28 Şubat için soruşturma başlatıldı

Ankara Özel Yetkili Başsavcılığı suç duyuruları üzerine 28 Şubat sürecine ilişkin soruşturma başlattı. Gerek duyulması halinde dönemin komutanları da ifadeye çağırılacak. Adalet Platformu, Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, Avukat Yunus Akyol, Genç Siviller, Mazlum-Der, Özgür-Der, İnsan Hakları Derneği, Hukukçular Derneği, Adaleti Savunanlar Derneği gibi sivil toplum örgütü ve kişiler tarafından çok sayıda suç duyurusu yapılmıştı.
Adalet Platformu suç duyurusu yapmıştı

Adalet Platformu, Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, Avukat Yunus Akyol, Genç Siviller, Mazlum-Der, Özgür-Der, İnsan Hakları Derneği, Hukukçular Derneği, Adaleti Savunanlar Derneği gibi sivil toplum örgütü ve kişiler tarafından çok sayıda suç duyurusu yapılmıştı. Adalet Platformu, 28 Şubat 2011 tarihinde 28 Şubat 1997 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri için suç duyurusunda bulunmuştu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim edilen suç duyurusunda, bu darbelerde etkin rol alan kişilerin isimleri belirtiliyor ve bu kişiler ile sorumlu diğer tüm kişilerin cezalandırılması talep ediliyordu. Platform sözcüsü Adem Çevik’in savcılığa teslim ettiği ve olayın gerçekleştiği yer olması itibarıyla Ankara savcılığına aktarılan suç duyurusu dilekçesinde, ayrıntılı olarak belirtilen iddialardan dolayı ilgililere Türk Ceza Kanununun ilgili maddelerinin uygulanması, kamu davası açılması talep ediliyordu:

“Şüphelilerden Her Türkiye vatandaşı gibi bende bizzat manevi ve maddi zarar gördüm. 12 Yaş öncesine Kuran eğitim yasağı konulduğundan oğluma Kur’an öğretemedim. Kızımı İmam-Hatipe Gönderemedim… Tüm ailem müslüman olduğundan islama irtica denilmesi ve başörtülü olmak suçtur ayrımcılığı bana ve insanlığa karşı suçtur… Şüphelilerin cezalandırılması için kamu davası açılması ve tüm darbecilerin malvarlıklarına el konularak hazineye aktarılması, tüm darbecilerin ve destek verenlerin kamu kurum-kuruluşlarına-cadde ve sokaklara verilen isimlerinin de acilen silinmesini hukuki zorunluluktur. Darbeci isimleri kullananlara da darbeyi-suçu-suçluyu övme suçu ve suça iştirakden ve islama irtica dedikleri için islama-müslümanlara hakaretten de işlem yapılmasını, TSK ve Yargı mensuplarının da içinde bulunduğu CUNTAcılarla 27mayıs-12mart cuntacıları, 28şubat-27nisan muhtıracıları ve Ergenekon-Balyoz-Kafes-İrtica-Susurluk-pkk-kck-bçg-gladio vb. Çetelerle organik-inorganik bağlantılarının araştırılmasını özellikle insanlığa karşı suç işlenmesinden dolayı TCK 77. maddeye göre de cezalandırılmalarını arz ve talep ederiz.”

28 ŞUBAT YARGILANACAK MI?
28 Şubat, bir iki senelik kısa bir dönem değildir. Askeri vesayet zihniyeti, 1960’tan sonra, çeşitli kisveler altında günümüze kadar uzanmıştır. Askerin siyaseti istediği gibi şekillendirmesi, bazı gelişmeleri tehdit gibi görüp, engellemeye çalışması, 28 Şubat’la sınırlı kalmaz. Dikkat ederseniz, 28 Şubat “başarısı” daha sonra gelenleri de heveslendirmiştir. Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat bin yıl sürecek” demesi, aslında askeri vesayet karşısında siyasi iktidarların aczine olan inancından kaynaklanmaktaydı. Nitekim, Batı Çalışma Grubu’nun başkanı olduğu bilinen Çetin Doğan Paşa, 2002’de AK Parti iktidarına karşı Balyoz Planı’nı, bu tecrübelerin ışığı altında başlattı. “Höt desek, sivil hükümet dayanamaz” düşüncesi hâkimdi.

Psikolojik harekâtın başarıya ulaşması, medya, bürokrasi ve aydınlarla işbirliğine bağlıydı. 28 Şubat’ta da Genelkurmay, rektörlere, yargı üyelerine, basın mensuplarına brifing vermemiş miydi? Refah Partisi’nden kaynaklanan büyük tehlikeyi onlara anlatmamış mıydı? Sermayeyi bile “Yeşil” diye nitelendirip, listesini yayınladılar. Askeri birliklerin, Ülker de dahil, “yeşil sermayeden” alışveriş yapmasını yasakladılar. Tabii, altyapıyı hazırlamak için o gün de medya devreye sokulmuştu; Balyoz Planı’nda da, işbirlikçi gazeteciler listesi hazırlandı. İşadamları, üniversite üyeleri, köşe yazarları ile irtibat sağlandı. Çok teferruata girmeyeceğim; Balyoz sonrası diğer gelişmeleri satır başlarıyla hatırlatmaya çalışacağım:

Jandarma Genel Komutanlığı’na gelen Şener Eruygur, Batı Çalışma Grubu benzeri Cumhuriyet Çalışma Grubu’nu Jandarma bünyesinde kurdu. “Sarıkız” darbe planını hazırladı; tutturamadı, çünkü Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, darbeci komuta heyetine karşı çıktı. Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek de, bütün safahatın bir güzel günlüğünü tuttu. Dedim ya, askerler için vesayet tabii bir süreçti. Bu yüzden çekinmelerine gerek yoktu.

2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde, yargının nasıl devreye sokulduğunu hatırlıyoruz. Anayasa Mahkemesi, toplantı yeter sayısının 367 olduğu iddiasını gerçek olarak kabul etti. AK Parti’nin seçim zaferi, cumhuriyeti koruma kollama heveslilerini bir nebze ürküttü ama kararlı bir grup, yola devam etmekte ısrarlıydı.

Anayasa Mahkemesi yeniden devreye sokuldu. Bu defa, AK Parti aleyhine kapatma davası açıldı. AK Parti bir oy farkla, kapatılmaktan kurtuldu fakat Anayasa Mahkemesi, başörtüsünü serbest bırakma çalışması dolayısıyla bu partiyi “laiklik karşıtı” ilan etmekte beis görmedi.

2007’in 27 Nisan’ında Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt e-muhtırayı yayınladı.

2007’de Ergenekon soruşturması ve operasyonlar başladı. Tedricen yoğunluk kazandı; kirli torbalar açıldı.

Askerin psikolojik harekâtla müdahaleye teşebbüs etmesinin son tarihi 2009’dur. Kafes Eylem Planı, İrtica ile Mücadele Eylem Planı ve İnternet siteleri AK Parti’yi yıpratıp, itibarsızlaştırmaya yönelmişti. Hepsi açığa çıktı. Şu anda, gizli saklı bir köşede hücre yapılanmaları mutlaka vardır. Ama çok şükür, güçleri kalmadı; millet de, iyice uyandı.

28 Şubat’ı yargılayacağız yargılamasına ama askerin, “rejimin hamisi” olduğunu düşünen, her fırsatta onlara davetiye çıkaran medya mensuplarını, işadamlarını, yargı üyelerini ne yapacağız? Hepsini yargılayamayız ya! Bence teşhir etmek yeterli. Çünkü sorgulasanız, bütün bu gelişmeleri doğal karşıladıklarını söyleyeceklerdir. Yıllardan beri onların zihin haritası bu şekilde oluşmuştur.

Refah Partisi aleyhine Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş iddianame hazırladı. İddianame Yekta Güngör Özden’in başkanlığını yaptığı Anayasa Mahkemesi’nce kabul edildi. Kapatma kararının altında Özden’in yerine geçen Ahmet Necdet Sezer’in imzası var. Refah Partisi davasını görmelerine rağmen, Anayasa Mahkemesi üyeleri belki birkaç istisnasıyla, diğer Yüksek Yargı mensuplarıyla birlikte Genelkurmay’ın bilgilendirme brifingine katıldılar. Hani hâkimlere, savcılara talimat verilemezdi? 28 Şubat sürecinde bu kural askıya alındı. (Nazlı Ilıcak / Sabah)

AVUKAT YILDIRIM’DAN ŞOK 28 ŞUBAT AÇIKLAMALARI

29 Kasım 2011 – 28 Şubat darbesine yönelik soruşturma devam ederken, Ergenekon sanıklarının avukatı Doğan Yıldırım; “Harbiye’de gizli bir toplantı yapıldı, önemli kararlar alındı, dedi… O toplantıya katılanlardan biri de, hakim Metin Çetinbaş idi… Çetinbaş, brifingte alınan kararlar doğrultusunda Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verdi.
HATA YAPMIŞ OLABİLİRİM DEMİŞTİ

İBDA-C Dâvâsı’na bakan ve Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veren hakim Metin Çetinbaş; daha sonra yaptığı açıklamada; “Verdiğim karar yüzde yüz doğrudur diyemiyorum… Biz o günkü şartlara göre karar verdik, hata yapmış olabiliriz” diyerek, “brifingte alınan kararlara” gönderme yapmıştı… Adana DGM’nin; “Mirzabeyoğlu dosyasının takipsizliğine” karar vermiş olması da, hakim Metin Çetinbaş’ın; “Brifingte alınan kararları uyguladığı” yorumlarını güçlendiriyor.

HARBİYE ORDUEVİ’NDE TOPLANMIŞLAR

Bahçelievler davasından tutuklanan Haluk Kırcı ve Mehmet Ali Ağca ile 1. Ergenekon davası sanığı Fuat Turgut’un avukatlığını yapan Doğan Yıldırım, Genelkurmay ve sivil uzantılarının hükümet yıkma planına bizzat şahitlik ettiğini söyledi. 1. Ordu Komutanlığına ait Harbiye Orduevi tesislerinde tertiplenmiş çok gizli bir toplantıya katıldığını söyleyen avukat Doğan Yıldırım, darbenin sivil kadrolarına bu toplantıda brifing verildiğini belirtti. Yıldırım, toplantıda Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, dönemin 1. Ordu Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Balyoz’un bir numarası eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, dönemin DGM Başsavcısı, mahkeme başkanları, Susurluk ve İBDA-C davasında hakimlik yapan Metin Çetinbaş, eski İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu, İstanbul Valisi Erol Çakır, Doğan medyasında görev yapan birçok gazetecinin bulunduğunu ifade etti.

28 ŞUBAT’IN SIR ŞAHİDİNDEN TARTIŞMALARA SEBEB OLACAK AÇIKLAMALAR

Kayseri’deki ofisinde görüştüğümüz Doğan Yıldırım sorularımıza şu cevapları verdi:

* Türkiye’de önemli isimlerin avukatlığını üstlendiniz, Haluk Kırcı, Mehmet Ali Ağca bunlardan birkaçı. Sizin savunduğunuz kişilerin birçoğu sağcı hatta ülkücü diyebiliriz; siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Doğan Yıldırım: Kayseriliyim, çocukluğum burada geçti. Temel eğitimi tamamladıktan sonra Deniz Harp Okulu’nu kazandım siyasi çekişmeler yüzünden daha sonra atıldım. Türk Milliyetçisi olarak tanımlıyorum kendimi, dediğiniz gibi birçok önemli isme avukatlık yaptım.

“İLK EYLEMLERİ YARGIDAKİ ALEVİ KADROLAŞMASI”

* 28 Şubat döneminin şu ana kadar gizli kalmayı başarmış tanıklarından olduğunuz söyleniyor?

Doğan Yıldırım: Doğrudur (gülüyor) o döneme ilişkin birçok şey gördük yaşadık. Dönemin öncesi ve sonrasına vakıf biriyim. 28 Şubat aslında 1997’de değil Özal’ın ölümüyle başlayan bir süreç aslında. İlk eylem yargıdaki kadrolaşma oldu. Yargıdaki ilk kadrolaşma maalesef söylemek zorundayım bu bir siyasi parti görünümü (CHP-SHP) altında Alevi kadrolaşmasıydı. Bariz bir şekilde Alevi hakim ve savcılar kilit noktalara atandı.

Bu belki konumuz dışı ama merhum Türkeş’in Seyfi Oktay’ın desteklenmesi gerektiğini belirttiğini biliyorum..

* Merhum Türkeş’in de… ilginç yani Ergenekoncu mu demek istiyorsunuz?

Doğan Yıldırım: Soruşturması ve davası süren Ergenekon yapılanmasından çok daha büyük bir yapılanma var aslında. Bu henüz tam olarak idrak edilebilmiş değil. Soldan sağa doğru hilal gibi dizilen gizli bir ittifak. Bu ittifak soldan sağa doğru yayılarak her iki grubu da kontrol eden gizli bir yapılanma. Sol kesimi idare eden isim isim verebileceğimiz insanlar var. Sağ grubu da hakeza. Kendi tanımlamalarına göre hilalin merkezinde birleşiyorlar örnek olarak merhum Türkeş beyi verdim. Hatta açık olarak talimat verdiğini biliyorum kendi partisine, ‘Seyfi Oktay’ı destekleyeceksiniz’ dediğini biliyorum. Ne ilginçtir değil mi?

* Doğru ise dehşet verici ama asıl konumuza dönelim istiyorum.

Doğan Yıldırım: Tamam asıl konumuza dönelim. Ergenekon’da da sanık olan Seyfi Oktay’dan sonra gelen Mehmet Moğultay ile kadrolaşma tamamlanmış oldu ve bu kadro yargıda terör estirmeye başladı. Rahşan Affı olarak bilinen genel af çalışmasında sağcı mahkûmlar içeride tutuldu. Bahçelievler katliamından dolayı idam cezası alan müvekkilim Haluk Kırcı bu kuvvetin yargıdaki kadroları tarafından tahliye edilmedi. Fakat politik olmayan kişiler tahliye edildi. Mesela İzol Aşiretinden Mustafa İzol, 7 kişinin katili Mustafa İzol tahliye edildi. Dönemin Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mehmet Kolukısa’ya dilekçe verdik. Adam ‘ben kabul etmem bunu’ dedi. Neden diye sorduğumda, ‘ben tarafım kardeşim kabul etmem’ dedi. Üsküdar o dönem stratejik bir mahkemeydi. O anlamda oranın kilit noktalarına kendilerine yakın kişileri atamışlardı. Adalet Alevi kadroların eline geçmişti. Ben bugünkü durumu da bu kadroların tasfiyesi olarak görüyorum.

“28 ŞUBAT’IN SİVİL ÖRGÜTLENMESİ HARBİYE ORDUEVİ’NDE YAPILDI”

O dönem DGM’lerinde nasıl bir hava hakimdi?

Doğan Yıldırım: DGM’lere gelecek olursak PKK’nın insan kaynakları ve ekonomik altyapısını çökertmek için kurulsa da asıl hedefi derin devletin izlerini örtmek, Müslümanları baskı altında tutmak olmuştur. Bunlara talimatın gittiği nokta da Genelkurmay’dı. Devletin askeriyesi, Genelkurmay’ı Yargıtay, HSYK ve diğer mahkemeleri ile pek sıkı fıkıydı. Şahidi olduğum toplantılarda nasıl tavır alacakları izah ediliyordu.

* ‘Şahidi olduğum’ dediniz, açar mısınız?

Doğan Yıldırım: Benim saklayacak gizleyecek hiçbir şeyim yok. Birazdan söyleyeceklerimle istiyorum ki gerçekler açığa çıksın. 28 Şubat post modern darbesinin sivil örgütlenmesi askerin sivilleri koordinesi Harbiye Orduevi’nde yapıldı. 1. Ordu Komutanlığı’na bağlı Harbiye Orduevi’nde toplantı yapıldı. Benim de katıldığım toplantıya yargı mensupları başta olmak üzere akademisyenler ve o dönem çok etkili olan birçok gazeteci katıldı. Toplantıda irticadan ve hükümetin irticayı körüklediğinden bahsedildi. Buna karşılık toplantıya katılanların koordineli harekete etmesi ve kendi konumlarından doğan gücü lehte kullanmaları gerektiği vurgulandı.

“KARADAYI, KIVRIKOĞLU VE ÇETİN DOĞAN ORADAYDI”

* Bu çok önemli bir açıklama. Yani karargâhın gizlice toplandığını söylüyorsunuz kimler katıldı isim verebilir misiniz?

Doğan Yıldırım: Elbette gizli ve seçmece bir toplantıydı. Harbiye Orduevi’nin konferans salonuna girdiğimde içeride Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, dönemin 1. Ordu Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, ne ilginçtir şimdi Balyoz’un bir numarası eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak ve daha birçok asker vardı.

“İBDA-C DÂVÂSININ HAKİMİ…”

Sivillerden kim vardı?

Doğan Yıldırım: Dönemin DGM Başsavcısı, mahkeme başkanları, hatta Susurluk ve İBDA-C davasında hakimlik yapan şu meşhur hakim Metin Çetinbaş da vardı. Ve hatta Çetinbaş kürsüde konuşma yaptı. Herkes protokoldeki yerine göre oturuyordu. Resmi bir toplantı havasındaydı. Ön sıralara baktığımda yanlış hatırlamıyorsam İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu vardı.

“İSTANBUL VALİSİ EROL ÇAKIR, TUNCAY ÖZKAN DA İÇERİDE”

* Toplantıda basından kimler vardı?

Doğan Yıldırım: Epey zaman oldu hepsini hatırlamak zor ama şimdi Ergenekondan sanık olan Tuncay Özkan, Erol Mütercimler, Milliyet yazarı Yalçın Doğan ve şu an Doğan Medyasında görev alan birçok isim vardı. En ön sırada ise dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır’ın oturduğunu gördüm.

“BRİFİNG MEDYASI HEDEF ÜRETTİ, KOLLUK KUVVETİ DELİL, YARGISI MÜEBBET VERDİ”

O dönem yapılan anti demokratik uygulamaların hepsinin geri planında o toplantıda alınan kararların olduğunu biliyorum. Toplantıya katılan DGM hakimleri karşılarına gelen dosyaları buna göre değerlendirdi. Delil aramadı gerekçe önemli değildi. Brifing Medyası irticacı yaftasıyla hedef üretti, brifinge katılan kolluk kuvveti bu kişiler hakkında sahte delil üretti, yargısı ise dosyada suç var mı yok mu umursamadan irticacı diye yaftalanan kişilere müebbet hapis cezası ve hatta idam cezası verdi. İBDA-C davası Susurluk davası ve benzeri birçok dava bunun neticesi. Bunların araştırılması aydınlatılması lazım, bu anti demokratik uygulamaların deşifre edilmesi, hesap sorulması lazım. (Murat Alan / Yeni Akit)

Reklamlar

“Madımak’ın sorumlusu derin güçler”

Başörtüsü eylemleri, yurdun çeşitli yerlerinde bu hafta da gerçekleşti. Sakarya ve Akyazı’da gerçekleşen eylemlerde, “Madımak’ta yangını derin güçler çıkarıp, Müslümanları suçladı” denildi. Akyazı Adalet ve Özgürlükler Platformu, mücadelelerine kadınların sorunları çözülene kadar devam edeceklerini açıkladı.

Sakarya Adalet Girişimi Başörtüsü Platformu’nun 340. hafta basın açıklamasını Ribat Eğitim Vakfı Sakarya Şubesi’nden Bahaeddin Kuruoğlu okudu. Bu haftaki basın açıklamasında Sivas olaylarına değinen Kuruoğlu, 2 Temmuz 1993 yılında Sivas ilinin merkezinde bulunan Madımak Oteli’nde konferans adı altında Rabbimize ve Peygamberimize açıkça küfürler edilmiş, Müslüman insanlara karşı ağza alınmayacak sözler sarf edilmiştir. Bu derece açık bir tahrike karşı dahi duyarlı ve Müslüman Sivas halkı tepki gösterme adına sadece otelin çevresini kuşatmış, en ufak bir taşkınlık belirtisi göstermemiştir. Derin güçlerce bu durum kabullenilememiş, karışıklık çıkarılması adına sergilenen davranışlarda daha da ileri gidilmiştir. 

Çıkarılan bir yangın sonrasında otelde bulunan birçok kişi ölmüş, suçu da etrafta toplanan birkaç insana yıkmaya çalışmışlardır” dedi. Kuruoğlu, Sivas olaylarının dava sürecine de değinerek, “Dava tam 19 yıldan beri sürmekte, hiçbir delil olmadan içerde yatan insanlarsa zulüm görmeye ve potansiyel suçlu ilan edilmeye devam edilmektedir. Bu konuyu gündeme getirmekteki maksadımız şudur; son günlerde malum çevre tarafından Sivas olayları davası sulandırılmakta, masumluğunun aksi yönünde hiçbir kanıt olmayan insanlar ömür boyu hapse mahkûm edilmeye çalışılmaktadır. Davanın zamanaşımından düşeceği, zanlı olarak addedilen insanların bir gün bile hapis yatmadan tahliye olacakları dile getirilmektedir. Gerçekleri saptırma adına sergilenen bu tutumu şiddetle kınıyor, gerçekleri görme adına bu kadar kör olmamalarını tavsiye ediyoruz” dedi.

Akyazı Adalet ve Özgürlükler Platformu adına Mazlumder sözcüsü İrfan Alemdar da 266. basın açıklamasında başörtülü kadınların 28 Şubat sürecinde birçok zorlukla karşılaştığını ve hala bu zorlukların bir kısmının devam ettiğini belirtti. Alemdar, “28 Şubat sürecinde darbe politikaları ve cunta örgütleriyle birlikte inançlı insanları laiklik karşıtı diyerek devletin tüm kademelerinden uzaklaştırıp ardından sorgulayarak haklarında suç isnat ettiler. Bu topraklar üzerinde yaşayan Müslüman halkı irticacı diyerek potansiyel suçlu ilan ettiler” dedi. 
Alemdar, “Kabus dolu günleri insanlara reva gören oligarşik düzenin şımarık medyazadeler, sermayezadeler, paşazadeler, politikacızadeler, rektörzadeler ve bürokratzadelerin yaptıklarının hesabı sorulmalı, adil bir şekilde yargılanmalı işledikleri suçlara göre de cezalarını çekmelidirler” şeklinde konuştu. Alemdar, sergiledikleri mücadeleye ilişkin ise, “Ülkemizde ve tüm dünyadaki kadınlar üzerindeki zulümler, tecavüzler, işkenceler, yasaklar ve esaretler bitene kadar mücadelemiz devam edecektir” dedi.

Yeni Akit

Nagehan Alçı’dan “Adalet” Çağrısı

28 Şubat hesaplaşmasında “rövanşist olmayalım” diyen Nazlı Ilıcak’ın geçmiş dönemdeki ifadesinde;  ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek‘ derken, şimdi bu “rövanşizm olur” demek yanlış olur diyen Nagehan Alçı “ADALET” çağrısı yapıyor.

Rövanşizm Değil Adalet

Salı günü Nazlı Ilıcak’la ilgili bir yazı yazdım. Bu yazı üzerine Nazlı Hanım bana hem perşembe akşamı CNN Türk’teki programımızda hem de dünkü köşesinde cevap verdi. O programda da dilim döndüğünce söylemeye çalıştım. Benim kendisine temel itirazım şu:

 Bugün ’28 Şubat darbesi bir medya darbesidir’ diye bir söz yaygınlaştıysa bu her şeyden ve herkesten önce Nazlı Ilıcak sayesindedir. Mesela laik-Atatürkçü bir aileden gelen, amcası CHP’den belediye başkanlığı yapmış ve halen ailesinin çoğunluğu CHP’li olan ben, 28 Şubat darbesinin nasıl bir ‘kirli ilişkiler tablosu’ olduğunu öncelikle Nazlı Ilıcak sayesinde öğrendim. 28 Şubat’a direnmiş liberal ve demokrat yazarların hemen hepsinden etkilenmişimdir ama o dönem özellikle Nazlı Ilıcak ve Gülay Göktürk  benim için sembol değerinde iki kadındı. Laik çevrelerde özellikle Ilıcak bir nefret objesiydi. O dönem nasıl baskılar, zulümler, haksızlıklar ve aynı zamanda soygunlar, hırsızlıklar ve yolsuzluklar olduğunu en çok haykıran isimdi. 1997-2009 arasında defalarca ekranlarda ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek’ diyen ve dönemin medya patronlarıyla kavga eden Nazlı Hanım’ın sesi hala kulaklarımda…

28 Şubat soruşturmasının başladığı, Gölcük donanma baskınından beri biliniyor. Ankara’da iyi kaynağı olan herkes, Gölcük belgelerinde çıkan yazılı yasadışı talimat/direktif ve andıçları duymuştur. Hiç kimsenin ihbarına  ihtiyaç yok. İsim vererek korku salanları ben de en sert şekilde eleştiriyorum. Darbecilerle organik bağı olan, sistemli işbirliği içindeki işadamları, yargıçlar, savcılar, akademisyenler ve gazetecilerin yargılanması zaten kaçınılmaz. Bu hukuk ve adaletin gereği. Öte yandan ‘bu darbeyi destekleyen herkes yargılansın’ denirse işte o rövanşizm olur! 28 Şubat zihniyetiyle 28 Şubat’ı yargılama durumu ortaya çıkar. Buna şiddetle karşı çıkmalıyız. Darbe destekçileri ahlaken suçludur ama hukuken suçsuzdur…

Bu farka dikkat çekmekle birlikte bizim ülkemizdeki bir gariplikten de bahsetmeden geçemeyeceğim: Bu topraklarda bir kişinin ahlaken suçluluğu su götürmez bir şekilde ortada ise bile tuhaf bir şekilde bu kişi hiç bedel  ödemiyor, hatta özeleştiri yapma ihtiyacı bile duymuyor. Mesela ABD’de ‘Yahudi soykırımını’ yok sayan ya da küçümseyen kitaplar yazanlara, bir grubu ya da kişiyi hedef alıp açıkça nefret söylemi kullananlara hukuki bir yaptırım yok  ama sivil ahlak mekanizmaları bu kişileri toplumsal hayattan siliyor. Bizde ise ahlaksızlık yapanların tek korktuğu şey yargı mekanizması. Oysa işler mahkemeye gitmeden belli sosyal yaptırımları bu ülkenin sivil kurumlarının  ve medyanın  yapabilmesi lazım. 

Ama yapamıyor maalesef. Vicdansızın biri hakkını arayan, derslere alınmamalarını protesto eden başörtülü öğrencilere ‘Fahişeler, aşağılık şerefsizler,satanistler’ diye hitap ediyor mesela. Bunun için  tazminata mahkum oluyor ama asla bu kişiyle ilgili bir  sivil mekanizma devreye girmiyor. Yetmiyor, bunun üstüne bir kadın avukata ‘Bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim’ diyor. Yine tazminata mahkum oluyor ama yine medyada ortak bir ses çıkmıyor. Kısacası hiçbir şekilde ahlak devreye girip toplum vicdanını tatmin edecek yaptırımı uygulamıyor  ancak hukuk devreye girdiğinde vicdanları tatmin edecek neticelere geliniyor…

O yüzden farklı toplumsal kesimlerden binlerce suç duyurusu var şu an savcılığın önünde. 28 Şubat’ın askerinin, polisinin, yargısının, medyasının linç ederek hayatını bitirdiği ismini bilmediğimiz on binlerce insan var. Bu insanlara yapılanlar medyada konu bile olmadı maalesef.  İşte şimdi o insanlar adalet arayışıyla savcılara gidiyor, mahvedilen  hayatlarının  hesabını soruyorlar. Bu haklı adalet arayışına kimse rövanşizm diyemez!

Nazlı Hanım da demez. Bundan  eminim…

28 ŞUBAT DARBESİ

28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. Türkiye siyasi tarihine geçen kararlar ve kimilerince bir dönüm noktası olan bu kararların uygulanması sırasında Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda yaşanan değişimlere neden olan bir süreçtir. Yaşananlar, çeşitli kaynaklar tarafından post-modern darbe olarak adlandırılmıştır.

Arka plan

Refah Partisi 1995 Genel Seçimlerinde birinci parti olmuştur.[3] 1996 yılında, seçimlerin ardından kurulan DYP-ANAP koalisyon hükümeti, Refah Partisi’nin güven oylaması hakkında hukuksal inceleme yapılması için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldığından dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM’de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükümet (Refahyol hükümeti), 8 Temmuz 1996’da TBMM’de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştır.
28 Şubat ortamı RP-DYP Koalisyonu kurulmasının ardından bu dönemde yaşanan bazı olayların, 28 Şubat sürecini tetiklediği ve hızlandırdığı iddia edilmektedir. Bu olaylar;
2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya’yı ziyaret etti. Libya’da, Kaddafi’nin bir çadırda Erbakan ile yaptığı görüşmede sarfettiği sözler[hangileri?] muhalefet ve basın tarafından ağır bir şekilde eleştirildi.
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkileri açığa çıktı. Başbakan Erbakan ‘fasa fiso’ dedi, Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, aydınlık için bir dakika karanlık toplumsal eylemi için “Mumsöndü oynuyorlar” dedi.
Kayseri’nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 tarihli Refah Partisi İl Divan Toplantısındaki konuşmasında, Türkiye’de henüz gerçek demokrasinin olmadığını, hâkim güçlerin herkesi kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmeye zorladığını söyledi. Karatepe konuşmasında şunları söylemişti:
“ Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Belki başbakanın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak, sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Refah Partili olarak yeryüzünde tek başıma da kalsam, bu zulüm düzeni değişmelidir. İnsanları köle gibi gören, çağdışı bu düzen mutlaka değişmelidir. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur. ”
Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl hapis ve 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edildi.
Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 Cumartesi günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği verdi.
Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar.
30 Ocak 1997’de Sincan belediyesi Kudüs gecesi düzenledi. Belediye başkanı Bekir Yıldız, İran büyükelçisinin misafir olduğu gecede sahneye konulan cihad oyunu basında tepki oluşturdu. Star muhabiri Işın Gürel saldırıya maruz kaldı. Bekir Yıldız tutuklandı, mahkûm edildi.
4 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a birkaç mektup gönderdi.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ‘irtica, PKK’dan daha tehlikeli’ dedi.
11 Şubat’ta Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü Ankara’da yapıldı.

28 Şubat kararları

28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu sert bir şekilde vurguladı.[8] 28 Şubat 1997’deki MGK kararları hükümete bildirildi. Kararda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu.

28 Şubat sonrası gelişmeler

4 Mart’ta Başbakan Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa imzalamayacağını söyledi ve imzalamadi
13 Mart’ta Başbakan Necmettin Erbakan, MGK kararlarını imzalamak zorunda kalmış ve daha sonra bu kararları imzalamadığını sadece ön yazıyı imzaladığını iddia etmiştir.
21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açtı.
3 Haziran’da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra DGM’de başladı.
7 Haziran’da Genelkurmay, irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu.
10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi.
18 Haziran’da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. İstifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu belirtti.
19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.
30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Özkan’la birlikte ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu.