden fazla ili içine alan olaylarda, iller arasında kuvvet kaydırılması ve kullanılması, işbirliği koordinasyon, emir-komuta ilişkileri ve gerekli görülen diğer hususların uygulanmasını sağlamak üzere geçici olarak Koordinatör Vali olarak görevlendirilebilir. Görevlendirilen koordinatör vali, bulunduğu yerdeki EMASYA bölge komutanından gerekli görülen hallerde kuvvet talebinde bulunur, yürütülecek faaliyetleri ve işbirliğini bu komutanlıkla takip eder, iller ve kuvvetler arasında koordinasyonu sağlar. 

İKİNCİ BÖLÜM HAREKAT MERKEZİ FAALİYETLERİ MADDE-20: Mülki makamlardan askeri kuvvet talebi geldiği andan itibaren EMASYA komutanlıkları nezdinde teşkil edilen “Asayiş Harekat Merkezleri”nde, jandarma komutanlıkları ve emniyet müdürlüklerini temsilen gerekli irtibat ve koordineyi sağlayacak şekilde, yeteri kadar irtibat personeli ve muhabere teçhizatı bulundurulur ve 24 saat esasına göre faaliyet gösterilir.

MADDE-21: Olayları en üst seviyede takip etmek, hükümeti ve komuta katını bilgilendirmek maksadıyla, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde bir İç Güvenlik Harekat Merkezi oluşturulmuştur. İçişleri Bakanlığı seviyesinde de buna eş değer bir “ASAYİŞ HAREKAT MERKEZİ” teşkilinde Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı Asayiş Harekat Merkezlerinden faydalanılır ve her iki kurum arasında işbirliği ve koordinasyona işlerlik kazandırılır. 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM İSTİHBARAT FAALİYETLERİ MADDE-22: EMASYA Bölge ve Tali Bölge Komutanlıklarında; terörle mücadelede görev yapan bütün birimlerin istihbarat gayretlerinin birleştirilmesi ve istihbaratın koordinesi için, “MÜŞTEREK İSTİHBARAT MERKEZLERİ” tesis edilir. Başbakanlığın 25 Haziran 1996 gün ve 11269 sayılı genelgesi gereğince jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri de bu merkezin çalışmalarına asil üye olarak katılırlar. Jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri, EMASYA Bölge Komutanlığının belirleyeceği zaman, şekil ve usullerle çalışmalarını ve istihbarat bilgilerini takdim ederler ve karşılıklı istihbarat mübadelesinde bulunurlar. Elde edilen sonuçlardan ilgili valiye bilgi verilir. 

ALTINCI KISIM 

TAMAMLAYICI HUSUSLAR MADDE-23: EMASYA görevlerinde ve özellikle kırsal alanda terörist unsurlara karşı icra edilecek operasyonlarda polis özel harekat timleri ile askeri birliklerin birlikte kullanılması amacıyla, EMASYA komutanlıkları ve ilgili mülki amirlerin koordinasyonu ile müşterek tatbikatlar icra ediler 

YEDİNCİ KISIM 

MALİ HUSUSLAR MADDE-24: Polis özel harekat timlerinin EMASYA Bölge ve ya Tali Bölge Komutanlıklarının harekat kontrolünde uzun süreli operasyonlara iştiraki halinde, bu timlerin iaşeleri ilgili askeri birlikler tarafından sağlanacaktır. Bu maksatla yapılan harcamalar mevcut mali mevzuat usullerine göre, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü bütçesinden Milli Savunma Bakanlığı bütçesine aktarılır 

SEKİZİNCİ KISIM

YÜRÜTMEYE İLİŞKİN HUSUSLAR MADDE-25: Bu protokol imza tarihinden itibaren geçerlidir.

MADDE-26: Protokolün uygulanmasından doğacak ihtilaflar, aksayan hususlar ve değişiklik teklifleri karşılıklı görüşmeler yoluyla düzenlenecektir.

MADDE-27: İş bu protokol 7.7.1997 tarihinde taraflar tarafından imza altına alınmıştır. (PROTOKOLÜN ALTINDA İMZASI BULUNANLAR) İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ADINA Teoman Ünüsan Vali İçişleri Bakanlığı Müsteşarı GENELKURMAY BAŞKANLIĞI ADINA Çetin Doğan Korgeneral Harekat Başkanı

Nagehan Alçı’dan “Adalet” Çağrısı

28 Şubat hesaplaşmasında “rövanşist olmayalım” diyen Nazlı Ilıcak’ın geçmiş dönemdeki ifadesinde;  ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek‘ derken, şimdi bu “rövanşizm olur” demek yanlış olur diyen Nagehan Alçı “ADALET” çağrısı yapıyor.

Rövanşizm Değil Adalet

Salı günü Nazlı Ilıcak’la ilgili bir yazı yazdım. Bu yazı üzerine Nazlı Hanım bana hem perşembe akşamı CNN Türk’teki programımızda hem de dünkü köşesinde cevap verdi. O programda da dilim döndüğünce söylemeye çalıştım. Benim kendisine temel itirazım şu:

 Bugün ’28 Şubat darbesi bir medya darbesidir’ diye bir söz yaygınlaştıysa bu her şeyden ve herkesten önce Nazlı Ilıcak sayesindedir. Mesela laik-Atatürkçü bir aileden gelen, amcası CHP’den belediye başkanlığı yapmış ve halen ailesinin çoğunluğu CHP’li olan ben, 28 Şubat darbesinin nasıl bir ‘kirli ilişkiler tablosu’ olduğunu öncelikle Nazlı Ilıcak sayesinde öğrendim. 28 Şubat’a direnmiş liberal ve demokrat yazarların hemen hepsinden etkilenmişimdir ama o dönem özellikle Nazlı Ilıcak ve Gülay Göktürk  benim için sembol değerinde iki kadındı. Laik çevrelerde özellikle Ilıcak bir nefret objesiydi. O dönem nasıl baskılar, zulümler, haksızlıklar ve aynı zamanda soygunlar, hırsızlıklar ve yolsuzluklar olduğunu en çok haykıran isimdi. 1997-2009 arasında defalarca ekranlarda ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek’ diyen ve dönemin medya patronlarıyla kavga eden Nazlı Hanım’ın sesi hala kulaklarımda…

28 Şubat soruşturmasının başladığı, Gölcük donanma baskınından beri biliniyor. Ankara’da iyi kaynağı olan herkes, Gölcük belgelerinde çıkan yazılı yasadışı talimat/direktif ve andıçları duymuştur. Hiç kimsenin ihbarına  ihtiyaç yok. İsim vererek korku salanları ben de en sert şekilde eleştiriyorum. Darbecilerle organik bağı olan, sistemli işbirliği içindeki işadamları, yargıçlar, savcılar, akademisyenler ve gazetecilerin yargılanması zaten kaçınılmaz. Bu hukuk ve adaletin gereği. Öte yandan ‘bu darbeyi destekleyen herkes yargılansın’ denirse işte o rövanşizm olur! 28 Şubat zihniyetiyle 28 Şubat’ı yargılama durumu ortaya çıkar. Buna şiddetle karşı çıkmalıyız. Darbe destekçileri ahlaken suçludur ama hukuken suçsuzdur…

Bu farka dikkat çekmekle birlikte bizim ülkemizdeki bir gariplikten de bahsetmeden geçemeyeceğim: Bu topraklarda bir kişinin ahlaken suçluluğu su götürmez bir şekilde ortada ise bile tuhaf bir şekilde bu kişi hiç bedel  ödemiyor, hatta özeleştiri yapma ihtiyacı bile duymuyor. Mesela ABD’de ‘Yahudi soykırımını’ yok sayan ya da küçümseyen kitaplar yazanlara, bir grubu ya da kişiyi hedef alıp açıkça nefret söylemi kullananlara hukuki bir yaptırım yok  ama sivil ahlak mekanizmaları bu kişileri toplumsal hayattan siliyor. Bizde ise ahlaksızlık yapanların tek korktuğu şey yargı mekanizması. Oysa işler mahkemeye gitmeden belli sosyal yaptırımları bu ülkenin sivil kurumlarının  ve medyanın  yapabilmesi lazım. 

Ama yapamıyor maalesef. Vicdansızın biri hakkını arayan, derslere alınmamalarını protesto eden başörtülü öğrencilere ‘Fahişeler, aşağılık şerefsizler,satanistler’ diye hitap ediyor mesela. Bunun için  tazminata mahkum oluyor ama asla bu kişiyle ilgili bir  sivil mekanizma devreye girmiyor. Yetmiyor, bunun üstüne bir kadın avukata ‘Bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim’ diyor. Yine tazminata mahkum oluyor ama yine medyada ortak bir ses çıkmıyor. Kısacası hiçbir şekilde ahlak devreye girip toplum vicdanını tatmin edecek yaptırımı uygulamıyor  ancak hukuk devreye girdiğinde vicdanları tatmin edecek neticelere geliniyor…

O yüzden farklı toplumsal kesimlerden binlerce suç duyurusu var şu an savcılığın önünde. 28 Şubat’ın askerinin, polisinin, yargısının, medyasının linç ederek hayatını bitirdiği ismini bilmediğimiz on binlerce insan var. Bu insanlara yapılanlar medyada konu bile olmadı maalesef.  İşte şimdi o insanlar adalet arayışıyla savcılara gidiyor, mahvedilen  hayatlarının  hesabını soruyorlar. Bu haklı adalet arayışına kimse rövanşizm diyemez!

Nazlı Hanım da demez. Bundan  eminim…

Salih Mirzabeyoğlu’nun Savunması 2

Geçen celsede, “teferruatı kendine bağlayan asıl” hâlinde, söylenmesi gerekenleri söyledim… Bu celsede, teferruat kabilinden söyleyeceklerim ve yer yer hatırlatıcı zaruri tekrarlar, o asıla nispetle olacaktır.


Malum olduğu üzere, sadece “cürüm atfı” nın herhangi bir mânâsı ve delil teşkil etmesi söz konusu olamaz… Polis sorgusundan itibaren “delillerden suçluyu tayin etme” yerine, “olsa olsa budur” kabilinden bir yakıştırma ve “münâsib görme” ile cürüm atfına maruz kalmışken, ortada herhangi bir delil olmaması bir yana, daha İBDA-C’nin ne olduğunun bile bilinmediğini görüyorum… Aşağıda tekrar açıklayacağım ve delillendireceğim üzere, İBDA-C diye organları belli ve organik bütünlüğü olan tek bir örgüt yok, bunu bir sıfat ve vasıflanma hâlinde alan bir sürü legal ve illegal oluşum vardır; bu durumda da, ben “örgütün başı” şeklindeki, polisin ve Savcılığın “suç atfını” üstlensem bile, yine kendilerinin bizzat ikrar ettikleri gibi, “örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber” ifadesi, (İBDA-C diye tek bir örgüt olmadığı hususu da caba), bu üstlenmenin bile bir delil teşkil etmeyeceğini gösterir.


“Rutin dışı” yollardan rejimi korumaya kalkan çevrelerin kulağıma fısıldadığı bir hususu da içine alacak şekilde, geçen celsede söylediklerimi hatırlatayım:
(Türkçe’de “cı, cü” gibi eklerin sıfat ve nisbet ekleri olması ve nasıl ki “simitçi” nin simidin kendisini belirtmemesi gibi, İBDA’ya nisbetle İBDA’cılar; Atatürk’e nisbetle, Atatürkçüler, Marks ve Lenin’e nisbetle “Marksist-Leninistler” vesaire… Atatürkçülerin “Atatürkçü Cebhe” , Marksist Leninistler’in “Marksist-Leninist Cebhe” diye vasıflanabilmesi, bunun yanında “Milliyetçi Cebhe” ve “Sol Cebhe” gibi tanımlamalar gözönünde tutulursa, aynı şekilde İBDA Cebhesi… Cebhe sözü, birbirinden farklı oluş ve kuruluşları ifade ederken, bu farklılık birbirine zıt oluş ve kuruluşları da ifade eder… Mesela, 12 Eylül öncesi “Milliyetçi Cebhe” deki çeşitli partiler… Sol Cebhe tanımı içinde, birbirinden ayrı ve birbirine aykırı legal ve illegal faaliyet gösteren parti ve örgütler, yayın faaliyetleri… Keza “Atatürkçü Cebhe” tanımı içinde de aynı şey…)


“Yukarılardan” gelen tembih gereği, Mahkeme’de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imasını almış ve maruz kaldığım muamelelerden bahsetmiştim; hatırlayacaksınız… İşte onun devamı hâlinde, Kartal Cezaevi’nde konduğum “çok özel” tek kişilik koğuşta – ki, burası hakkında ya delirme, ya her denilene tâbi robotlaşma veya korkudan dolayı, kimse konuşmamaktadır; isbatı kabil değil sanılan hususları, “Adalet sistemi” nin bir bütün olmasına nazaran tafsilatıyla anlatmam gerekse de, bunun şu an pratik bir yararı olmamasına binaen, mahkemeye değil, kitablık çapta kamuoyuna sunacağım- , “Cebhe” hususunda yukarı da söylediklerime kızgınlık ifadesiyle fısıldandı:


“Peki DHKP-C ne?” … Yani İBDA-C’yi ona kıyaslıyor… Bir kere “DHKP-C” , zaten illegal bir kuruluş olduğunu, “Parti” vasfıyla, yani “organları belirli ve organik bir siyasi” kuruluş diye hem ismine koymuş, “Cebhe” yi de buna nisbetle silahlı kanat olarak almış… Herhâlde bir binanın cebhelerinden bahsedildiğinde, içinde “cebhe” lafı geçti diye onu silahla alakalandırıcı bir tersine zeka örneğine itibar edilemez.


