‘Necip Fazıl Bilinci’ üzerine.. Üstad Necip Fazıl’ın “Gençliğe Hitabe”sine Bir Şerh…

Reel politiğin tüm insani oluş alanlarını peşine takıp herşeyin sahte ve yapay olanını sergilediği ve konjonktürel olanın herşeyi silip süpürdüğü bir zeminde Üstad Necip Fazıl’ın “Gençliğe Hitabesi”nin oldukça lüks ve fantazi sayılacağını biliyoruz. Bizim, böyle bir lüksümüz (daha doğrusu kaygımız) yok! Çünkü Necip Fazıl’a bağlılık iddia edenlerin, “O’nun Ocağından geldiği”ni söyleyenlerin, “Biz Büyük Doğu’dan yetiştik” diyenlerin reel-politik karşısında ‘tazim’e durduğu ve ‘hiza’ya geldiği günümüzde, her zaman ve zeminde “Ya Ol Ya Öl”, “Ya Hep Ya Hiç!” diyen ve bunun kavgasını veren ve ömrü boyunca;

“Gözleri kara, alınları fikir çizgili, kalbleri ceylan, iradeleri çelik, imanları volkan, irfanları tarla, idrakleri bıçak, edaları şiir, diyalektikleri ipekten örgü, geliyorlar!”

diyerek “özlediği nesil”i bekleyen Üstad Necip Fazıl’ı yılın belli günlerinde “ölü ağlayıcıları” mistisizmi içerisinde anmak değil, O’nun “Büyük Doğu”sunu bünyeleştirmiş bir “anlayış”la her an O’nunla yaşayabilmek lazım..

Kim yaşayacak?

Ancak O’na bağlılık iddia edenlerin cevaplayabilecekleri bir soru bu..

Gençliğe;

“Genç Adam! Kalabalıkların modalaşmış yollarına düşme! Nefs murakabesi denilen o ulvi melekeye yapış ve düşün! Yol kalabalıkların yönü değil, hakikatin istikametidir! Sen O’na dön ve kalabalıkları döndür!”

uyarısını 79 yıllık yaşamının her karesinde ‘fiziki acı’ şiddetinde yaşayan ve yaşatan Üstad’ın bir antik Yunan Şairi’nden aktardığı “Meğer ben bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum” inkisarını yaşamadığını pek söyleyemeyiz!

Burada; 79 yıllık destansı bir kavganın manifestosu diyebileceğimiz Üstad’ın Gençliğe Hitabe’sini şerh etmek gibi oldukça çetin ve yorucu bir işe girişmek, ‘Gençliğe Hitabe’yi dikkatlere yeniden sunmayı deneme’dir aslında.. Yoksa Üstad’ı şerh’e kalkışmak ‘kaf dağını aşmak’ gibi ‘imkansız’ birşeydir..

Gençliğe Hitabe’sine başlarken öncelikle (genel geçer söylem ve anlayışlarla özdeşleştirmemek kaydıyla) şunu söylemek gerekiyor: Üstadın hayatı tek bir genç aramakla geçmiştir. Bu ‘tek’lik sayısal anlamda ‘tek’ değil, keyfiyet, muhteva anlamında bir “yekpare” bütünlüktür.

Ruh ve kaslarıyla bir genç..

Hayatının başından sonuna kadar;
“Ey genç adam yolumu adım adım bilirsin
Erken gel beni evde bulamayabilirsin!”
Hitabıyla bu genç adamı her an liflerinde, duygularında, düşüncelerinde, rüyalarında yaşatmış, hissetmiş bir büyük devrimci, bir büyük evrimcidir Üstad ..

Gençliğe Hitabe; bütün eserleri ve hayatında “fikri yaşamak yaşamayı da fikir” bilmiş Üstadın gençliğe bir manifestosu niteliğindedir..

Manifestosuna “Zaman bendedir ve mekan bana emanettir şuurunda bir gençlik” diye başlar Üstad!

Üstadın kendi terminolojisi, kendi tanımlamaları içerisinde “Zaman” ruhu, manayı ifade eder. “Zaman bendedir”.. Yani ruhun kendisinde olduğu, “Ve mekan bana emanettir” dediğinde.. (mekan maddeyi ifade eder…) Emanetin kendisine tevdi edildiği..

Kısaca şöyle diyebiliriz: zaman ruhu, mekan maddeyi ifade eder.

“Zaman bendedir ve mekan bana emanettir” demek düpedüz insanın memuriyet ve mesuliyetini ortaya koymaktır.

İnsanın memuriyet ve mesuliyeti (kendisine tevdi edilen emanet-ki dağlara taşlara teklif edilen- öncelikle aslına rücu edici yörüngede cereyan ediyor. Dolayısiyle zamanın insanda olması mekanın o zamanın uygulanacağı bir atmosfer olarak karşımıza çıkıyor ve bütün bir gençliğe emanetini, bütün bir gençliğin eşya ve hadiseleri yani zamanı tasarruf etmesi gibi bir mükellefiyeti gerekli kılıyor. Ve bu şuurla donanmış, bu şuuru kuşanmış bir gençlik özlemi içerisinde Üstad..