91 yılında basılan “İŞKENCE” isimli eserimden, yine polisteki sorgulama ve yine İBDA-C mevzuu:

(İBDA-C ne?.. “İBDA fikriyatını ortaya koyan benim dışımdaki faaliyetler; hatasıyla, sevabıyla, mesuliyetiyle, benim dışımda!” … Kıvam Hukuk Bürosu, İBDA Kitabevleri, Kitab- Propaganda, Ak-Doğuş (dergi), yarım kalmış bir teşebbüs olarak Gölge Sanat; “Cebhe” den kasıt bunlar… Bu izah, ağzımdan “İBDA-C, İBDA’nın silahlı mücadele cebhesidir!” sözünü devşirmek için, parlak vaadlerden tehditlere ve o andaki dayak fasıllarına kadar HER YOLA başvuran “hayaletleri” kızdırıyor… Onlarda tesbit ettiğim en önemli özelliklerden biri de bu; hakikatin ne olduğunu aramaktan çok, mesleki bir başarı elde etmek cehdiyle çırpınıyorlar ve bu yüzden muhatablarının suçsuz olma ihtimalinden adeta üzülüyorlar.)


-Geçen celsede, tarihin özellikle önemli olduğunu vurgulamış ve söz konusu tarihe kadar, İBDA Cebheleri içinde hiçbir illegal ve silahlı mücadele veren örgüt olmadığını söylemiştim; bu hususun üzerinde ayrıca duracağım.


Şimdi, yine İBDA-C’nin ne olup ne olmadığını, 1 Ekim 1991 tarihli “Taraf” dergisindeki röportajımdan göstereyim… Aynı röportaj, 1996’da “Adımlar” ismiyle bastırdığım kitabda da mevcuttur… Şöyle diyorum:


-Üstadımdan altını çizdiğim dâvâ:


“Her ferdiyle, mutlaka sağındakini, solundakini, önündekini ve arkasındakini yakan “otomobil-zatıyla hareketli” bir teaddi, hamle ve hareket ateşi olabilecek ve değdiği herşeyi kendisine döndürebilecek…” Ben tam 12 sene önce “Oluş Tekniği” diye bu bahsin altını çizmişim… Ötesi de hafızamda mahfuz bir dâvâ olarak söyleyeyim, şu gün için bunun tam karşılığı, İBDA’ya mahsus bir orjin hâlinde “cebhe” esprisidir… Herkesin liyakati, iş yapanla kuru caka atanı gösterici olduğu gibi, herkesin yaptığının şerefini ve mesuliyetini yüklendiği bir yapılaşma; aynı zamanda provokasyonlara ve arzu edilmeyen hareketlere de engel… Ben bunu “İşkencehane” de söyledim… Profesör Muammer Aksoy ile gazeteci Çetin Emeç’in öldürülmesini bana, olmazsa “adamlarıma” yıkmaya çalışıyorlardı…


Dedim ki, “İBDA-C, İBDA fikriyatını benimsemiş olanların, kim ne yapıyorsa mesuliyetini taşıdığı benim dışımdaki işlerdir. Zaten öyle olmazsa, gidersiniz bir adamın kafasına kurşun sıkarsınız, İBDA-C diye bir kağıt bırakırsınız; ondan sonra da bana yıkarsınız!” … Demek ki İBDA-C, hukuk planında bir suçlamanın umumi olarak zümreye sirayetini önleyen ve bir takım devlet destekli illegal örgütlerin (Kontrgerilla hikayesi) provokasyonuna karşı da bir tedbir… Bu yüzden daha önce açıkça, “provokasyolar da bize yarıyor!” dedim.)


Ve yine aynı Röportaj’dan, İBDA-C’deki “Cebhe” esprisi:


(Şimdi bizim en mühim meselelerimizden biri, hukuk savaşıdır; yani kanun adına yapılan kanunsuzlukları, açık olduğu yerde açık, yoruma gidildiği yerde yorumla gösterecek bir diyalektikle sergilemek… “Bunun faydası nedir?” derseniz, gaye “hukuk düzeni” adına yapılan hukuka aykırı davranışları ve düşünceleri ifşa etmekten büyük fayda olmaz derim… Bir misal vereyim… Mesela şu gazete haberi:


Bursa’da bilmem ne mahâllesinde 2 banka şubesi bombalanmış… Şimdi oraya bırakılan İBDA falan filan yazılı bir kağıttan dolayı, sen de İBDA’cı olduğuna göre, gel hesab ver… Üç aşağı beş yukarı operasyoncuların mantığı da bu!.. Şayet “kanun önünde eşitlik prensibi” geçerliyse, aynı şeyin Başbakan için de, Savcı için de geçerli olması lazım; oraya “Başbakanlık” veya “Savcılık” diye bir kağıt atarlar tamam… Misal güzel olsun diye “Milliyetçi Cebhe” vardı ya, hani “MSP-AP-MHP” nin koalisyonu, onu düşününce daha da inandırıcı; üstelik CEBHE!.. “Cebhe” deyince hemen “askeri kanat” ı anlayan savcı hikayesi… “Sen filanı tanıyorsun, filan senin emrinde, sen filanın emrindesin!” gibi rastgele suçlamalar… “Ben falanı da tanıyorum, ama her ne hikmetse pek oralı görünmüyorsunuz!” … Eğer delilsiz ve mesnedsiz “hâl ve durum” un takdiri sözkonusu ise, bu herkes için geçerli olmalı; delilli veya delilsiz, “hâl ve durum”larına bakar bakmaz, Bakanlardan başlayarak emrindeki “görevli” lere kadar her kademede “hırsız, rüşvetçi, haraçcı” olanları hemen tanırsınız… Ama birbirleriyle alakaları dikkate alınarak bu “örgüt üyeleri” yakalanmaz!..)


1991’de ifade ettiğim, yukarıda altını çizdiğim hususlar, hem de ben o tarihten sonra, -Yayınevi’ne bakan arkadaş, eniştem Harun Yüksel, Tüccar Mehmed Fazıl, 6 ayda veya senede bir hatır sorduğumuz Hasan Ölçer gibi son derece sınırlı ve tek tek sayılır dostlarım hariç, İBDA-C sıfat ve vasfıyla görünen ne legal ve ne de illegal faaliyet gösteren hiç kimseyle temasım bile olmamasına rağmen- 1999’un sonunda tutuklanmamın ardından, bizzat Emniyet Müdürü Hasan Özdemir tarafından teyid edilmiştir… Emniyet Müdürü, Metris’te telef olduğu için küpürünü ve tarihini şu an veremeyeceğim ama gazete arşivinden temini kabil bir basına gösterme işinde, (Hürriyet gazetesi haberi), yakalanan bir takım bombalama sanıklarını “İBDA-C örgütü mensubu” diye takdimden sonra, “bunlar gece rüya görüp, sonra eylem yapıyorlar!” diyor… Bu duruma göre, ben de “örgütün başı” diye tutuklandığıma göre, Türkiye’nin herhangi bir yerinde varlığından bile haberim olmayan insanların rüyalarına girip onları örgütlüyor ve yine rüyalarına girip talimat veriyorum… Benim tutuklanma gerekçemi çelen bu ifadenin hukuk, mantık ve sıhhat şartı üzerinde durmayı size bırakıyorum; yalnız bu ifadede, benim daha önceki celsede söylediğim, “ben bıçak yaparım; isteyen ekmek keser, isteyen adam!” sözünün, yani benle alakasızlığın anlamı açık… Yani, “kendinden zuhur diyalektiği” gereği, kim ne yaparsa, kendi karar verir ve yapar; Emniyet Müdürü’nün ifadesinden de belli ki, ortada İBDA-C diye yekpare bir örgüt, hiyerarşi ve organlar yok… Neticede; herhangi bir Parti veya cemaat veya Devlet teşkilatı içinde, -malum olduğu üzere polis içinde de var, Partiler içinde de var, Devletin değişik kurum ve kuruluşları içinde de var-, bir takım illegal örgütlenmelerden dolayı, (rüşvet, haraç, cinayet vesaire gibi işler), Parti’nin Başkanı, Cemaatin lideri veya Devlet’in kurum ve kuruluşunun bütün çalışanları, -hem de ortada hiyerarşi de olsa- nasıl suçlanamıyorsa, “suçun şahsiliği ilkesi” gereği ben de suçlanamam… Sorum bakidir: Böyle bir durumda, niçin bir kısım insanlar hukukun o tarafında kalırken, bir kısım insanlar hukukun bu tarafında kalıyorlar?


Gelelim sık sık vurguladığım 1991 tarihine… Geçen celsede de 1991 tarihine kadar, İBDA Cebheleri içinde silahlı mücadele veren hiçbir Cebhe’nin bulunmadığını belirtmiştim… Bu husus, polis sorgulamasında, İBDA-C’nin Cebheler hâlinde benim tarafımdan ortaya atılmış bir fikir olması meselesine nazaran özellikle önemlidir… Yani; kim ne yaparsa, hatası ve sevabı, şerefi ve mesuliyeti kendine, “kendinden zuhuru” göstersin… Nitekim 1991 tarihine kadar, bu soydan, TAVIR, KİP (Kitab Satışı ve Propaganda), yine onlara ait Fatih’te bir lokal, İHAB (İbda Haber toplama), “Gölge Sanat” dergi ve lokal teşebbüsü, Sultanahmet’te “Karar” dergisi ve lokali, “Öfke” isimli bir dergi, Ak-Doğuş dergisi vesaire çıkmıştır… Bunların hepsi, kendi inisiyatifleriyle ve gayet tabii kendi grub veya zümrelerini temsilen çıkmışlardır. Mesela benimle birlikte gözaltına alınan ve benim “yakın korumam” diye tutuklanan Sadettin Ustaosmanoğlu, geçen celsede belirttiğim gibi, 1987-1989 tarihleri arasında çıkan “Öfke” isimli dergiden, kendisini tanımaksızın, sadece ismini bildiğim birisidir. Kaldı ki, o zamanlardan tanıdığım bir takım arkadaşların ve gençlerin, velev ki herhangi bir illegal işe girişmiş bulunsunlar, bugün nice Bakan-Milletvekili ve işadamının 1980-1990’da bizzat örgüt üyesi olsalar bile suçlanamamalarına nazaran, ben hiç suçlanamam… Bu hususta, geçen celsedeki yazılı ifademin 16. maddesini, 17. maddesini, 18. maddesini ve 20. maddesini tekrar hatırlatıyorum: Yine “suçun şahsiliği ilkesi” ve “münâsib görme” bahsi… Bu arada, benim tavsiyemle kurulan ve hâlen faaliyette ve şu anda avukatlığımı yapanlardan Hasan Ölçer ve Harun Yüksel’in bulunduğu KIVAM HUKUK BÜROSU, 1989’da benim tavsiyemle kurulmuştur; o tarihten bugüne kadar geçen 11 senedir de, birlikte çalışmaktadırlar… Ve Harun Yüksel aynı zamanda eniştemdir.


Eğer benimle irtibatlandırmak istiyorsanız, kaç türlü irtibat bir arada; ve benim veya onların yapacağı bir suçtan dolayı, ben veya onlar suçlanabilir mi?


1991 tarihinin diğer ve çok önemli bir özelliği de, 1991’deki tutuklanmamın ardından, -4 ay Bayrampaşa Cezaevi’nde yattıktan sonra-, o tarihte çıkan affa da gerek kalmadan, 163. maddenin kaldırılmasından dolayı ilk celsede 6 arkadaşımla beraber bırakılmamdır… Bu husus, sözkonusu tarihten önceki bütün polis ve tabii ki savcılık ilişkilendirmelerini geçersiz kılar: Yukarıda da söylediğim gibi, 1980’den 1990’a kadarki dönemde örgütlere mensub nice insanların Bakan-Milletvekili, ve o zaman solcuyken şimdi ünlü iş adamı olan örnekleri vardır… Sözkonusu tarihten-tutuklanma tarihinden 5 ay öncesine kadar ki durumum ise, zaten bir başka DGM Savcılığı’nın Adana DGM Savcısı’na yolladığı belgeyle sabit… Hatırlatıyorum:


-(Sanık gıyabi tevkif ile aranır durumda iken HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği gerekçe gösterilerek Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararı ile hakkındaki dosya Başsavcılığına gönderilmiştir. ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’nın SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİPSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL’DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERDEKİ FAALİYETLERİNDE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.)


Kaldı ki ben, sözü geçen yasal dergilerde de bir faaliyet yapmadım; röportajlarım çıktı… Takdir edersiniz ki, herhangi bir dergi veya gazetede röportajı çıkan insan, bu yüzden o dergi veya gazetede faaliyet yapan, yani çalışan olamaz!..


Belirttiğim iki husus, -1991 tarihi ve DGM Savcılığı’nın Ağustos 1998 kararı-, iddianamede bulunan ve aslında birbirini çelen iki meseleye de açıklık getirmiş oluyor… Birincisi: Dişe dokunur birşey elde edemeyince işi eski defterleri kurcalamaya ve soruşturmayı süslemeye döken polis sorgulamasından kaynaklanan “1980 öncesi eylemler” ifadesinin bir anlamı olmadığı… İkincisi: “Örgüt ilk eylemini 3 Ocak 1994 tarihinde Bolu-Düzce’de yaptı” ifadesinin benimle hiçbir ilgisinin bulunmadığı.


Yukarıda belirtilen çelişkili iki tarihi, “iddianame ve ekleri hakkında” DGM Başkanlığı’na dilekçe sunan Avukatım Harun Yüksel Bey, gayet güzel bir şekilde belirtiyor ve soruyor:


-(İddianameye göre “örgüt” , ilk eylemini 3/1/1994 tarihinde Bolu-Düzce İlçesi’nde duvarlara yazılama yaparak gerçekleştirmiştir. Hâlbuki aynı iddianamenin 4. sahifesinde, “Kumandan kod- Salih İzzet Erdiş kolluk anlatımlarında” başlığı ile müvekkilimin DGM Savcılığı ve yedek hakimliğinde reddettiği, reddettiği için de aleyhine kullanılması mümkün olmayan ifadelerinde, “1980 yıllarına kadar bizzat kendisi ve arkadaşları ile birlikte İBDA-C adlı örgüt adına yazılama, pankart asma ve molotof kokteyli atma eylemlerine katıldığını” demektedir.
Şimdi aynı iddianamenin iki ayrı sahifesinden birinde “İBDA-C” isimli örgütün ilk eylemini 1994 yılında Düzce’de gerçekleştirdiği söylenirken, diğerinde 1980 öncesinde eylemler gerçekleştirdiği söylenmektedir. Ve arada tam 14 yıllık büyük fark vardır. Bu iddialar doğru mudur? Doğruysa, ikisi birden doğru olamayacağına göre, hangisi doğrudur?


İddianame elinde bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 01/1999 tarihli yazısına göre ise bu “örgüt” , 1985 yılında oluşturulmuştur. (Bu da tarih hususunda üçüncü çelişki. (S.M.)


Şimdi iddianame ekindeki bu istihbarat raporuna göre, “İBDA-C örgütü” 1985 yılında kurulduğuna göre, iddianamede müvekkilimin kolluk anlatımlarında söylendiği iddia edilen “1980 yıllarına kadar bizzat kendisi ve arkadaşlarıyla birlikte İBDA-C örgütü adına yazılama, pankart asma ve molotof kokteyli atma eylemlerine katıldığı” iddiasına ne diyeceğiz? 1985 yılında kurulduğu öne sürülen bir örgüt, 1980 öncesinde nasıl eylem yapabilmektedir? Zaman makinesine binip zaman içinde 10 yıllık geriye doğru bir yolculuk yaparak mı?)


Benim, dilekçede belirtilen çelişkiden başka eklemek istediğim husus; “bir değil, birçok İBDA-C var” meselesini hatırlatmaktan başka, telaffuz edilen 1980 tarihinde böyle bir örgüt ve isminin olmadığının bizzat polis kayıtlarından anlaşılabileceğidir… Örgüt bir yana, “İBDA” lâfzının ilk telaffuzu 1984 sonu-1985’dir. Bu tarih “İBDA Yayınevi” nin kuruluş tarihidir: Bu da, ne kadar yapmacık ve sipariş üzerine bir örgüt şeması oluşturulduğunun ayrı bir göstergesidir… Legal bir yayınevi, hem birilerinin kafa yapısına göre illegal kabul ediliyor, (böyle bir şey olabilir mi?) , hem de “illegal örgüt” olmuş oluyor(!)


Polis’in süslemek ve zenginleştirmek için dosyaya ilave ettiği bir takım şemalara da temas imkânı vermesi bakımından (ki ayrıca üzerinde duracağım), Harun Yüksel Bey’in verdiği dilekçeden devam ediyorum… Şöyle diyor:


– (Sayın Savcı iddianamesinin 16. sahifesinde “Salih İzzet Erdiş’in örgüt mensublarının gerçekleştirdiğ eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber” demektedir ve yine tarafsız bir kamu hüviyetinden sıyrılmaktadır. Çünkü bu cümlenin tarafsız bir iddia makamına yakışan şekli şöyle olmalıydı; “Salih İzzet Erdiş’in, örgüt mensublarının eylemlerine doğrudan doğruya katıldığı, veya onlara herhangi bir emir ve talimat verdiği tesbit olunamamıştır.”

O cümle aynen bu yazdığım şekilde olmalıydı, çünkü bütün dosya münderecatı böyle olmasını, ancak böyle olursa doğru, haklı ve tarafsız olacağını göstermektedir.

Aynı cümlenin devamında Sayın Savcı iddiasına uygun “hukukî” delil bulunmayışındaki zaafı, “mantık” yoluyla telafi etmeye çalışarak şöyle demektedir: “Büyük Doğu İslâm Devleti’nin nasıl kurulacağı hususunda kitablarında yer vererek örgüt mensublarına vermektedir.”

Yine müvekkilim Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat raporunda tek tek sayılan 98 eylemi Türkiye çapında gerçekleştirmiş bir “terör örgütü” nü yalnızca yayınladığı kitablarla yönetmektedir. Bu cümlenin bırakınız hukuken yanlış oluşunu, mantıken yanlış oluşunu anlayabilmek için mantık profesörü olmak gerekmez. İlkokul çocukları bile kendi oyun mantıkları içinde basit bir oyunu yönetebilmek için bile bizzat oyunun içinde olmak gerektiğini bilirler. Ama iddianame hem oyunun içinde olduğuna dair bulgu “yok” diyor, hem de “oyunu yönetiyor” diyor.

İddialarına uygun delil gösteremeyen Sayın Savcı, “mantık” a sığınmaya devam ediyor: “Lidersiz bir örgüt düşünülemediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer” … Ne kadar doğru!..

Ama sözkonusu olan bir mantık yarışması değil, yargılama…

Yargılama, mantık kurallarına uygunluk dışında, lehte ve aleyhde delillerin değerlendirilmesiyle yapılır.

Bir insanı hem örgüt lideri olarak suçlayacaksınız, hem de örgütle maddî, fizikî bir bağının tesbit edilemediğini söyleyeceksiniz, sonra da “bir örgüt olduğuna göre, bu örgüt mensubları da onun fikirlerini benimsediğine göre, bu örgütün lideri olsa olsa bu fikir adamıdır!” diyeceksiniz ve o fikir adamının delilsiz, mesnedsiz idamını isteyecekseniz!..

Bu, hukuk kavramı karşısında olacak iş mi?)


Harun Yüksel Bey’in söylediklerine eklemek istediğim husus, bu “spekülatif mantık” bahsine dair… Yani, insandaki “normatif şuur” un düşürdüğü yanlışlığa dair… Batılı bir ilim adamı, bu hususu şöyle belirtiyor:


-(İnsanlar, tamamen gelişigüzel hadiselerden bir nizam kurmaya karşı derin bir temayüle sahibtirler. Gelişigüzel hadiseleri belli bir kanuna göre cereyan ediyormuş görmek çok kolay olduğu gibi, bu idrak bir kere teşekkül ettikten sonra da, eğer tahkiki zorsa, kanun kendisini isbat edecek durumları bizzat sağlayabilir. Bâtıl itikad işte budur… Batılı bir sosyal psikolog, bunun bir denemesini yapmıştır. Yapılan bir denemede, denemeye katılanlara rastgele rakamlar ve şekiller verilerek, bu rakam veya şekil serilerinin hangi prensibe göre sıralandıklarının bulunması istenmiş, işin hakikati, yani böyle bir prensibin bulunmadığı ise saklanmıştır. Neticede, tecrübeye katılanların hepsi bir çeşit kanun bulmuşlar, üstelik böyle bir kanunun olmadığı ve ellerindeki serilerin tamamen gelişigüzel seçildiği söylenince de, keşfettikleri kanunları hararetle müdafaaya kalkışmışlardır.)


Polis’in ve Savcılık iddianamesinin, tamamen gelişigüzel bağlantılara mantıkî bir ifade vermelerine mukabil, polisin soruşturması bir yana, Savcılık iddianamesindeki yanlışlığa, aynı dilekçede çok güzel temas ediliyor:


-(İddianameyi hazırlayan Sayın Savcı, müvekkilimin “fikir adamlığını” görmezden gelmektedir… Savcı’nın görevi sadece sanık aleyhine olan delilleri mi toplamaktır?

Bir savcı, sanık lehine delilleri toplamaktan imtina eder, hatta bunları gizlemeye çalışırsa, kamu adına hareket eden bağımsız bir Savcı olmaktan çıkar, dâvâda müdahil veya müşteki gibi “taraf” konumuna girer. Maalesef bu iddianame ve ekleri, bağımsız bir Savcı’nın iddianamesinden çok, sanığı her ne pahasına olursa olsun mahkum ettirmek isteyen “taraf” beyanına benzemektedir.)


Savcılık iddianamesinin taraflılığı yanında, benim gerçekten anlayamadığım ve samimi olarak öğrenmek istediğim mesele, İBDA-C’nin illegal örgüt ve benim onun lideri olup olmadığımı, İçişleri Bakanlığı mı tesbit ediyor, yoksa bu iş Mahkeme’nin işi mi?..

Burada birbiriyle ilgili üç mesele ortaya çıkar…

Birincisi: Eğer İçişleri Bakanlığı tesbit ediyorsa, o zaman Mahkeme’ye lüzum yoktur…

İkincisi: Geçen celsede kendisinden iktibas yaptığım Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı Mehmed Demir’in söylediği sözün bir kere daha doğrulanışıdır… Ne dediğini hatırlayalım: “Yargı, kendisini millete ait egemenlik hakkını kullanan bağımsız ve diğer kuvvetlere eşit bir kurum olarak göremez hâle geldi. Yargı mensubları kendilerini hakim ve savcı olarak değil, “hukuk memuru” konumunda gördüler. Ne kadar kanunsuzluk yapıldı ise, işte bu ezikliğin üzerine bina edildi!” …

Üçüncüsü: Eğer delil ve mesnedlerin tayininden sonra suçluya, suçluluğa veya suçsuzluğa kendi prosedürü içinde karar verecek “bağımsız yargı” sözkonusu ise, bu durumda İçişleri Bakanlığı’nın tesbiti ve daha da ötesinde siparişi ne demek?.. Her üç mesele birarada gözönünde tutulduğunda, yeri gelince temas edeceğim üzere, “yargının siyasîleşmesi” dâvâsının bir yönü de ortaya çıkmaktadır.


Hatırlanacağı üzere geçen celsenin başında fikrimi peşin peşin söylemiştim… Tekrar edeyim:


-(T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ekonomi de, siyaset de, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır. Bu çerçevede, -emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir-, DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, “yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen Komiser Yardımcısı Bahri’nin tavrı, buna tipik bir örnektir.)


Avukatım Harun Yüksel Bey, DGM Başkanlığı’na verdiği dilekçede, bu bahsi de içine alacak şekilde devam ediyor:


– (Müvekkilim rejim muhâlifidir ve bu rejime niçin muhâlif olduğunu eserler boyunca anlatmaktadır. İnsanca yaşanabilecek bir rejimin nasıl olması gerektiğini de aynı eserlerinde anlatmaktadır.

Rejime muhâlif olmak bir düşüncedir, bir fikirdir. Ve her insanın, yaşadığı rejimi beğenmeme, ondan daha iyisini isteme hakkı vardır… Ve bunu yasaklayan herhangi bir kanun maddesi de yoktur. Böyle bir kanun maddesi olsaydı bile, düşüncenin yasaklanması fiilen mümkün değildir. T.C. pratiği bunun mümkün olmadığını gösteren en canlı pratiktir. Buna rağmen T.C. Anayasası, “Hiç kimse inanç ve kanaatleri yüzünden kınanamaz” demektedir.

Sayın Savcı’nın iddianame boyunca yaptığı ise, müvekkilimin düşüncelerini yargılamak ve kınamaktan ibarettir. Hâlbuki aynı iddianamenin müvekkilim için uygulanmasını istediği kanun maddesi düşünce suçunu değil, eylem suçunu cezalandırmaktadır.
Yani rejim muhâlifi olabilirsiniz ama, bu düşüncenizi bizzat eyleme dökmedikçe 146. maddede öngörülen suçu işlemiş olamazsınız.
146. madde başka türlü yorumlanamaz. Müvekkilimin herhangi bir eyleme katıldığına dair delil elde edilemediğini zaten iddianame söylüyor. Öyleyse niçin takibsizlik kararı verilmemiştir de, dâvâ açılmıştır?
Bu dâvâ T.C.’de 28 Şubat’tan bu yana yaşanan “yargının siyasîleşmesi” sürecinin çok açık bir örneğidir: “Delil yok, ama Ankara’daki güç odakları öyle istiyor.”
Sayın Mahkeme’nin bu dâvâda vereceği karar, müvekkilim hakkında olmaktan ziyâde, “yargının siyasîleşme sürecinin” bitip bitmediği, yargının bağımsızlığına Mahkeme’nin sahib çıkıp çıkmadığı hakkında olacaktır.)


Gerek yargının siyasileşmesi ve gerekse “hukukun o tarafında kalanlarla bu tarafında kalanlar” bahsine, Savcılık iddianamesinde geçen “örgüt mensublarının sanığa olan bağlılığı” ifadesine de temas bakımından değinelim… Önce, “Marifetname” isimli eserimde tesbit edilen bir husus:

– (Bugün hukukla vakıâ, metinle ruh, mevzuatla tatbikât arasındaki fark gittikçe genişlemektedir; dünyada mevcut birçok anayasa tamamen göstermeliktir ve tarif ettikleri rejimin memlekette olanla hiçbir alâkası yoktur… Anayasa adeta mevcut rejimi gizleyen bir paravana vazifesi görür.)

Hukukla vakıâ arasındaki bu uçurum, –“hukuk-mukuk hak getire” örnekleri kıyas unsuru olarak almaz ve “hukuk devleti” iddiasını nisbet kabul ederseniz-, dünyanın hiç bir yerinde yoktur… Gözaltında işkence gibi sıradan işler bir yana; 28 Şubat süreci içinde, bugünkü Genelkurmay Başkanı’nın İstanbul DGM’yi ziyaretinden sonra, İBDA-C dâvâlarında, aynı dâvâ ve suçtan birkaç sene ceza alan veya tahliye olanların arkadaşları, ya müebbed ya 30’ar yıl ceza almaya başlamışlardır…

Aynı çerçevede: Aynı zamanda MGK üyesi olan Başbakan’a, “eşşekoğlu eşek, pezevenk!” diyen General’e hukukî bir muamele tatbik edilmezken, kimler ve ne sudan bahanelerle “hakaret” dâvâsına uğramışlardır… Neticeyi, Avukatım’ın dilekçesinde geçen sözle bağlıyorum:

– (Bu dâvâ, benim dâvâm, T.C.’de 28Şubat’tan bu yana yaşanan “yargının siyasîleşmesi” sürecinin çok açık bir örneğidir: “Delil yok, ama Ankara’daki güç odakları öyle istiyor.” )

Sanıyorum, geçen celsede ve bu celsede meseleleri fikir bazında etraflıca ve asıl gerçeklere temas ederek ele alışım, dobralığım ve üslûbum da, niçin güç odaklarını kızdırdığımı gösteriyor… Tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten gözününde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dâvâ, benim dâvâm olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dâvâ olacaktır.

Savcılık iddianamesinin hülâsa diye nitelediğim kısmında, “İBDA-C adlı örgüt mensublarının Kumandan kod sanık Salih İzzet Erdiş’e olan bağlılığı, bağlı oldukları İBDA-C adlı örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü, gerçekleştirdikleri eylemlerin çokluğu, gerçekleşen eylemlerin ağırlığı, toplum içerisinde yarattığı korku ve vehamet derecesi” gibi ifadelerle, benim mevcut rejimi silah zoru ile değiştirmeye teşebbüs suçunu işlediğim söyleniyor… Bunları tek tek ele alalım:

Birincisi: İBDA-C’nin ne olduğu defalarca ifade edildiği için, tekrarına lüzum görmüyorum.. Burada eklemek istediğim husus, iddianamedeki gibi rastgele bir genellemenin, İBDA fikrini benimsemiş legal çerçevedeki birçok insanı ve kuruluşu da töhmet altına sokucu oluşudur. İBDA ve İBDA-C farkı baki, bugün İBDA Yayınevi’nin hâlen faaliyette bulunuşunu ve bugüne kadar yaklaşık 150.000 kitab satışını -her kitabın kaç kişi tarafından okunmuş olduğu ayrı dâvâ- gözönünde tutarsanız, mesele daha iyi anlaşılır… Bu, aynı zamanda bir kıyas ölçüsü de verir; yani, illegal örgüt suçlamasıyla Cezaevleri’nde kaç kişi var ve herhangi bir illegal faaliyete karışmamış şu kadar bin kişilik zümre kıyası.

İkincisi: Savcılık iddianamesi, “mensublarının bana bağlılığını” terör örgütü lideri oluşuma mesned diye gösterirken, aynı kıyasla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den, Başbakan’dan, Bakanlar’dan, bütün parti Başkanları’ndan, Adliyeler’den,çeşitli kamu kuruluşlarından, özel kuruluşlardan ve alelâde arkadaşlıklara kadar kolayca sirâyet ettirilebilir bir “mantık ve hukuk-hukuk mantığı” yanlışlığına düşmektedir… Adı senelerdir bir takım olaylara karışan Yahya Demirel, gazete ve televizyonlardan izlediğimiz gibi adı Malki cinayetinde geçen Şevket Demirel, malum olduğu üzere Cavit Çağlar ve Kamuran Çörtük gibi isimlerin bahsinin geçtiği adlî olaylardan dolayı, bunların hepsi Cumhurbaşkanı’nın çok yakını ve içli-dışlı olmalarına rağmen, “bağlılık” tan ötürü herhangi bir sirayet sözkonusu olmuyor; zaten Cumhurbaşkanı da, “suçun şahsîliği ilkesi var” diye, işin hukukî mesnedini sık sık tekrarlamıştır… “Suçun şahsîliği” ilkesi yanında, “hukukta eşitlik” prensibi de var. Neticede: Bana olan mücerret bir bağlılığın herhangi bir hukukî suç mesnedi teşkil etmeyeceği açık.

Üçüncüsü: İddianame’deki “Ülke genelindeki organik bütünlük” sözüne gelince… Bunun da üzerinde yeterince durdum… Eklemek istediğim husus şudur: Bütün iddianame boyunca görülen ve polis soruşturmasından kaynaklanan, bir yönüyle ahlâkî ve diğer yönüyle hukukî iki zaaf… Önce, “Marifetname” isimli eserimde tesbit edilen, bir fikir adamına ait sözü aktarayım… Şu:
– (Kanunlar bazı şartlarda vatandaşları bir “şahıs” olmaktan çıkararak bir “şey” olmalarına müsaadede bulundukça, “hürriyet” asla mevcut olamaz.)

Eğer polis soruşturmayı sipariş üzerine yapmasaydı, -ki bu husus yakalanışımdan 5 ay önceki DGM Savcılığı’nın kararına rağmen oluşundan da belli-, karşısındaki adamı “yukarıdan bastırıyorlar” diye onlara hoş görünmek için herhangi bir “obje-şey” hâlinde görmeseydi, aslında kendilerinin de tesbit edemediği “Ülke genelindeki organik bütünlük” iddiasını diğer iddialarla beraber rastgele bağlantılarla Savcılığın önüne getirmezdi… Ortada organ yok, tabii olarak organik ilişki yok, ama “Organik bütünlük” var(!)… Gerçekte olan ise, daha önce üzerinde durduğum “normatif şuur hatası” nın en kötü örneklerinden biri!…

Bir misal vereyim: Ne kadar İBDA-C olduğunu ve isimlerini sordular, bunları hatırlamadığımı ve bilmediğimi, dergi ve gazetelerden bulabileceklerini söyledim. Tahminimi sorduklarında da, 80-90 civarında olabileceğini belirttim. Yani İBDA-C’nin organik bir bütünlük içinde olduğunu iddia edenler, araştırma yerine araştırma yapmış gibi yapanlar, birbirinden bağımsız unsurları tanımamaları bir yana, bir de akıl danıştıkları hususu çarpıtarak Savcılığın önüne götürmüşlerdir…

Nitekim, baştan savmalık şuradan belli ki, “organik bütünlük” ten bahsedilirken, sözkonusu birbirinden bağımsız unsurların bile listesi dosyada mevcut değildir; bunun yerine, dosyayı kabarık göstermek üzere, hiç tanımadığım insanlara ait rastgele araştırma ve soruşturma ifadeleri eklenmiştir.

Dördüncüsü: Savcılık İddianamesi’nde geçen, “gerçekleştirdiği eylemlerin ağırlığı, toplum içerisinde yarattığı korku ve vehamet derecesi” gibi ifadelerin ölçüsünün ne olduğunu ve nerden sonra “örgüt” kararına varıp benimle ilişkilendirdiklerini anlamadığım gibi, zaten ilk düğme yanlış iliklenince diğerlerinin de tabiî olarak yanlış olacağı hakikatince, pek kurcalamak gerekmiyor.

Beşincisi: İddianame’de geçen, “mevcut rejimi silah zoru ile değiştirme” ifadesine gelince… Mevcut rejimi nasıl gördüğümü gayet açık bir şekilde belirttim ve geçen celsede Yargıtay Başkanı’ndan değişik yazarlara kadar eleştiri örnekleri verdikten sonra, benim onlardan mevcudun yerine sistem çapında bir TEKLİF farkıyla ayrıldığımı söyledim. “Mevcudu nasıl olursa olsun, isterse silah zoruyla değiştirilsin, bundan memnun olurum!” desem bile, neticede bu “rejimi silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs” suçunu işlediğim anlamına gelmez.

Şimdi gelelim, Polis’in süslemek ve zenginleştirmek için Savcılık önüne götürdüğü ve dosyada mevcut şemalara…

Bu şemalar, hukukî bir “normatif şuur yanlışlığı” olmanın ötesinde, hakkımda sipariş üzerine iş yapılmasının açık kasdını gösteren belgelerdir… Ne mantığa uygundur, ne de hukuk mantığına… Bu hususu göstermek üzere, önce mücerret bir fikrî çerçeve çizeyim:

– (Mantık, geçen celsede üzerinde durduğum “muhayyelattan terekküb eden kıyas” örneği de içinde, kullanana göre hizmet eden iki yüzlüğü bir alettir. Bu yüzden mantık, “herkesin hakikati kendine” hikmetince çalışır… Bütün mesele şuradadır: Herkesin hakikati kendine olduğuna göre, hakikatin hakikati ne?

Bu meselenin ardından da, her meselenin kendine mahsus “esas, usûl ve kaidelerle ele alınabilmesi” özelliği ile, iştirak noktaları üzerinden karşılaştırmalar yapılır.)


Şimdi dâvâ, bir örgüt dâvâsı ve örgütün başını suçlama olduğuna göre, bunun “esas, usûl ve kaideleri” nin, “delillerden suçluya varmak” olması gerekmez mi?… İşin tuhaf tarafı; “bu örgüt başıdır!” diye bir “münâsib görme” tavrı bir yana, “suçun şahsîliği ilkesi” bir yana, çıkarılan şemalardaki unsurlar da herhangi bir illegal veriyi göstermiyor ve suç unsuru taşımıyor.

Şemalara tek tek bakalım:

Birincisi: İBDA Yayınevi nin çıkardığı, benim kitablarımın listesi… 1979’dan 1998’e kadar çıkan kitablarım; 1998’in sonunda, Savcılığın önüne “illegal örgüt başı” oluşumla ilgili olarak gelmiş… Hâlen legal olarak faaliyetine devam eden bir Yayınevi’nde çıkan kitablarımın, “örgüt başı” olarak suçlanmama nisbet, ne emare, ne karine, ve ne de delil teşkil etmeyeceğini söylemem lüzumsuz…

Bu mantıkla; herhangi bir yazarı, “Örgüt başı” diye bir “münâsib görme” nin ardından kitablarını alt alta sıralayarak suçlandırabilirsiniz ki, hem mantık ve tabiî ki hukuk mantığına aykırılığı açık.


İkincisi: İBDA, -yani benim dışımda- çıkan, İBDA’cı dergiler şeması… Bu dergiler, hem benim dışımda, hem de benim herhangi bir müdahâlem ve tavsiyem dışında çıkarılmıştır; sahibleri belli, çıkaranları belli… Kaldı ki, benim müdahâlem ve tavsiyemle çıkarılmış olsalardı bilse, hepsi legal dergilerdir… Bırakınız benim dışımda oluşunu, bunun Savcılık önüne götürülüşündeki mantıkla, bir adamı “örgüt başı” diye bir “münâsib görme” işinden sonra çıkardığı legal dergileri alt alta sıralayıp suçlandırabilirsiniz… Yani bu şemanın da herhangi bir emare, karine veya delil teşkil eder yanı yok.

Üçüncüsü: Dernek, parti veya benim çıkardığım dergi veya çıkaranları arasında dergiler ve yayınevi şeması… Şemada, 1966-1967’de “Milliyetçiler Derneği ve Komünizmle Mücadele Derneği” nde, 1969-1971’de Eskişehir’de “Milli Nizam Partisi Gençlik Kolları” nda ve 1972-1973’de yine Eskişehir’de “Milli Selamet Partsi Gençlik Kolları” nda bulunduğumun notu…

Fikir yürütmek lüzumsuz ama, üzerinde duralım: Önce, ne sözkonusu derneklerde ve ne de Parti’de, ben kayıtlı bir üye değildim… Öyle olsa da farketmez, bunlar legal kuruluşlar… Üstelik, yüzbinlerle ifadeli kitleleri toplayan o derneklerde, benim gibi çocuk yaşta biri bir yana, hangi ünlü politikacılar ve her meslekten kimler vardı ve hamileri kimlerdi?..

Yani, benim sözkonusu Derneklere ve Parti’ye uğramış olmamdan dolayı, onlar bana bağlanıyor da, onun için mi suç işleme sürecim gibi Savcılık önüne götürülüyor?..

1976’dan 1980’e kadar çıkan dergiler ise, aradaki zaman faktörü de bir yana, zaten legal olarak çıkmış dergiler ve şu an devam eden dâvâ mevzuu ile hiçbir alakası yok!.. 1981’den bugüne kadar geçen süreçteki alt alta dizilmiş üç Yayınevi’nin de!..

Dördüncüsü: “Başyücelik Devleti” şeması… “Başyücelik devleti” , Rahmetli Üstadım Necib Fazıl’ın, içindeki bütün meseleleri kendisine nisbetle örgüleştirdiği “Büyük Doğu İdeolocyası” isimli eserinin bir faslıdır. Sözkonusu eser, tek parti döneminde, yani ta 1943’te çıkan Büyük Doğu mecmualarından başlayarak yıllarca tefrika edilmiş ve ilk baskısı 1960-1961 yıllarında yapılmıştır; o günden bu güne de bilmem kaç baskı… Geçen celsede ifade ettiğim gibi, “Başyücelik Devleti” faslı, benim “Başyücelik Devleti” isimli eserimde tahlil edilmiştir… Netice olarak: Kitablardan böyle bir şema çıkararak Savcılığın önüne götürülmesinin ne anlamı var, anlamış değilim.

Beşincisi: “30.12.1998 tarihinde yakalanan Sadettin Ustaosmanoğlu’nun ikametinde yapılan aramada elde edilen rulo şeklinde hazırlanmış örgütün simge ve bayrağının numunesidir” diye bir kağıt… Kağıtta “İBDA-C örgütünün simgesi” dediği yer, simsiyah, hiç bir şey yok; herhâlde el işareti olacaktı… Herşeyden önce; sözkonusu işaret, legal veya illegal İBDA-C’lerin kullanmasından önce İBDA’nındır ve hâlen Cağaloğlu’nun ortasında bulunan Yayınevi’nin kocaman tabelasının iki yanında bulunmaktadır…

Aynı şekilde, Cem Boyner’in partisi tarafından da sahiblenilmiştir… İşaret ettiğim hususlar çerçevesinde ortaya çıkan birinci mesele şudur:

Simge İBDA’nın, yani legal olduğuna göre, nasıl ki yakasında filan partinin veya kuruluşun rozeti var diye bir adamın işlediği suçtan dolayı bir parti veya kuruluş suçlanamıyorsa, illegal faaliyette bulunanlardan dolayı da o simge illegal örgüt simgesi diye nitelenemez…

Buna bağlı ikinci mesele de şudur: Cem Boyner ve Partisi, sözkonusu simgeyi sahiblenirken “İBDA-C örgütünün simgesi” diye illegal örgüt ve mensubu olmuyorlar da, niçin Sadettin Ustaosmanoğlu’nda illegal örgüt ve bağlantısı kuruluyor?..

Bayrak meselesine gelince: Bayrak, illegal örgüt bayrağı değil, 1995’de basılan “Başyücelik Devleti” isimli eserimin kapağında mevcuttur… Ve basımından önce, 1984’lerden başlayan bir fikir ve edebiyatı hâlinde, benimdir: Renginden şekline kadar mânâsı, çeşitli eserlerime sindirilmiştir… Bütün bu hususlar gözönünde tutulduğunda, sözkonusu fotokopiyi Savcılığın önüne götürmenin, soruşturmayı süslemenin dışında bir mânâsı yoktur.

Altıncısı: “30.12.1998 tarihinde yakalanan Sadettin Ustaosmanoğlu’nun işlettiği FURKAN dergisinde elde edilen İBDA-C örgütü mensublarına ait resimler”… Savcılık önüne götürülen bu resimlerin içinde, resim içinde resim hâlinde benim de ve özellikle belirli büyük bir fotoğrafım var…

Önce; sözkonusu fotoğraf, İBDA Yayınevi’nin binlerce basılmış bir ürünüdür…

Sonra; Furkan dergisi legal bir dergi olduğu gibi, irili ufaklı bütün basın ve televizyon kuruluşlarının arşivinde bulunan ve bulunabilecek olan bir malzeme değerindedir…

Ayrıca, ahlâkî ve hukukî değerlendirmesini size bıraktığım bir husus: Bir hırsız, bir eve girip bir takım özel eşyaları ve notları çalsa, bu suçtur. Fakat nasıl oluyorsa, gizli polis soruşturması diye alınan notlar vesâir şeyler, havalarda uçuşuyor…

Böyle bir durumda da söylenen şudur: “Gazeteci, haber kaynağını açıklamak zorunda değildir!”… Haberin kaynağı belli ve tahkiki de pek basittir; bu ayrı dâvâ… Ama kimler ve neleri açıklamak zorunda değilken, Sadettin Ustaosmanoğlu ve FURKAN dergisi her arşivde bulunabilecek olan alenîleşmiş resimleri açıklamak zorunda(!)… Bunun süslemek üzere Savcılık önüne götürülmesi de cabası!.


Salih İzzet Erdiş
17 Nisan 2000

MEDYA 28 ŞUBAT Düzmecelerinin TİYATRO Olduğunu Biliyordu!

Karikatürist Salih Memecan, 28 Şubat sürecinde medyanın darbe beklentisine destek verdiğini söyledi. Gazetecilerin o dönem neler döndüğünü bilmelerine rağmen darbeciler tarafından kullanıldığını anlatan Memecan, “Basın cesur davransaydı, 28 Şubat kesinlikle yaşanmazdı” dedi. 

28 Şubat postmodern darbesinin 15. yıl dönümü, süreçte aktif rol alan gazeteci ve siyasetçiler arasında ilginç hesaplaşmalara sahne oldu. Gazeteciler, birbirlerini darbe sürecinde rol almakla ve hükümeti düşürme planlarının parçası olmakla suçlarken, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan 28 Şubat soruşturmasının kapsamı da hâlâ merak konusu. Sabah Gazetesi ve ATV’de yıllardır çizdiği ‘Bizimcity’ karikatürleriyle tanınan Salih Memecan, o dönem devletin Kemalist ideolojisine aşırı bağlı olan birçok gazetecinin her şeyi çok rahat manipüle ettiklerini anlattı. Gazetecilerin neler döndüğünü bildiklerini anlatan Memecan, buna rağmen süreç içinde kullanıldıklarını ifade etti. “Basın daha ilkeli durabilseydi, daha araştırmacı olsaydı her şey farklı olurdu” diyen Memecan,“Gazeteciler olarak araştırmak istemedik çünkü kimilerimiz korktu, kimilerimizin öyle işine geldi. Yani basın cesur davransaydı 28 Şubat kesinlikle yaşanmazdı” diye konuştu. Halen Medya Derneği’nin başkanlığını da yürüten Memecan, postmodern darbe sürecinde gazetecilerin üstlendiği rolü anlattı:

* Karikatürist gözüyle 28 Şubat döneminde medya nerede duruyordu?

Türkiye’de son 10 yılda büyük bir değişim yaşandı. Medya daha önce devletin kurucu ideolojisine sahip çıkan insanların kontrolündeydi. O dönemin en sevimsiz yanı gazeteci olarak neler döndüğünü biliyordunuz. Aczimendilerin palavra olduğunu, Müslüm Gürbüz’ün Fadime Şahin’le yakalanmasının düzmece olduğunu, bütün bunların tiyatro olduğunu biliyorduk ama bazı arkadaşlarınız bunu öyle bir anlatıyordu ki halk da inanıyordu. Medya kullanıldı.

* Bir karikatürünüzde ‘darbe şakşakçılarını’ çizmiştiniz? Kimdi bunlar?

Sürekli darbe beklentisi içinde olan insanlar vardı. Gazeteciler de buna gaz veriyorlardı. Buna karşı koyan dik duran köşe yazarları da vardı. Fakat yöneticilerinin durumu daha farklıydı. Rüzgârın yönüne göre tavır almak durumunda kaldılar. Mesela Dinç Bilgin’e büyük haksızlık yapıldı. Fakat o da nasıl davranması gerektiğini bilemedi.

* Sizin de darbe beklentisi içinde olduğunuz iddia edilmişti…

Darbe beklentisi içinde olanlarla dalga geçmek için geri sayım yapan bir darbeciyi çizmiştim. Darbeci “3, 2, 1, 0” diye geri sayım yapıyordu. Ama birileri yanlış anlayıp benim beklenti içinde olduğumu zannetmiş. Bu kişi de Şevket Kazan’dı. Dava açtılar sonra dava kendiliğinden düştü.

* Sizce darbe döneminin gerçek mağdurları kimlerdi?

Muhafazakâr kesim mağdur bırakıldı. Ben uzun yıllar Amerika’da yaşadım, orada kimsenin dini öğrenme hakkını elinden alamazsın. Türkiye’de ise bu hak alınmaya kalkışıldı. Türkiye baskıcı faşist bir yere dönüştü. Eskiden yazar öldürülünce, haber yapardık ve biterdi. Sonra birisi gelir “Katil buymuş” derdi ‘Aaa tamam’ derdik. Biz gazetecilerin de büyük günahı var. Niye sorgulamadık ki? Basın daha cesur davransaydı farklı yerde olurduk.

* Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Basın daha ilkeli durabilseydi, daha araştırmacı olsaydı her şey farklı olurdu. Araştırmak istemedik çünkü kimilerimiz korktu, kimilerimizin öyle işine geldi. Yani basın cesur davransaydı 28 Şubat kesinlikle yaşanmazdı.

* ’28 Şubat’a destek veren gazeteciler de yargılanmalı’ deniyor…

Gazeteci yargılarken, suçlanırken çok dikkat etmek gerekir. Gazeteciler, fikirlerini söylemekte serbest olmalılar. Bütün mesele çetenin parçası mısın, değil misin? 28 Şubat’ta aktif rol alıyor musun? Darbe olmasını bile isteyebilirsin, bu tartışılabilir şayet bunları bir proje dâhilinde yapıyorsan o zaman bu bir suçtur.

CHP Kemalist düzeni korumakla yükümlü

*Bir karikatürünüzde darbe anayasası değişime direnir, CHP anayasa değişikliğine sert şekilde müdahale ediyor diyorsunuz. Darbe anayasasını savunduklarını mı düşünüyorsunuz?

Tabii ki. CHP Kemalist düzenin partisi ve onu korumakla yükümlü. Artık anayasanın değişmesi gerekiyor. CHP’nin bir de tabanı var. Teşkilatında ve oy aldığı seçmenler arasında bir grup var ki değişime çok sert bir tepki gösteriyorlar.

* Peki ya AK Parti ?

AK Parti düşündüğümüzün ötesinde bir değişim gerçekleştirdi. Biz gazeteciler entelektüeller bekliyoruz ki her şey hemen olsun ama bu o kadar kolay değil. Siyaset başka bir şey. Zamanı, dengeleri kollar. Demokrasi içinde çözüm aramak zaman alır. AK Parti doğru yolda hızla ilerliyor.

* 28 Şubat döneminde sivil toplum kuruluşları mesela TÜSİAD nerede duruyordu?

O yıllarda 5’li çete vardı. “Sivil toplum örgütü” diyoruz ama sivil değillerdi, organize bir şekilde asker için çalışıyorlardı. TÜSİAD’ın ise her zaman muhafazakâr bir duruşu oldu. Belki menfaatleri de onu gerektiriyordu. Askeri vesayet altında şekillenen bir yönetim anlayışları oldu. Bugün de aynı tutum içinde olmalarını doğal karşılıyorum. Şimdi Türkiye çok değişti ve yeni modern bir orta sınıf oluştu. TÜSİAD onları değil daha seçkin bir kesimi temsil ediyor. Bu seçkin kesimin her şeyi daha iyi bildiğini varsayıyor, değişimin farkında değil!

* TÜSİAD’ın bazen sert denebilecek çıkışları oluyor ve bu kimi çevrelerce siyasete müdahale olarak da nitelendiriliyor. Buna katılıyor musunuz?

TÜSİAD’ın bugün sivil toplum örgütü olarak açıklama yapması normal! Eğitim konusu önemli çünkü Türkiye’nin çalışma hayatına büyük katkısı var ama bence TÜSİAD esas 12 Eylül referandumunda çok yanlış yaptı. Yanlış yerde durdu. Türkiye için büyük bir değişimin fırsatıydı siyasi duruşunu yanlış yerde yapınca kredibilitesinden de kaybetti.

En toleranslı siyasetçi Özal’dı

* Politikacıların ‘şaka kaldırmaz’ hallerinin sizi zor durumda bıraktığı oluyor mu?

Siyasilerin çoğu hoşgörülü. Şakayı kaldıramayanlar ya acemi politikacılar ya da politikacıların acemi danışmanları oluyor. Başbakan Erdoğan da başlarda dava açıyordu, yanlış oluyordu şimdi bunu yapmıyor. Şimdiki mizah dergilerine bakınca karikatür üzerinde baskı olduğunu düşünmüyorum. Zaten karikatürün tanımı hakaret etmek üzerine kurulu. Her karikatürü de beğenmek zorunda değiliz, dergiyi almayız, bakmayız olur biter…

* En rahat çalıştığınız, en toleranslı siyasetçi kim?

Sanırım Turgut Özal’dı. Gerçi bana açılan davaların çoğu yine onun tarafından gerçekleşti. Sonra öğrendim ki Cumhurbaşkanı ile ilgili karikatür çizdiğin zaman kamu davası açılıyormuş. Esas sıkıntı da Kenan Evren ile ilgili hiç karikatür çizilmezken, Özal zamanında başlamamızdan patlak vermişti. Biz çizmeye devam edince onlar da vazgeçmek zorunda kaldılar ve Cumhurbaşkanı artık çizilebilir oldu. Amerika’da da Başkan Obama’yı patlak dudaklı çizemezsin. Çünkü o zencilere yapılan hakaretleri hatırlatır.

Röportaj: Burcu Bulut/Yeni Şafak

Salih Mirzabeyoğlu’nun “BİN YIL” Sürecek Savunması…

Salih Mirzabeyoğlu’nun Savunması – 1

Rejim, “nizâm-düzen” ve hukuk; neticede sosyal, siyasî ve iktisadî unsurları içine almış olarak, hukukun kapsayıcı rolünde üst üste gelen kavramlar… Bu görüş çerçevesinde “Adalet sistemi” ve ilgili kurumların hâline, DGM Savcılığı’nın hakkımdaki iddianâmesine cevab yazmaya başlayabildiğim bugün, yâni 17 Şubat 2000 itibariyle değinme ihtiyacındayım. Hiçbir hukukî mesnede dayanmadan tutuklanmamın ardından, 25 Ocak 2000’den bugüne kadar yaşadıklarım ve içinde bulunduğum durum, Adalet sisteminin nasıl bazıları için “at içeri, çıkmak için uğraşsın dursun!” mantığı ile işletildiğini göstermektedir.


Önce, yeri geldikçe açmak ve misâllendirmek üzere, fikrimi peşin peşin söyleyeyim:

“T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır. Bu çerçevede, emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir; DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, “yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen (sanıyorum Komiser yardımcısı ) Bahri’nin tavrı, buna tipik bir örnektir. Polisteki baskı ve istediğini istediği gibi tertibe sokan sorgu usulü ile, bunu iddianâme hâlinde aynen kabul eden DGM Savcılığı’nın haksız yere tutuklaması karşısında, benim tabiî bir insan refleksi hâlinde Mahkeme’yi protesto ederek çıkmayışımın sebebi de belli olmuyor mu?…

Gelelim 25 Ocak 2000 tarihine… Polisin beni hiçbir illegal ilişki içinde olmamama rağmen, “İçişleri Bakanlığı’nın İBDA-C’yi illegal örgüt kabul etmesi”ne binaen sipariş üzerine (ki, kaç türlü saçmalık bir arada, sonra göstereceğim) yakalaması, üstelik ilkokula giden çocuğumu hergün almak üzere gittiğim İlkokul’un önünde eşim ve çocuklarımla beklerken yakalamasına rağmen, “örgüt lideri” imajına katkı olsun diye yakalama tutanağını, adaleti yanlış yönlendirici bir şekilde “evine yapılan baskınla yakalandı” diye tertib etmesi; 28 Ocak 1998’de böyle başlayan ve basının da içinde psikolojik yönlendirici olarak bulunduğu bir yığın haksız, ahlâksız ve hukuk dışı suçlamaya tepki olarak, protesto amacıyla Mahkeme’ye çıkmayı reddetmem…

Hukukî olarak nazik bir mesele: Beni 26 Ocak’taki Mahkeme’ye çıkarmak için yapıldığı söylenen, sabahın kör bir saatinde hiçbir şey söylemeden askerin doğrudan ateş açmasıyla başlayan ve (1) kişinin ölümü ve (5) kişinin yaralanmasıyla neticelenen operasyon; operasyonun niteliğinin hukukî olup olmaması bir yana, sadece benim davam ile ilgisi yönünden bile hukukî midir?.. Metris Cezaevi Savcısı’nın, Mahkeme’ye çıkıp çıkmayacağımın cevabını almak üzere geleceğini söylediği 25 Ocak’ın sabahında gerçekleştirilen bu operasyon?..

Aslında Cezaevi Savcısı’nın Mahkeme’ye çıkıp çıkmayacağımı öğrenmek istemesini söylemem de lüzumsuz; çünkü 26 Ocak’ta Mahkeme’ye çıkarılmak üzere gelinene kadar kimsede böyle bir ve tahmin yürütme yetkisi yoktur. Oysa bunun bir adım daha ilerisine gidilmiş, işin içine müneccimlik girmiş ve benim Mahkeme’ye çıkmayacağım kesin kaziye kabul edilerek sözkonusu operasyon gerçekleştirilmiştir…

Ve DGM Savcılığı’nın iddianâmesine hangi şartlar altında cevab yazdığımın daha iyi takdir edilmesi için arkası: Yaralıların çıkarılması ve teslim olunması hususunda operasyonu yürüten Albay, “hiç kimseye kötü muamele yapılmayacak, Devlet sözü!” diyor. Devlet sözüyse fena!.. “Biz, söz namustur uhdesine bağlı insanlarız, sizin sözünüze güvenmek isteriz!” diyoruz, kabul görüyor; ve en son benim çıkmam şartıyla arkadaşları tek tek alıyorlar. Sıra bana gelince durum değişiyor: Benimle beraber çıkacağına söyleyen Albay, “tamam!” diyor ve benimle ilgisinin kesildiği o ânda yüzleri döğüş maskesi gibi bir şeyle örtülü grub, koluma giriyor. Askerin oluşturduğu koridor içinde kim vurduya gelmek gibi bir durumda olduğumu anlıyorum. Fakat enteresan; bu kasklı asker koridoru içinde birkaç kişi dışında tekme ve yumruk vuran olmadı. Koluma giren grubtan biri -burası önemli- bana, “sen de asker çocuğuymuşsun; boyuna askere saldırıyorsun, bu düşmanlık nerden?” dedi. Aslında onun söylediği, istihbarat raporlarından adlî mekanizmalara ve kamuoyuna kadar istediğini istediği gibi sunan ve tersine şeylerin karşısında cılız kaldığı basının, “İBDA-C boyuna askere saldırıyor!” şeklindeki haberi idi. “Ben adalet sistemini protesto ediyorum, üzerime askeri yolluyorlar!”dedim.

Neticede, beni tepeleyecekleri bir yer telâşesinde, orası mı burası mı derken, Metris Cezaevi’nin dış bahçeye açılan mevkiine kadar geldik. Beni odadaki bir sandalyeye oturttular, ardından kollarım kelepçelendi ve hemen akabinde de dışarı çıkartılarak sözkonusu grubun içine salındım. Üzerime üşüşenlerin tekme ve yumruk darbeleriyle yere düştükten sonra, kafama ve vücuduma yediğim sayısız darbeden sonra kendimden geçtim. Aradan şu kadar gün geçmesine rağmen beni günde birkaç kez baygınlık hâline sokan o darbelerin tesirine rağmen, o gün nasıl sağ kaldım hâlâ anlayabilmiş değilim. Neticede; hadisenin vukubulduğu yere koyulmuş bir masa üzerinde ayıltılırken, patlayan sol kaşıma dikiş atıldı ve masadan indirildim. Ne hâle getirilmiş olduğumu göstermek için sadece şu sahne yeter:


Bütün vücuduma müthiş bir hissizlik ve uyuşukluk hâkim şekilde, Kartal Cezaevi’ne getirildim. Sol bacağımın üzerine basamıyorum. Bu hâldeyken, başlarında 4 sırmalı olduğunu sandığım bir Astsubay ve bir başka Astsubayla birlikte askerler, beni tepelemek için bir odaya aldılar; ve sesimin çıkmaması için ağzımı kapama çabaları sırasında, kaşımın üzerindeki gazlı bez veya pamuk da söküldü. Dışarı çıkarılınca doktor faslı: Pişkin olmadığı tedirgin tavırlarından belli ve besbelli ki “tenbihli” bir adam, bana, “sırtında bir darbe falan yok değil mi?” dedikten sonra, muayene bitmiş olarak önündeki kağıdı dolduruyor… Acelesini bildiğim doktor’a, “yüzümde ve kafamda birşey yok değil mi?” deyince, sanki kendisine farkında olmadığı birşey söylemişim gibi, “yok!” cevabını verdi; ve oradan, koluma giren gardiyanlarla Cezaevi’nin “müşahede” bölümüne götürülürken, bir gardiyanın arkadan sağ böğrümü bulan tekmesi… Hemen söylemeliyim ki, bütün bunları,acıklı bir tasvirle merhamet devşirmek için değil, koruma ve kolluk görevinden Cezaevi’ne kadar bir bütünlük teşkil eden Adalet sisteminin halini göstermek için yazıyorum: (1)ölü (5) yaralıyla neticelenen malûm operasyonun ardından “Devlet’in itibarı kurtuldu!” diyebilen Adalet Bakanı, evvelâ kendilerinin koydukları kanunlara saygılı olsalar ve bunun uygulanışını takipte bulunsalardı, Devlet’in kendi adına asıl itibarının “adalet” olduğunu da göstermiş olurlardı…

Neticede: 26 Ocak 2000 tarihinde, sol dizimden topuğuma kadar öbürünün iki katı olmuş fil bacağı gibi bir bacak ve kafam gözüm yaralı hâlde, -tahkir edici davranışlardan filân vazgeçtim-, karşınızdayım… “Yukarılardan “ gelen tenbih gereği, Mahkeme’de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imâsını almış olarak; ve gazeteciler resim çekerken sünepe görünmem için, üzerimdeki yeleğin beni gösterişli yapması sözkonusu edilip huzurunuzda çıkarılmış olarak…


Aslında bütün mesele şu noktada toplanıyor: Vaktiyle bir Milletvekili’nin, “bu memlekette iki zümre meydana getirdiler;biri polisin korkuttukları, biri de polisin korktukları!” demesi gibi, duruma göre, birileri Hukuk’un bu tarafında kalırken, birileri öbür tarafında kalıyor… Estirilen hakim psikolojiye göre!…


Hukukun en genel ilkelerinden biri, “kişi mahkemede hüküm giyene kadar suçsuzdur” diye dursun, büyük sermaye teknesinin cariyesi basın hakkımızda Savcı ve Hakim olmanın da ötesine geçerek, hüküm giymiş olsan bile gerçek bir Hukuk Devleti ve ahlak ilkeleri önünde tasvip edilemez aşağılık bir ağızda maruz kaldığım muamele için birilerini yağlamış ve kamuoyu önünde beni küçük düşürmeye çalışmıştır… Savaşta bile bir esire davranış şekli Milletlerarası cari bir hukuk olarak düzenlenir ve bu yasanın bir gerçek halini alması gerekirken, benim mevcut hukukun öbür tarafında kalanlar tarafından kafamın gözümün yaralanması, bacağımın sakatlanması, saçımın sakalımın kesilmesi ve ayakta duramaz bitkin halim karşısında atılan başlıklar malum:“Traş olurken yüzünü kesti-Yolunmuş Tavuğa Döndü!” bunlar, hayatı ona buna tavukluk yapmakla geçmiş veya buna aday, anasından yana özürlü ve benim ruh aynamda kendi ruh aşağılıklarını görüp tasvir eden adamlar…Şu satırlardan sonra bile, irkilip silkinecekleri yerde sadece sırıtacaklarını bilmek için, kahin olmak gerekmez… Ama onlarla aynı çizgide saf tutan ve “Devlet’in itibarı kurtuldu!” diyen Adalet Bakanı için ne demeli?.. Hukuku dehleyip de estirilen “psikolojik” hava?..


F tipi cezaevi uygulaması için beni Saadettin Ustaosmanoğlunu ve Ali Osman Zor’u kobay seçen Adalet Bakanı’nın emri gereği şu satırları yazdığım 10 Şubat itibariyle, tek başıma bir odada, televizyon ve radyo gibi haber dinleme imkanlarından mahrum ve şimdiye kadar çoluk çocuk dahil hiçbir yakını ile görüşmemiş olarak, hınç devşirici şartlarda, cevap hazırlamaya çalışıyorum…

Bütün kurumlarıyla bir bütün olan “Adalet Sistemi”nin, bırakın hukuku, en basit insan haysiyetine bile riayet etmez bu tıkır tıkır işleyişi karşısında, üst kattakilerin gururdan gözleri yaşarıyordur herhalde… Ufak bir hatırlatma:Yassıada mahkemeleri sırasında, konulduğu hücre için “burada insan nasıl yaşar?” diye serzenişte bulunan bir Milletvekili’ne, gardiyan “aman efendim! buraları sizin Meclis’teki oylarınızla yapıldı!” diyor…Kıssadan hisse!..


DGM savcılığının “kanatsız kuş” misalini andırır bu sığ ve sakat tasviri, kısır mantık ve sakat suç isnadı, benim temsil ettiğim davanın ulviyeti önünde “işte yobazlık budur!” kabilinden bir mahiyet belirttiği gibi, hukuk haysiyeti açısından da bir suçtur.Yakalanışımdan, polis sorgusundan, sözkonusu iddianamenin keyfiyetine kadar herşeyi destanlık bir komedi olarak kitaplık çapta ortaya koyacağımı kamuoyuna duyururum.


Kitaplık çapta ortaya koyacağımı söylediğim, “hukuku uygulama durumunda olanların hukuk dışı davranışlarının” destanı, malum Metris hadisesinde telef oldu; bu ayrı dava… Mesele şurada: Ben bunu ifade etmişken, 26 Ocak’ta kafam gözüm yaralı ve üstüm başım çamur, bitkin bir halde Mahkeme’de iken bu halimi dünyanın hiçbir yerinde -tabii, Hukuk Devletin’nden bahsediyorum-görülmeyecek şekilde yamyamca şakşaklayan bir kısım aşağılık basın, suç olan bir fiili övmekle kalmamış, aynı zamanda benim “zaten Mahkeme’ye gelecektim!” sözümü “Mahkeme’de kuzu kesildi!” ağzıyla tahkir ve bilhassa TAHRİK edici şekilde vermiştir…Basın, kuklalık ettiği güçlerin elinde yönlendiricilik yapıyor ya, burada sözü, arkasından ben devam etmek üzere, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Adli yılın açılışında yaptığı konuşmanın bir kısmına getirmek istiyorum ki, şöyle diyor:
-“Akıllarının ürettiği tek gerçeği topluma dayattılar.İnsanların, yataklarına uzun gelirse, ayaklarını kestiler; kısa gelirse ayaklarını uzatmaya yeltendiler.Kimileyin de insanları parçalara ayırdılar, sonra bu parçaları yeni biçimler altında birleştirip kendi insanlarını yaratmak istediler. Her TOTALİTER rejim gibi bir meyve koparmak için ağacı devirdiler.Özgür birey yok oldu.Ortada yalnızca tek bir efendi kaldı; bu, Devlet’ti. Geriye ise her efendinin gerek duyduğu köleler. Bireysiz devlet, çaldığı dişlerle ısıran hain bir yaratık olup çıktı”

Yargıtay Başkanı’nın yaptığı tesbit, benim en başta “Hukuku kapsayıcı rolü” diye yaptığım tesbite, TEKLİF farkıyla yakındır: Zaman zaman o konuşmaya atıfta bulunacağım… Benim teklifim malum:Büyük Doğu – İBDA sistemi… Sözkonusu tesbit, varlığını bizzat çarpıklığa borçlu ve bu çarpıklıktan nemalanan “3000 aile” diye ifade ettiğim zümrenin çıkarına göre bir müesseseleşme kurumlaşmanın, devlet kurumunun halini gösteriyor…Bu çerçevede benim davamda da görüldüğü gibi bir ucu devlet içinde olan basın, çok bahsedilen gücünü ahlaklı veya ahlaksız çalışanlarından değil, onları kendi çıkarı için kiralayanların gücünden almaktadır…Hani şu; 20 milyonu gerçek anlamda aç ve geri kalanı köle, uşak ve korucu haline getirilmiş ve bir kısmı da -mesela siyasiler ve değişik meslek mensupları- çıkar ortağı edinilmiş bir insan coğrafyasında tereyağından kıl çeker gibi trilyonları ve katrilyonları götürenlerin gücü.


Bir trenin içinde, onun gidiş istikametine ters yönde yürümenin, trenin kendi istikametinde yol almasına bir zararı yoktur; bunun gibi müsaade edilen çerçevede çıkan birtakım doğruyu ifade eden yazılar, yukarıda sözünü ettiğim büyük basın içinde, aykırı sesleri de kendi veriyormuş havasını doğuran çeşni neviindendir…

Netice olarak: 1975’den beri dergi kitab faaliyetleri hâlinde fikir üreten ve 1984’den beri de bunu İBDA markası ile gerçekleştiren ben, “fikir suçu” kapsamında doğrudan şahsî faaliyetimle ilgili olarak suçlanabilmem durumu bir yana, ne dün için, ne bugün ve ne de yarın, benden yapılan iktibaslar veya bana yapılan atıflardan dolayı, legal veya illegal işlerin mesulu tutulamam…

Nitekim, tutukmanmamdan 5 ay önce bir başka İstanbul DGM Savcısı’nın Adana DGM Savcısı’na yolladığı belge -ki Avukatım Harun Yüksel tarafından “İddianame ve ekleri hakkında beyanlarımız” diye Mahkeme Başkanlığı’nıza verilmiştir- bunu teyid eder:

-(Sanık gıyabi tevkif ile aranır durumda iken HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği gerekçe gösterilerek Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararı ile hakkındaki dosya Başsavcılığına gönderilmiştir. ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİPSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL’DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERİNDEKİ FAALİYETLERİNDE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.)

Ve Avukatım Harun Yüksel, “Adana DGM dosyasında İstanbul DGM dosyasından farklı hiçbir delil yoktur. Ve İstanbul DGM Savcılığı bu kararı verdikten 5 ay sonra müvekkilim tıpkı Adana dosyasındaki gibi mesnetsiz iddia ile, yasadışı örgüt yöneticisi olma iddiası ile gözaltına alınıp tutuklanmıştır… Bu 5 ay içinde ne değişmiştir?” diye soruyor… Ortada ne emare, ne karine ve ne de delil olmaksızın tutuklanmamın en şirin cevabı, bütün bu olup bitenlerden sonra doğruluğundan asla şübhe edilemez şekilde, polis sorgusunda –Komiser veya Komiser Yardımcısı- Bahri’nin, “yukarıdan bastırıyorlar;sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” sözüdür. 100 sayısının tabiî olarak 99 sayısına kadar bütün sayıları içinde barındırması gibi, aynı doğruluk ölçüsüyle, polisteki sorgudan başka bir sahne:

Bana sordukları soruların cevaplarından, daha hülâsa edilmiş sorular hâlinde, hiç yurtdışına çıkmadıysam bunu isbat etmem gerektiğine dair saçmalıklar da içinde, 5-6 madde hazırlamışlar… Bahri ile beraber, -aynı yaşlarda,sarışın, ismini Mehmet diye bildiğim Komiser veya Komiser yardımcısı- üçüncü maddeye geliyorlar:
-“Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz; talimat da vermediğini kabul ediyoruz… Gelelim şu liderlik mevzuuna…”

Ben “hiç kimseyle görüşmediğime, talimat vermediğime göre, nasıl örgüt başı oluyorum ki?” deyince, Bahri, 20 bin kişinin yargısız infazlarla gitmesine nisbetle hafif kalacak şu sözleri söyledi:
-“Biz sana kötülük yapmak istemiyoruz;isteseydik, evinin bahçesine eroin gömer, eroin yakaladık, derdik… Gel sen şunu güzellikle kabul et!”


Benim bu güzelliği kabul etmemem karşısında, Mehmed hışımla atıldı:

-“Yuh be sana!.. Bi Terör Örgütü’nün başıyım diyemiyorsun, delikanlılık yapamıyorsun! Burada eylem yapmış kaç kişi seni öve öve bitiremedi… Bi slogan bile atamadın!”


İBDA ile İBDA-C arasındaki fark ve “kendinden zuhur” bahsi ile ilgili “anlamak için sordukları sorulara da, “ben orada 41 tane kitab yazmışım, okuyun!” deyince, Bahri, şu tersine harika cevabı verdi:


-“Aslanım, Savcı senin kitablarını okuyacak değil. Buradan önüne ne giderse o…”


Bütün bu anlattıklarımdan da anlaşılıyor ki, ben, yakalanışımdan ve tutuklanışımdan sonra binbir türlü bayağılıkla aleyhimde yönlendiricilik görevi yapan basın bir tarafa, doğrudan adaleti ilgilendiren polis sorgusundan bu yana da “suçsuz olduğunu isbat et!” gibi hukuk dışı bir muameleye maruz bulunuyorum… Neticede: Yukarıda kendilerinden iktibaslar yaptıgım kişilerin yazılı ve sözlü düşünceleri gibi, ben de İBDA markası altında çeşitli mevzulara dair düşüncelerimi beyân ediyorum… düşünce beyân edenle muhatabları arasındaki farkı da, her düşünce için geçerli olmak üzere, “ben bıçak yaparım; isteyen ekmek keser,isteyen adam” sözüyle ifâde ediyorum…

( Dikkatimi çeken hususlardan biri de, ne MİT’te ve ne de Siyasî Şube’de, sorgulamayı yapanlardan hiçbiri, fikir plânında hiçbir şeyden haberdar değillerdi… İBDA – C örgütü diye bir davaya balıklama dalan adamlar, İBDA’nın kitabî yönünde tam bir cahil idiler… Adeta, mikrobu bilmeden doktorluk taslamak gibi bir şey… Bütün bilgileri, gazete haberleri çerçevesinde idi; ve gazete okuyucusu olarak devşirdikleri haberleri istihbarat yapmış gibi topluyor, bir zaman sonrada bunları İstihbarat Teşkilatı’nın çalışması diye basına veriyordu…)


İkincisi: Ugur Mumcu cinayeti… Cinayetten bir kaç gün sonra, Hürriyet Gazetesinde, yine “polisten alınan bilgiye göre” kaydıyla, Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili olarak, benim ve 15 arkadaşımın gözaltına alınıp sorgulandığım yalan haberi çıktı… Uğur Mumcu’nun Avukat ağabeyinin ısrarlı takibleriyle işin hangi mecralara döküldüğünü ve nerelerde takıldığını biliyorsunuz.


Bir kısım kimseler veya örgütler eylem yapacak, Hattâ mesela İBDA-C Fetih diye bir örgüt eylem yapacak, oraya bırakılan kağıt veya telefonla üstlenildi diye, -buraya dikkat edilsin,altını çizerek söylüyorum-, eylemci veya talimat veren olarak ben münasib görülüp, hakkımda böyle bir psikolojik hava oluşturulacak veya “suçsuz olduğunu isbat et” gibi bir davaya mevzu olacağım…

Hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi?..


Savcılık iddianâmesi, eskilerin “muhayyelâttan terekküb eden kıyas” dedikleri şekilde, “o, o olursa, bu da bu olursa, netice şudur” kabilinden, benim “münasib görme” dediğim şekilde devam ediyor: “Lidersiz bir örgüt düşünülemediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer. İBDA-C adlı örgüt mensublarının gerçekleştirdiği tüm eylemlerden örgüt lideri de sorumludur. İBDA-C örgüt mensublarının Kumandan kod Sanık İzzet Erdiş’e bağlılığı…” diye, örgüt mensublarının yaptığı eylemler faslıyla sürüyor… “O o olursa, bu da bu olursa. netice şudur” da, o öyle değil, bu da böyle değil”; neticede de, ne legal vene de illegal hiç bir İBDA-C’nin lideri değilim… Bu çerçevede, beni suçlamak için, bana olan bağlılıktan bahsetmek, “suçun şahsiliği prensibi”ne aykırıdır. Nasıl ki, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e yakınlığı ve bağlılığı malûm üst katlarda oturan, katrilyonlara varan yolsuzluk ve cinayete varan sair suçlarda adlarının geçmesinden dolayı o suçlanamıyorsa ve sık sık “suçun şahsîliği prensibi”ni tekrarlıyorsa, “hukukta eşitlik prensibi”nden hareketle hiç tanımadığım insanların bana bağlılığından dolayı da aynı şekilde ben de suçlanamam… Bu misâl başa alınarak, sayısız misâl temin edilebilir.


Yakalanışımdan 5 ay önceye âit Savcılık hükmü hiçbir yasadışı ilişki içinde bulunmadığımı tesbit ederken, hâlihazır suçlamanın hülâsa olarak altını çizdiğim kısmı, netice olarak “olsa olsa budur!”cinsinden bir “münasib görme” işidir… Bu “münasib görme” işinin hukuk dışı olması bir yana, ölçüsü nedir? Niye şu değil de bu?


Mesele şurada: Büyük Doğu ve İBDA, eserlerimde binbir defa geçtiği gibi, bir ayniyetin iki kanadı olarak bir terkib belirtir; yâni Büyük Doğu-İBDA… Biri, eşya ve hadiseler karşısında ruhun “nasıl” tavrıdır; diğeri aklın “niçin” tavrı… Buna rağmen “o olmakla, ondan olmak” arasındaki fark gereği, İBDA’ya isnad edilen bir suçtan dolayı, Büyük Doğu suçlanamaz… Aynı yekilde legal veya illegal İBDA-C’lerden dolayı da, “o onu tanıyor bu bunu tanıyor”diye sorumlu tutulamaz… Eğer sorumlu tutulursa, ben de diyorum ki, “benim liderim Necip Fazıl’dır!” … Üstadım’la Turgut Özal’ın teması malûm olduğuna göre o da örgüt üyesi… Şayet bugün bu iki ismin vefat etmiş olduklarını ileri sürerseniz, o zaman da, sağlığından beri Turgut Özal için “benim doğal liderim!” diyen ve onunla yan yana çalışması malûm Mesut Yılmaz’ı örnek gösteririm… Yani örgüt liderliğine niye onlar münasib görülmüyor da, “olsa olsa budur!” kabilinden bir yaklaşımla ben yasadışı örgütün lideri oluyorum?..

Aynı şekilde: Necib Fazıl’ın 1976’da başlayan ve Süleyman Demirel’ in 3-5 bin adedini üst fiatından alıp partililere dağıttırarak katkıda bulunduğu “Rapor”isimli kitab-dergide, Nisan 1980’den sonra 12 Eylül’deki sonuncu 13. sayısına kadar ben de yazdım. Süleyman Demirel’in haftada veya onbeş günde bir telefon etmesi ve saygılarını bildirmesinin ve ara sıra dergiye siyasî çıkarı gereği para yardımında bulunduğunun şâhidiyim. “Kavgam-Necip Fazıl” adıyla günlük bir tarihçe şeklinde tertipleyerek basılan onun yazılarında müteşekki bu eserimde, sözkonusu yakınlık süzülebilir… Buna nisbetle, niçin yasadışı örgütün liderliğine o münasib görülmüyor?


Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vesilesiyle, münasib görme işinden başka, şu “kumandan kod” lâfına da açıklık getirmiş imkanını bulmuş oluyoruz… Şöyle: “kod” belirli bir göreve tahsisen veya -şifre gibi- gizlemeye dair işlerde kullanılır. “Lâkab” ise, asıl adından başka bir kimseye başkalarının taktığı addır… Süleyman Demirel’e 10-15 senedir “baba” denmesi malûm; ama hiç kimse, onu çok sevip sayıyorlar, görüşüyorlar, samimiler veya akrabalar diye, onların bulaştıkları katrilyonlara varan yolsuzluklara adları karıştığı için, “Baba”yı, mafya babalığına yormuyor, “münasib görmüyor”… “Kumandan” lâkabı da, bana 1980’lerde “Rapor” Dergisi çıkarken yakıştırılmış bir lâkaptır. Ortada hiç bir legal veya illegal hiyerarşi ve ilişki olmamasına nazaran, bunun böyle olduğu da açıktır…


Savcılık iddianamesindeki, “kurulacak Büyük Doğu İslam Devleti’nin Komutanı seçilecek olan Kumandan kod Salih İzzet Erdiş” sözünü de anlamış değilim… Necib Fazıl’ın “Büyük Doğu İdeolocyası” isimli eserinde geçen “Başyücelik Devleti” faslı, benim “Başyücelik Devleti” eserimde tahlil edilmiştir; ve orada, “Başyücelik Devleti”nin başının, “Başyüce” diye adlandrıldığı sabittir… “Kumandan”, eğer bir görev ve hiyerarşi olarak kullanılıyorsa, bu “askeri bir görev” ifâde eder ki, hem “kumandan” seçimle gelmez, hem de “Devlet Başkanı” değildir.


Salih İzzet Erdiş
21 Şubat 2000

 

TSK, Darbe Dönemi El Koyduğu Belgeleri Geri Veriyor

TSK, 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinde el konan Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Meclis arşivlerini, ilgili kurumlara iadeye hazırlanıyor. 12 Eylül 2012’ye kadar teslim edilecek arşivlerde Dersim ve 1915’te yaşanan olaylarla ilgili belgeler de yer alıyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet tarihinde yapılan askeri darbe dönemlerinde sivil kurumlardan alınan belgeleri iade etmek için çalışma başlattı. Bu çerçevede 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde el konulan arşivler ait olduğu kurumlara iade edilecek. Her iki darbe sonrasında Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ait arşivlerine el koymuş, binlerce belge ve fotoğraf ile film Genelkurmay arşivine taşınmıştı.

SON TARİH 12 EYLÜL
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel’in talimatı ile yaklaşık 1 aydır yürütülen tasnif ile Genelkurmay arşivindeki belgelerin hangi kurumlara ait olduğu belirleniyor. Bu çalışmanın yaz sonuna kadar sürmesi bekleniyor. Hedef ise belgeleri 12 Eylül 2012’den önce ait olduğu kurumlara göndermek. Söz konusu arşivlerde darbe dönemlerinin yanı sıra, Dersim ve 1915 olaylarıyla ilgili belgeler de bulunuyor. Genelkurmay, ilgili belgeleri iade ettikten sonra kendine ait arşivi de yeniden düzenleyerek dijital ortama aktaracak.

DARBE KOMİSYONU
Arşivlerin iadesiyle başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere, Başbakanlık ve TBMM’de askeri darbe öncesi ve sonrasında yaşananların perde arkası da ortaya çıkacak. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla TBMM’de kurulacak “Darbe Komisyonu” da belgeler üzerinden araştırma yapacak. AK Parti Grubu, önümüzdeki günlerde geriye dönük darbelerin, darbe mağdurlarının hak ve kayıplarının araştırılması için tüm partilerin temsilcilerinin de yer aldığı bir komisyon kurulması yönündeki önergeyi Meclis Başkanlığı’na sunacak.

DERSİM BELGELERİ
İade edilecek arşivler de Dersim ve 1915 olaylarıyla ilgili olarak çok sayıda belge ve fotoğraflar olduğu belirtiliyor. Çoğu Cumhurbaşkanlığı’na ait olan arşivden Köşk’e iadesinden sonra tarihçi ve araştırmacıların da yararlanması sağlanacak.

ARŞİV YENİLENECEK
Genelkurmay Başkanlığı, darbe döneminde el koyulan belgeleri ayıklayıp ilgili kurumlara iade ettikten sonra kendi arşivini de yeniden düzenleyecek. Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Daire Başkanlığı bünyesinde oluşturulan ekip tüm belge ve fotoğrafları yeniden tasniflendirecek. Her bir belgeye yaklaşık 30 alt kategoriye ayrılacak. Hasarlı belgeler onarılacak. Yenilenmesi yaklaşık 2 yılda tamamlanacak arşivlerden, 2014’ün sonunda tüm araştırmacılar yararlanabilecek.

28 Şubat Dizileri’nden Halka Balans Ayarı

Postmodern Darbe’ olarak anılan 28 Şubat döneminde askerler tarafından kurulan Batı Çalışma Grubu’nun “Süper Baba”, “Bizim Aile” ve “Yazlıkçılar” gibi dönemin sevilen televizyon dizilerini “psikolojik harekât” amacıyla kullanmak istediği ortaya çıktı. ergenekon davasında yargılama başladıktan sonra savcılık tarafından mahkemeye gönderilen ek delil klasörlerinde 28 Şubat’a ilişkin belgeler de yer aldı. Dönemin Genelkurmay 2’nci Başkanı Orgeneral Çevik Bir imzasıyla 27 mayıs 1997’de Genelkurmay Psikolojik Harekât Daire Başkanlığı’na gönderilen Batı Çalışma Grubu eylem Planı’nda “Batı eylem Planı” kapsamında alınması gereken önlemler anlatılıyor.

Belgede, “eylem Planı’nda alınacak tedbirler ile bu tedbirleri icra edecek komutanlıklar Başkanlıklar belirtilmiştir. Daha ast makamların temin edecekleri bilgiler ve icra edecekleri faaliyetler, planda görev verilen komutanlıklar/başkanlıklar tarafından ilgi esaslarına göre belirlenecek ve rapor edilecektir. Eylem planına dahil edilmesi uygun görülen faaliyetlerin Batı Kriz masası toplantılarında gündeme alınarak karara bağlanması sağlanacaktır” deniliyor.

4 MADDEDE ‘PSİKOLOJİK HAREKÂT’ ANLATILDI

“Gizli” ibareli belgenin ekinde ise 19 sayfa ve 32 maddeden oluşan “Batı Çalışma Grubu Eylem Planı” bulunuyor. Planın 21’inci maddesinde “devlet televizyonları ve özel televizyonların psikolojik harekât maksadıyla” nasıl kullanılacağı anlatılıyor. Belgede yapılması gerekenler 4 madde halinde şöyle sıralanıyor:

“a- Yayınlanması istenen konuları tespit etmek.
b- Bu konularda uygun senoryaları oluşturmak için yarışmalar düzenlemek.
c- Yapım için profesyonel şirketleri kullanmak.
d- Toplumun büyük bir kısmı tarafından ilgiyle izlenen yerli dizilerin (Süper Baba, Tatilciler, Bizim Aile vb) yapımcıları ile görüşerek konular arasına laiklikle ilgili temaların sokulmasını sağlamak.”

SÜREKLİLİK İSTENİYOR
Belgede bu konu hakkında icra makamı olarak Genelkurmay Genel Sekreterliği, Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği görevlendirilirken, zaman hanesinde ise bu konunun “sürekli” olarak devam ettirilmesi isteniyor.

‘DEVLET VE ÖZEL TV’LERİ KULLANIN’
19 sayfa ve 32 maddeden oluşan eylem planında, “devlet televizyonları ve özel televizyonların psikolojik harekât maksadıyla” kullanılması isteniyor. Ve bu konunun “sürekli” olarak devam ettirilmesi gerektiği dile getiriliyor.

YAPIMCILAR NE DEDİ?

‘BÖYLE BİR TALEP OLMADI’
Umur Bugay (Bizimkiler dizisi, yapımcı senarist): Bizimkiler dizisi zaten laik insanların etrafında geçen bir diziydi. Hiç öyle laiklik, irtica tehlikesi gibi konuları zaten işlemedik. O konulara girmediğimiz gibi bize öyle bir istek, talep gelmedi. Ben hatırlamıyorum.

‘DİZİDE HERKESE EŞİT DURMAYA ÇALIŞTIK’

Şevket Altuğ (Süper Baba dizisi, yapımcı oyuncu): Hiç alakası yok. Dışardan bir konu, senaryo müdahalesi olmadı. Ben hem dizinin başrol oyuncusu hem yapımcısıydım. Hem müdahale olmadı hem de biz o tür siyasi konuları dizide konu etmedik. Bizim herkese saygımız var, herkese eşit durmaya çalıştık.

‘DİZİYE BİR DİREKTİF GELMEDİ’
Orhan Oğuz (Süper Baba dizisi yönetmeni 1997): Öyle bir istek gelmedi, senaryoda da o konularla ilgili bir şey çektiğimizi hatırlamıyorum. Dizi zaten özlenen aile yapısını, temiz aşkı konu alan günlük hayat koşuşturması içinde yaşlılar, büyükler küçüklerle ilgili saygı-sevgiyi işleyen bir konuya sahipti. Zaten devletten yana bir korumacı yanı görülebilirdi. Bize bir istek, senaryoda değişiklik,

‘KİMSEDEN TELKİN ALMADIM’
Osman Sınav (Süper Baba dizisi yönetmeni 1994-1996): Ben hayatımda böyle bir telkin veya istek almadım. Süper Baba’yı çekerken de ne öyle irtica tehlikesi konusu ne de laiklik vurgusuyla ilgili bir senaryo veya telkin gelmedi. Ben çektiğim başka dizilerin içinde güncel hayata veya siyasete ilişkin konular çektim ama tamamen kendim istediğim için.

SÜPER BABA
Süper Baba dizisi, 1993-1997 yılları arasında yayınlandı. Başrollerde Şevket Altuğ, Sümer Tilmaç, Jülide Kural, Şevval Sam ve Bennu Yıldırımlar’ın yer aldığı dizide üç çocuklu boşanmış bir baba olan Fikret Aksu’nun (Şevket Altuğ) çocuklarıyla olan ilişkileri ve aşkları anlatılıyordu. Dizide Fikret, Çengelköy’de yaşayan, sabit bir işi olmayan yardımsever bir insandı. Yapımcılığını Şevket Altuğ’un üstlendiği, senaristliğini Sulhi Dölek’in yaptığı dizinin yönetmeni ise Osman Sınav’dı.

BİZİM AİLE
Bizim Aile, 1995 yapımı ve en uzun soluklu dizilerden biriydi. Dizinin yönetmenliğini Sema Okay yaparken senaryosunu ise Civan Canova yazmıştı.

YAZLIKÇILAR
YazlıkÇılar Bizimkiler dizisinin “Tatilciler” versiyonuydu. Yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Yalçın Yelence’nin yaptığı dizi 1993-2002 yılları arasında yayınlandı.

TSK MİT VE EMNİYET’TEN FİŞ’BİRLİĞİ !

Yıllardır istihbarat paylaşımı konusunda aralarında sorun olduğu gündeme getirilen TSK, MİT ve Emniyet, 1995 yılında birlikte hareket ederek dindarları teknik takibe almışlar. 3 kurumun dindarları kafese almak için birlikte hareket etmeleri, akıllara o yıllarda izlenme rekorları kıran, birleştiklerinde çok güçlü bir robot olan “voltran” isimli çizgi filmi getirdi.

Genelkurmay’ın iç tehdit diye ürettiği ‘irtica’ konusundaki ‘gizli’ yazışmaları 1995 yılında el yazısı ile yaptığı ortaya çıktı. Ulaşılan dönemin İstihbarat Başkanı Hava Tümgeneral Yücel Özsır imzalı ‘Gizli’ belgede, “İç tehdit” konulu yazışmaların (fişlemelerin) el yazısı ile yazılarak gönderilmesi isteniyor. Belgede,“Bu yazışmalara ‘Gizli Kişiye Özel’ gizlilik derecesi verilecek, bu hususlardaki uygulama emirleri el yazısı ile yazılarak gönderilecektir. Kontrollü evrak gibi çok sıkı takip ve muhafaza edilecek, fotokopi ile çoğaltılmayacak, bilmesi gerekenlerin dışındaki hiçbir personelin nüfuz etmesine imkan verilmeyecektir” deniliyor.

Almayın bunları içeri!

Eş ve çocukları örtülü olan personelin sakıncalı ve şüpheli şahıs olarak sunulduğu görülen el yazılı emirde, başörtülü ailelere askeri kimlik kartı ve sağlık fişi verilmemesi komutu yer alıyor. Söz konusu personele sicil amirleri tarafından düşük sicil verilmesi istenen belgede, söz konusu personellerin orduevlerine, askeri gazinolara ve misafirhanelere alınmaması, direnç gösterenler hakkında işlem yapılması talimatı verildiği görülüyor.

Birlik komutanlarına ‘tehdit’ gibi ‘emir’

Söz konusu personelin takip ettiği yayınların da incelenmesinin istendiği emir belgesinde, tüm sicil amirleri ve birlik komutanlarından personel ve ailelerini yakından tanımaları için harekete geçmeleri isteniyor. Söz konusu emirlere uymayan, şüpheli personelin takip ve kontrolünü sağlanmayan birlik komutanlarının tutumlarının sicillerine yansıtılacağı belirtiyor.

 

fislemebelgesi.jpg
Yıllardır istihbarat paylaşımı konusunda aralarında sorun olduğu gündeme getirilen TSK, MİT ve Emniyet, 1995 yılında birlikte hareket ederek dindarları teknik takibe almışlar. 3 kurumun dindarları kafese almak için birlikte hareket etmeleri, akıllara o yıllarda izlenme rekorları kıran, birleştiklerinde çok güçlü bir robot olan “voltran” isimli çizgi filmi getirdi.
 

Görülmemiş istihbarat kardeşliği!

Öte yandan belgeye göre, yıllardır istihbarat paylaşımı konusunda aralarında sorun olduğu gündeme getirilen TSK, MİT ve Emniyet’in 1995 yılında birlikte hareket ederek dindarları teknik takibe aldıkları anlaşılıyor. Yaşanan istihbarat zafiyetleri yüzünden yıllardır terörle mücadele konusunda başarısızlıkla suçlanan 3 kurumun koordine içinde dindarların ev ve iş telefonlarını dinlediklerinin görüldüğü Tümgeneral Özsır imzalı ‘Gizli’ emir belgesinde, şu ifadelere yer veriliyor: “Ev ve iş telefonları MİT Bölge Temsilcilikleri ve Mahalli Emniyet Makamları ile gerekli koordinelerde bulunularak, dinletileceklerdir.”

Aynı ‘Voltran’ gibi

Şiddet olaylarının tavan yaptığı ve faili meçhullerin gündemden düşmediği 1995 yılında 3 kurumun dindarları kafese almak için birlikte hareket etmeleri, akıllara o yıllarda izlenme rekorları kıran, birleştiklerinde çok güçlü bir robot olan “voltran” isimli çizgi filmi getirdi.

Milat