Gene bir şiirinde ;

“İşte bütün meselem, her meselenin başı
Ben bir genç arıyorum gençlikle köprü başı”

diyebileceği bir nesil arıyor. Emaneti bir sonraki nesillere tevdi edebilecek bir neslin özlemi, sancısı, çabası ve yetiştiriciliği rolünde Üstad.

Gençliği tanımlarken “gençlik yaş işi değil ruh işidir” diyordu ve verdiği örnekler de doksan yaşında Seyh Sadi’den, doksan yaşında sahabeden Ebu Talha Hazretleri’ne kadar genç örneğini veriyordu. Yani kasları ihtiyarlasa bile ruhu genç kalmış ve ruhuyla genç kalabilmiş bir genç tanımı vardı Üstad’ın.

Dolayısiyle fiziksel gerçekliğin ötesinde, doğumdan ölüme kadar bir süreç olarak gençliği tanımlar Üstad.

Hitabesinin hemen başında bir tarih muhasebesiyle işe başlar. Bir dünya görüşü kurucusunun inşaya başlarken yapması gereken öncelikle bir tarih muhasebesidir, bir tarih ayıklayıcılığıdır.

(Biraz geriye alarak ifadelendirmek gerekirse) Kanuni’den bu tarafa biz kaybede ede geliyoruz. Devleti kaybettik, toplumu kaybettik, aileyi kaybettik, insanı kaybettik. Bu kaybedişleri lif lif sentetik bir örgüde (İdeolocya Örgüsü) dokuyan, bunu örgüleştiren Üstad yeniden bunları kazanabilmenin, yeniden bunlara sahip olabilmenin, yeniden bu ruhla donanabilmenin örgüsünü oluşturmak için evvela bir tarih muhasebesiyle işe başlar ve şöyle der:

”Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk,vecd,fetih ve hakimiyetle süsleyici”..

Bu iki buçuk asırı yükseltici aşk dönemi diye tanımlar. Bu aşk dönemi; Osman Bey’den Kanuni’ye kadar olan asırdır ve işte bu iki buçuk asır aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süslü; devlet-i ebed müddet şuurunun nirengi noktasına vardığı bir dönemdir.

“Üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici”.. Burası da Kanuni’den Tanzimat’a kadar olan dönemdir. Üstad’ın ifadesiyle çürütücü taklitçilik dönemidir. Eşya ve hadisiler zeminine Kaba softa ve ham yobazın egemen olduğu bir dönem.

Son bir asrını da (belki de en önemli diyebileceğimiz bir asır) Allah’ın Kuran’ında Belhüm Adal dediği hayvanlardan aşağı taklitçilere kaptırıcı en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle Türk’ü madde planında kurtardıktan sonra ruh planında helak edici tam dört evre bulunduğunu gören.. Bu evreleri yükseltici aşk,çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi evet şimdi beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik.”

Üstadın ifadeleri bu..

Burada gördüğümüz şu: Üstad bir cümleyle bütün bir tarih muhasebesini, bütün bir tarih felsefesini ortaya koyuyor. Bir toplumsal proje teklif eden Üstad; evvela toplumsal projeyi inşa edeceği zeminin arka planını çiziyor ve üçe ayırıyor bunu.

Birincisi yükseltici aşk dediğimiz devir, o emanetin (zamanın mekana aplike edilmesi) mükemmel biçimde muhafaza edildiği bir dönem. Ondan sonraki dönem çürütücü taklitçilik ve en son dediği evet şimdi ve kendisinde çok önemli bulduğu ve bütün kavgasını sürdürdüğü o üçüncü dönem dediği öldürücü küfür dönemini çerçeveliyor Üstad. Bütün eserlerini de öldürücü küfür dediği bu dönem içerisinde vermiştir.

İkinci devrede Üstad’ın Kaba Softa ve Ham Yobaz dediği bir tip vardır. Bu tipi Cumhuriyet tarihimizde ilk defa teşhis eden Üstad olmuştur. Teşhis edip böyle olunmaması gereken bir tip olarak ortaya koymuştur.

Üstad’ın bir ilkesi vardı: Bir davanın istikametini muhafaza edebilmesi, hedeflendirilebilmesi için ana ilke öncelikle özünü zıtlarından ayıklayabilmesiyle kaimdir derdi..

Özünü zıtlarından ayıklayabilmek..

Üstad’ın oluşturmak istediği, kavgasını verdiği genç tipide işte bu özünü zıtlarından ayıklaması gereken bir genç tipiydi. Yani (eskilerin deyimiyle) ağyarını mani efradını cami (kendinden olan bütün güzellikleri, iyilikleri,doğrulukları toplayıcı kendinden olmayan her türlü kötülükleri,yanlışlıkları ve çirkinlikleri dışlayıcı) bir genç tipi tarif ediyordu.

Üstad bir ideal adamıydı, bir ideoloji adamıydı.. İdeoloji inşa ediciydi.

(Ülkemizde hala anlaşılmayan bu inşa edici fonksiyon anlaşılmadan Üstad gerçek anlamıyla anlaşılamayacaktır.)

Üstad’ın getirdiği herşey tatbik edilmeye dairdir. Burayı kesinlikle gözden kaçırmamak gerekiyor.

Necip Fazıl çok değişik şekillerde tarif edilebiliyor.

Necip Fazıl;

Kimilerine göre büyük şair yani Sultanüş Şuara,
Kimilerine göre büyük hatip, usta konuşmacı,
Kimilerine göre büyük tiyatro ve hikaye yazarı,
Kimilerine göre büyük şiiri bırakmış politika adamı,
Kimilerine göre sanat ve estetik dehası..
Kimilerine göre tecrit ufkunda yaşayan bir mücerretler adamıdır.

Burada Üstad’ın asıl vasfını kaybetmek gibi tanımlamalar seziyoruz. Yani Üstad sadece ideallerin adamı, toplumdan uzaklaşmış bir adam olarak da algılanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bunu kendisi de belirtmişti: ”Çok defa en ulvi tecrit ve manalandırmalara en sufli teşhis ve maksatlandırmalar musallat olur” Ve peşinden gene şunu diyordu: ”…ben mücerretler adamı o kadar indim ki mutlaka her türlü tecridin sonunda varması gereken yer müşahhasdır, toplumdur, insandır, eşyadır, olaydır” diyordu. Bütün kavgasını bu topluluğu oluşturmak üzere vermişti. Yani o idealizasyonu uygulamaya koymak, tatbik etmek için yapmıştır.

Devam ediyoruz gençliğe hitabesine: “Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün dikeyleri yatay haline getirecek bir nida kopararak mukaddes emaneti ne yaptınız? diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik”

Bir cümleyle bir tarih diliminin muhasebesi yatıyor burada.. O en son devre dediğimiz öldürücü küfür devresinin adeta bir özeti var burada.

Yeni kurbağa dili cümlesiyle de dil devriminin korkunçluğunu ve eleştirisini yapıyor.

Bir şiirinde bunu değişik bir şekilde de ifade ediyor:

”Bir şey koptu benden şey her şeyi tutan bir şey
Benim adım bay Necip babamınki Fazıl Bey”

İki nesli bölen ayıran, dünyalarını birbirinden çalan bir ayırım olmuştur dil ve Üstad bunu yeni kurbağa dili şeklinde ifadelendiriyor.

Bütün dikeyleri yatay hale getirecek bir nida kopararak: Mukaddes emaneti ne yaptınız…

Geriye doğru gidersek.. Sahabe devrinden baktığımızda; sahabe dönemi, hicri asırlar, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı ortada devlet-i ebed müddet dediğimiz bir yapı var. Bütün doğrularıyla-yanlışlarıyla, uygulamalarıyla böyle bir yapı var. Belli bir zaman sonra Üstad’ın öldürücü küfür diye yaftaladığı bir kavşağa geliyoruz. (Bu kavşak Cumhuriyet kavşağıdır). Bu kavşakta (Üstadın ifadesiyle) işgal ordularının dahi yapamayacağı korkunç bir cinayetle bu mukaddes emanet kesilip atılıyor. Cumhuriyete kadar mukaddes emanetin yürütücüleri, taşıyıcıları mevcut.

Bu mukaddes emanetin bertaraf edildiğini Üstad görüyor ve bir nida kopararak mukaddes emaneti ne yaptınız diye meydan yerine çıkıyor..

Aslında Üstad Gençliğe seslenirken, kendisi bizzat bu seslenişin gereğini yerine getiriyor.

Bu hınçla dolu fakat öfkesini sadece yeniçeri ruhiyatı ve tavrı ile sadece kaslarından ibaret refleks olarak ortaya koyacak değil, bu mukaddes emanete kaplık yapabilecek, onu taşıyabilecek bir bünyeye sahip öfkeyle dolu bir gençlik arıyor Üstad.. Gününü bekleyen bir gençlik.. Bir sinir kumkuması halinde, rahatsızlık içinde psikolojik sapmalarıyla gerilimli bir gençlik değil. Öfkesini ölçülendirebilen, muhtevasıyla taşıyabilen bir gençliğe sesleniyor ve “dininin, dilinin, beyninin ilminin, ırzının, evinin, çilinin, öcünün davacısı bir gençlik”.

Bütün olumlu ve olumsuz vasıflarıyla davasını bütünleştirebilmiş, bu davasını iyi,güzel ve doğruya inkılap ettirebilecek, dönüştürebilecek birikimlerle donanmış bir gençlik ümit ediyor, hayal ediyor ve yetiştirmeye çıkıyor Üstad…

Öncelikle de dininin davacısı.. Bunu aktarabilecek dilinin, zihinselleştirebilecek beyninin, bilimselliğinin, ırzının, evinin davacısı..(Yukarıda belirttiğimiz Kanuni’den bu tarafa herşeyi kaybede kaybede gelen bir kuşağın yeniden herşeye sahip olabilmesinin adeta bir yangın yerinden koparcasına yangın yerini gül bahçesine çevirircesine çetin bir mücadeleye, çetin bir davaya adanmış, çetin bir davayı göğüslemeye çabalamış bir gençlik).

Halka değil hakka inanan, meclisinin duvarında hakimiyet hakkındır düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik.

Gençliğe Hitabenin (manifestonun) ana damarlarından biri: halka değil hakka inanan.. Bu kavramsal ifade ile İslami dünya görüşünden koparılmamızın ve sonuçta bütün muhtevayı kaybedişimizin, bütün kaliteyi kantiteye, sayısallığa döküşümüzün batıdan adapte reformalardan özellikle sayısal yani niceliğe döküşümüzün acı halini ifadelendiriyor.. Üstad hakikati işaretliyor ve “meclisinin duvarında hakimiyet hakkındır düsturuna hasret çeken gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti hakka kölelikte bulan bir gençlik” diyor.

Üstat’ın terminolojisinde önemli tanımlarından bir tanesi de Hürriyetin tanımıdır: “Hürriyet hakka köleliktir” diyor ve köleliği bile bir özgürlük tanımına kavuşturuyordu. Bilinen anlamda maddi refleksler altında ezilmiş bir kölelik değil. Hakikat, doğruya esarettir diyerek bir tanım farklılığı getiriyor.

Devam ediyor: “Emekçiye benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın. Ama sen de zulüm gördüğün iddiasıyla kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın. Kapitalist’e ise Allah buyruğunu ve Resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın ihtarını edecek kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik…”

Gençliği değişik bir boyutuyla daha yaklaşıyor Üstad. Daha doğrusu gençliğin temel sorumluluk alanlarından birisini ortaya koyuyor.

O da nedir?

Adına emek ve sermaye tabanında sistem kurulmuş, ideoloji üretilmiş iki ana kesimi emek ve sermayeyi hakikatine çekiyor ve hakikatinde temellendiriyor. Emekçiye benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın diyor.

Burada üstadın tesbitlerinden birisini daha hatırlıyoruz. Şöyle: ”Bizim toplumumuzda hasta kendi hastalığına razı olsa bile toplum onun hastalığına rıza göstermeyecek derecede hassasiyete sahip, o derecede müşfikleşmiştir..” şeklinde ifadeleri var Üstadın. Burada da aynısı. Emekçiye benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın. Ama sende zulüm gördüğün iddiasıyla kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın.. Yani mutlaka ölçülendirilmiş, sınırları çizilmiş, kendi makul mecrası içerisinde denetime alınmış bir emek hakkı bir emekçi kesimi…

Kapitalistte ise Allah buyruğunu ve resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kasasına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın ihtarını edecek.

Nedir bu Allah Buyruğu ve Resul ölçüleri? Örneğin “Alnının teri kurumadan emeğinin karşıılğını veriniz” Bunun gibi birçok mutlak ölçüler mevcut. İkisini unsurlar üstü bir zevk alanında, bir kıvamda birleştiriyor Üstad.. Zıtlar üstü bir ahenkte.. Emek ve sermayenin birbirine bir hasım gibi değil, (deyim yerindeyse) hısımlaştığı bir ilişkiler bütünü..

Bunlar idealizasyonlar yani olması gerekenler, büyük ölçüde yaşananlar değil..

Devam ediyor Hitabesi’ne: “Birbuçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını..” (burası önemli bir nokta)… Biliyorsunuz Batının önemli dinsel, bilimsel serüvenleri, reformları arayışları, çatışmaları var.. Burada Üstad Rönesans’tan bahsediyor: Rönesanstan itibaren keşif ve oyuncak dediği teknolojik dönüşümlere, çevrimlere işaret ediyor.. Ve bütün bunlara rağmen buhranını yenemeyen, kurtuluşunu arayan diyor.. Bütün bu keşifler, bilimsel donanımlar buhranını yenmeye değil, buhranını artırmaya neden olmuştur.. Kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, Türk’ün de yine birbuçuk asırdır (Üstadın muhasebesini yaptığı başlarken belirttiğimiz) Türk’ün de işte bu batı adamında bulduğunu sandığı şeyi (burada gene Üstadın bir tesbitini hatırlıyoruz): Biz güneşi ceketimizin astarında kaybettik. Başka ceplerde arıyoruz… Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslam’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslam alemine ve bütün insanlığa nümunelik teşkil edecek bir gençlik.. Ve bu gençliğin yüklenmesi gereken donanımın temellerine işaret ediyor Üstad.

Kısa bir tarih muhasebesinde şöyle ifadelendiriyor bunu(: Üstadın yanlış anlaşılan ana ilkelerinden birisidir bu..)

“İslam Türk’ün elinde bozuldu ve heryerde bozuldu. Ve bu Allah’ın Türk’e ilahi bir ihtarıdır. Türkiye’de düzelmelidir ki her yerde düzelsin! Kendisinde bozulanın ancak kendisinde düzeldikçe, o nisbette yurdunda İslam aleminde, bütün dünyada da düzelebileceğine ilişkin ilahi bir işaret, ilahi bir ihtardır..” Nasıl bir modelden maketleşerek bütün Arap alemiyle İslam alemi bozulduysa ancak Türkiye’den çıkacak yeni modeli tatbik suretiyle kendisini bulabilir… Gençliğe hitabesinde de bunu dolaylı olarak belirtiyor.

Bu bir kaderciliğin veya bir coğrafya tutkusunun veya bir etnik tutkunun değil, korkunç bir mükellefiyet ve mesuliyet idrakinin ifadesidir. Bende bozuldu, ancak ben düzelirsem düzelecek idraki.. (biraz sonra geleceğiz)

“Kim var diye seslenilince sağına ve soluna bakınmadan fert fert ben varım cevabını verici, benim olmadığım yerde kimse yoktur duygusuna sahip bir dava ahlakını pırıldatıcı bir gençlik..”

En önemli yere geldik..

Necip Fazıl, ıslahatçı bir düşüncenin değil İnkılapçı bir düşüncenin adamıydı.

O’nun temel ilkesi: Ya hep Ya Hiç’ti, Ya Ol Ya Öl’dü..

Yanımdaki varsa ben de varım değildi, Ben varsam bu dava var!

Ve bu soruyu sordurtmayacak bir fikir ve eylem ahlakıyla da donatmaya çabalıyordu muhataplarını..

Burada şunu diyebiliyoruz: (Üstadı anlamada oldukça önemli):

Üstad maiyyet olmaya değil maiyyen almaya memur bir düşüncenin kurucusuydu.. O hiçbir zaman teba olabilecek bir düşüncenin adamı olmadı. Teba alabilecek bir düşüncenin adamıydı.

O, hangi aidiyet dünyasına mensup olduğumuzun ve hangi aidiyet dünyasına mensup olmadığımızın ideolocyasını dokumuştu..

Biz, “Üstad” derken sembollerle konuşuyoruz. “Niçin illa Üstad?” dediğimizde “Fikrinden dolayı üstad, dolayısıyla fikri.. Fikrinden dolayı merkezleştiriyoruz.. O fikri kim ortaya koysaydı Üstad oydu..

Devam ediyoruz.. Bütün adalelerine kadar sorumluluk bilincini yüklenmiş gençlik..

“Can taşıma liyakatini canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik..”

Bu cümlede yatan müthiş bir şehitlik şuurunu peşinen kuşanmış bir gençlik.. Can taşıma liyakatini canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet bilecek.. Taşınan canın kıymetini ölçülendiriyor: Bu can ancak Allah yolunda feda edilirse candan sayılır, yoksa sadece bir organ..

Abdülhakim Arvasi Hz.lerinin bir sözü: “Bu yolda göze alınabilecek en hafif şey şehitliği göze almaktır..”

Lakırdı haline getirmeden.. Büyüklerin tavrıdır: Bir şey dile döküldüğü zaman hakikatinden kaybede ede gider.. Onu hal olarak yaşatmak, kaal olarak yaşatmamak lazım…

“Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik..” (Burada maddi bir ak süt tanımı yok.. Ruh adaleleri, ruh gözü, kalp gözünün hakikatiyle)

“Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri , muzahrafat kanalı sokağı,(herşey tersine inkılab etmiş) fuhuş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi hasılı güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyacak, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik..”

Her cümlesi bir toplumsal tarih muhasebesi.. Geleceğe yönelebilmenin izlerini taşıyor..

Gene bir tesbiti: Bize şeriate ellese küfrü değil, küfre ellese şeriati doğuracak soy lazım diyordu. Çirkine ellese güzeli doğuracak.. Tuttuğu, gördüğü her şeyi kendisine dönüştürecek bir bünye.. Bunun kazanılması..

Estetiğimizi de ölçülendiriyor:

Doğruyu mu, güzeli mi, iyiyi mi istiyorsun? Allah Resulünün gösterdiği, öğrettiği ve bellettiği diyordu..

İmamı Azamın sözü: Söz kalpten gelirse kalbe tesir eder.. Ve uzun soluklu olur.. Üstad’da da öyle olmuştur..

Devam ediyor: “Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütn eski nesillerden hiç birini beğenmeyen onlara siz güneş ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız.. Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiç biri başınıza gelmezdi diyecek ve gerçek müslümanlığın nidüğünü ve nasılını gösterecek bir gençlik.”

Burada boş bir nefs emniyeti içerisinde bir gençliği tanımlamıyor Üstad. Gerçek Müslümanlığın esasını ve nasılını gösterecek , bunla donanmış bir gençlik tanımlıyor.

Tek soluklu, konjonktürel, zamanla kayıtlı İslami akımları görüyorsunuz. Aslında bunlara ‘akım’ demek de uygun değil ya. Nedir? Bütün bir geleneğimizi yani tarihselliğimizi asr-ı saadete bağlayan köprüleri yok sayan birtakım ‘köktenci’ diye tanımlanan aslında ise ‘köktencilik’le ilgisi olmayan mevsimlik cereyanlarla asla özdeşleştirilmeyecek derecede bir gençlik tanımı veriyor Üstad..

Sadece itham eden, suçlayan, eleştiren değil, “nidüğünü ve nasılını gösterecek bir gençlik” diyor..

Devam ediyor Üstad: “Tek cümleyle Allah’ın kainatı yüzü suyu hürmetine yarattığı sevgilisinin alemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, ondan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak barınak tanımayacak ve onun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye layık görecek bir gençlik..”

Mikyası, ölçüsü, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin herşey için ölçü tek: Allah’ın Resulü.. O’na dost olan dost, ona düşman olan ise mezar farelerine denk muameleye tabi tutulması gereken yaratıklar..

Bu noktada Vasiyetini hatırlıyoruz. En sonunda şunu söylüyordu:

“Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız. Hele düşmanlarını. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız. Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!”

Bütün bu yüklemlerden, vasıflardan, muhteva ile donanmış gençlik tanımlarından sonra Üstad’ın geldiği yer şurası:

O; fikri yaşamak yaşamayı fikir bilen bir insandı. Bunları derken adeta biz Üstadı sanki anlıyormuşuz, ona derinliğine vakıf olmuşçasına bir nefs emniyeti içerisinde olmak gibi bir tavır içinde değiliz. Biz kendi algılayışımız kadar ancak Üstad’ı anlayabiliyoruz.

“Bu gençliği karşımda görüyorum” diyor . “Maya tutması için otuz küsür yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla… (Üstadın mücadele verdiği dönemleri hatırlarsanız.. Bir örnek verelim: Bir dönem devletin şöyle bir genelgesi vardı: “Allah’tan ve Ahlaktan bahsetmek yasaktır!” Üstad ertesi gün çıkardığı Büyük Doğu’nun birinci sayfasında tırnak içerisinde “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” ölçüsüyle karşı koyuyordu (bugünkü deyimle) derin devlete..

Üstadın tavrı bir “kör cesaret” değildi.. Canların canı uğrunda can vermeyi bilen bir insanın tavrıydı.. Üstad, davasında fani olmuş bir insandı.

“Ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım.”

Bütün bir mücadelenin sonunda, denizin dalgalanmasının, med-cezirlerinin sonunda sükunete kavuşmanın ve görevini huzur içerisinde sürdürmüş bir insanın huzur ifadesini veriyor: “Bu gençliği karşımda görüyorum” demekle… Bu çerçevede Üstad’ın ruh adaleleri hiçbir zaman nötr olmadı..

Bir şiirinde:

“Yaran kabuk tutmasın her an deş tazelensin,
Sen ağla gafil gülsün nadan yelpazelensin!” diyor.

Ve tarihi sonuç:

“Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevi babanın tabutunu musalla taşına , Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır.”

Fikirde, eylemde herşey tamam..

“Ey genç adam yolumu adım adım bilirsin.
Erken gel beni evde bulamayabilirsin!” ve

“Tohum saç bitmezse toprak utansın.
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı
Bunu sürdürmeyen çırak utansın!”

itminanı içerisinde emaneti, bayrağı kendisinden sonrakilere ulaştırmış olmanın verdiği uzun seferin sonunda “Bundan böyle senden beklediğim…” diyor Üstad.. Ötelere gidiyorum diyor adeta.. Dava taşını gediğine koymak kaldı sana diyor!

“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes
Ey kahbe rüzgar artık ne yandan esersen es!”

Herşeyin yerli yerine nasıl oturtulacağının bütün fizibilitesi, projesi “mimarisi” hazırlanmış, tamamlanmıştır. Emanet “eylemciler”e yani gençliğe tevdi edilmiştir. Artık gemiler denize indirilmek üzere kızağına konmayı beklemektedir..

Üstadı anlatmaya cesaret ederken (eskilerin tabiriyle) “el emrü fevkal edeb” ölçüsüne sığınarak başladık..

Üstadı ne kadar anladığımıza ilişkin güzel bir benzetmeyi Aynştayn anlatıyor:

“Einstein’a fizikçi arkadaşları ‘Şu izafiyet teorisini bir anlat da öğrenelim’ demişler. Einstein de onlara şöyle cevap vermiş:

-Geçenlerde anadan doğma kör bir dostumla parkta oturuyorduk. Oradan sütçü geçiyordu. Dostuma: ‘Süt içer misin?’ dedim. ‘Süt nedir?’ diye sordu. ‘Beyaz bir sıvı’ cevabını verdim. ‘Sıvıyı anladım da beyaz nedir?’ dedi. ‘Kuğu kuşunun rengidir’ karşılığını verince, o tekrar: ‘Kuşu anladım, ama kuğu nedir?’ dedi. Ben de ‘Canım hani göllerde yüzen eğri boyunlu kuş var ya!’ dedim. Bu defa dostum: ‘Boyunu anladım da eğri nedir?’ dedi. Bunun üzerine arkadaşımın elini tuttum ve omuzundan itibaren, bükülmüş dirseğimin üzerinden geçirerek: ‘İşte eğri budur!’ dediğimde, muhatabım ‘Haa, sütün ne olduğunu şimdi anladım!’ cevabını verdi. İşte ben de İzafiyet Teorisini izah edersem, siz de onu ancak gözleri hiç görmeyen arkadaşımın sütü anladığı kadar anlayabilirsiniz!”

O’nun baş tacı ettiklerinden İmam-ı Rabbani Hz.leri konuşuyor:

“Öyle bir vakitte yaşıyoruz ki, İslam gayreti başkalarına cinnet gibi görünse de bizim bu mecnunluğu kabul etmemiz ve ona göre savaşmamız lazımdır. Böyle bir günde cihad, ‘‘ihad-ı Ekber’’ir, ve küçücük bir amel ve bağlılığın hudutsuz ecri vardır. Böyle bir günde söz ve fikir cihadı, her cihaddan üstündür..”

O, İmam-ı Rabbani’nin bu ölçüsü’nü gerçekleştiren adamdı!

O’nu anlayanlar; “Büyük Doğu çerçevesine girmiş herşey Büyük Doğu’nundur” ilkesiyle, Büyük Doğu’ya katkı rafineliğine kavuşmuş olanlardır.!

O her an “kendinde korku”yu hisseden ve “huzurda” olandı !

O “ölmeden önce nefsini hesaba çekenlerden” ve “Ölüp de ölmeyenlerden” di!.

O’nu “Manevi Baba” bilenler “Ölü arkasından ağıt” yakanlar olamazlar!

O’nu O’nun davasına yani Büyük Doğu’ya “nisbet” içerisinde “Teorik dil alanı” oluşturabilenlerdir ki anlayanlardır!

O’nun tarihi ihtar cümlelerinden biriyle bitirelim:

“Genç adam! Bu sözlerimin sorumlu muhatabı sensin!”

Ne mutlu O’na muhatap olabilenlere!…

(Bu yazı Ankara’da bir radyoda yapılan konuşmanın deşifresinden hazırlanmıştır.)

Reklamlar

28 Şubat belgeselleri en büyük mağduru yine hatırlamadı! -İsa Tatlıcan/Milat Gazetesi

İsa TATLICAN
isa_tatlican@hotmail.com

Meğer ne kadar çok demokrasi sevdalısı varmış bu ülkede.
Darbeye en az askerler kadar iştahlı olanlar basınımız, aslında askeri vesayeti hiçbir zaman gönülden desteklememiş!

Medyamız aslında, başörtüsü yasağına da, katsayı adaletsizliğine de, Merve Kavakçı’ya yönelik linç girişimine de, YAŞ’zedelere de, STK’lara yapılan baskılara da, Sincan’da yürüyen tanklara da, 28 Şubat’çıların Türkiye’ye ödettiği 300 milyar dolarlık faturaya da karşıymış.

CNN’Türk’te Can Ataklı-Aydın Doğan kavgasını izliyorum. Hepsi üzerlerine yapışan bu kara lekeden kurtulma peşinde. Aydın Doğan, hiçbir zaman siyasete yön vermeye çalışmadıklarını, darbecilerin yanında yeralmadıklarını iddia ediyor. İnandırıcı olabilmek için de avazı çıktığı kadar bağırıyor. Halk unutkan olabilir ama arşivler unutmuyor Aydın Bey!

Halkı aptal yerine koysalar da, 15 yıl sonra gelen tüm itirafları ve aklanma çabalarını Türkiye’nin normalleşmesi adına önemli birer gelişme olarak görüyorum.
Bu yıl tüm TV kanallarında, 28 Şubat belgesellerini ve günlerce süren haber dosyalarını izliyoruz. Gazeteler de farklı bir 28 Şubat mağduru bulma yarışında.

MİRZABEYOĞLU İSLAMCILARIN İMTİHANIDIR

Ancak her yıl olduğu bu yıl da 28 Şubat sürecinin belki de en büyük mağduru unutuldu. O, 1998 yılında bu yana yani yaklaşık 14 yıldır cezaevinde. 2005 yılından bu yana tecrit altında tutuluyor. 60 kitap yazmış, düşünmekten, konuşmaktan, tartışmaktan başka eylemi olmayan bir mütefekkir…
Yargının siyasallaştığı bir dönemin sembol ismi Salih Mirzabeyoğlu’ndan bahsediyorum.
Yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı tarafından da hiçbir eyleme katılmadığının altı çizilen Salih Mirzabeyoğlu, önce idam, daha sonra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış.

Mahkemeye çıkarıldığında gördüğümüzü dayaktan yara bere içinde kalmış yüzü ve Fatih Çekirge yönetimindeki Star gazetesinin yaptığı iğrenç yayın hala hafızamızda.
14 yıldır ailesi ve avukatı dışında kimse ile görüştürülmüyor. Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman, idam ile sonuçlanan yargılama sürecini şu cümlelerle özetlemiş: “Ortada hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok… Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar, idam olmuştur. Özdemir Sabancı’yı öldürdüğü söylenen Fehriye Erdal’ın yaptığı eylemden, yaşamış olsalardı, Engels ve Marks sorumlu tutulup, onlara idam cezası verilebilir mi? Bunu hangi hukuk mantığı kabul eder?”

Kim ne derse desin Salih Mirzabeyoğlu Türkiye’deki İslamcıların imtihanıdır.
Tamam, söylemlerin ve kullanılan dilin kabul edilmemesini anlayabiliyorum. Hayatımızın hiçbir döneminde yolumuz kesişmemiş de olabilir. Ama yedi yıl boyunca üç metrekare hücrede yaşamak zorunda bırakılan Mirzabeyoğlu’nun hakkını savunamıyor olmak neyin nesi? “Bu zulmü hakkedecek ne yapmıştır” diye neden soramıyoruz?
Bir zulmü değerlendirirken kullandığımız ölçü, mazlumun yanlış olduğunu düşündüğümüz fikirleri olmamalıdır.

Merkez medyayı zaten geçtim, ama bu konuda kalem oynatmamakta ısrarlı muhafazakar yazarlarının içinde bulunduğu renk körlüğünü nasıl yorumlamak lazım bilmiyorum?

ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN’E AÇIK ÇAĞRI

Aynı kuşaktan gelen, aynı siyasi ekolden beslenen birçok isim, bugün çok önemli makam-mevkileri işgal ederken, Mirzabeyoğlu’nun neden zindanlarda çürümeye terk edildiğini, bu konuda sessizliğin arkasında yatan nedenleri merak ediyorum.
Dışarıdan bakarak bir insanın suçlu ya da suçsuz olduğuna karar vermek elbette imkansız.
Bunu anlayabilmenin tek bir yolu var.

Öcalan’a özgürlük tartışmalarının yapıldığı, ev hapsinin pazarlık konusu haline geldiği günümüzde, Mirzabeyoğlu’nun da adil yargılanma hakkının mutlaka iade edilmesi gerekir.
28 Şubat sürecinin birifingli yargısının kurbanı olan Mirzabeyoğlu, yeniden yargılanmalı, gözaltı ve yargılanma sürecinde yaşanan hukuksuzluklar mutlaka araştırılmalıdır. Umarım bu çağrımız Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e ulaşır.

Postmodern darbenin en büyük mağduru Mirzabeyoğlu ne zaman adil bir şekilde yargılanırsa, 28 Şubat süreci de o gün sona erecektir…

28 ŞUBAT DARBESİ

28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. Türkiye siyasi tarihine geçen kararlar ve kimilerince bir dönüm noktası olan bu kararların uygulanması sırasında Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda yaşanan değişimlere neden olan bir süreçtir. Yaşananlar, çeşitli kaynaklar tarafından post-modern darbe olarak adlandırılmıştır.

Arka plan

Refah Partisi 1995 Genel Seçimlerinde birinci parti olmuştur.[3] 1996 yılında, seçimlerin ardından kurulan DYP-ANAP koalisyon hükümeti, Refah Partisi’nin güven oylaması hakkında hukuksal inceleme yapılması için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldığından dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM’de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükümet (Refahyol hükümeti), 8 Temmuz 1996’da TBMM’de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştır.
28 Şubat ortamı RP-DYP Koalisyonu kurulmasının ardından bu dönemde yaşanan bazı olayların, 28 Şubat sürecini tetiklediği ve hızlandırdığı iddia edilmektedir. Bu olaylar;
2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya’yı ziyaret etti. Libya’da, Kaddafi’nin bir çadırda Erbakan ile yaptığı görüşmede sarfettiği sözler[hangileri?] muhalefet ve basın tarafından ağır bir şekilde eleştirildi.
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkileri açığa çıktı. Başbakan Erbakan ‘fasa fiso’ dedi, Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, aydınlık için bir dakika karanlık toplumsal eylemi için “Mumsöndü oynuyorlar” dedi.
Kayseri’nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 tarihli Refah Partisi İl Divan Toplantısındaki konuşmasında, Türkiye’de henüz gerçek demokrasinin olmadığını, hâkim güçlerin herkesi kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmeye zorladığını söyledi. Karatepe konuşmasında şunları söylemişti:
“ Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Belki başbakanın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak, sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Refah Partili olarak yeryüzünde tek başıma da kalsam, bu zulüm düzeni değişmelidir. İnsanları köle gibi gören, çağdışı bu düzen mutlaka değişmelidir. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur. ”
Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl hapis ve 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edildi.
Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 Cumartesi günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği verdi.
Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar.
30 Ocak 1997’de Sincan belediyesi Kudüs gecesi düzenledi. Belediye başkanı Bekir Yıldız, İran büyükelçisinin misafir olduğu gecede sahneye konulan cihad oyunu basında tepki oluşturdu. Star muhabiri Işın Gürel saldırıya maruz kaldı. Bekir Yıldız tutuklandı, mahkûm edildi.
4 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a birkaç mektup gönderdi.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ‘irtica, PKK’dan daha tehlikeli’ dedi.
11 Şubat’ta Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü Ankara’da yapıldı.

28 Şubat kararları

28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu sert bir şekilde vurguladı.[8] 28 Şubat 1997’deki MGK kararları hükümete bildirildi. Kararda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu.

28 Şubat sonrası gelişmeler

4 Mart’ta Başbakan Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa imzalamayacağını söyledi ve imzalamadi
13 Mart’ta Başbakan Necmettin Erbakan, MGK kararlarını imzalamak zorunda kalmış ve daha sonra bu kararları imzalamadığını sadece ön yazıyı imzaladığını iddia etmiştir.
21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açtı.
3 Haziran’da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra DGM’de başladı.
7 Haziran’da Genelkurmay, irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu.
10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi.
18 Haziran’da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. İstifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu belirtti.
19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.
30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Özkan’la birlikte ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu.