‘Darbe Süreci’nde Yapılan Mirzabeyoğlu Davası Yenilenmeli

28 Şubat sürecinin mağdurlarından Salih Mirzabeyoğlu, birifinglerle karar veren hakimlerin verdiği kararla müebbet hapse mahkum. 28 Şubat mağdurlarının avukatı Müşir Deliduman, Meclise çağrı yaparak, 28 Şubat sürecinde haklarında mahkumiyet kararı verilenlerin yeniden yargılanması gerektiğini söyledi.

NİL GÜLSÜM

28 Şubat’ın üzerinden 15 yıl geçti. Her yıl o döneme ilişkin yapılan yanlışlar ve dönemin mimarları, mağdurları konuşuldu. Ancak bu sene önceki yıllara nazaran daha yoğun bir gündem vardı, çeşitli suç duyurularında bulunuldu. O dönemin mağdurları ve yaşadıkları konuşulurken Salih Mirzabeyoğlu’nun yaşadığı mağduriyet, yeteri kadar gündeme gelmedi. Mirzabeyoğlu, 28 Şubat süreci devam ederken gözaltına alındı, idamla yargılandı ve yine o dönemde idam kararı onandı. Onun hakkında idam kararı alan hakimin yanlış karar almış olabilirim ifadesine rağmen yargılanma süreci henüz başlatılmadı. 28 Şubat zihniyetinin mahkum ettiği bir kısım mağdurların avukatı Müşir Deliduman ile dava sürecini ve bundan sonra yapılabilecekleri konuştuk.

Salih Mirzabeyoğlu, yıllardır cezaevinde ve çeşitli zulümlere,  işkencelere maruz bırakılıyor. Siz 28 Şubat sürecinin yargı mağdurlarının avukatısınız, Mirzabeyoğlu da bu süreçte mağdur olanlardan önemli birisidir. Mirzabeyoğlu hangi suçu işledi ki bu muameleyi görüyor?

Teknik olarak hukuk mesnedini sosyolojiden, toplumun dinamiklerinden almadığı zaman tiranlığa dönüşür. 28 Şubat süreci tamamen halkın iradesine karşı ve düşmanca bir tutum içinde olmuştur. Yargılamalar da bu minval üzere olmuştur. Oysa Hukukun varması gereken ideal; adalet kavramını gerçekleştirmesidir. Salih Mirzabeyoğlu’nun adli suçlar, adli ve silahlı örgütle bir şekilde ilgisi yok. Çünkü ortada silahlı bir örgüt yok. Ancak Salih Mirzabeyoğlu bir mütefekkir olarak yargılanıyorsa tamam diyebiliriz.

Örgüt bağlantısı yok

Zannederim bu resmi olarak da belgelendi değil mi?

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yaptırmış olduğu bilirkişi raporunda, ortada bir silahlı örgüt olayının olmadığı yer alıyor. 28 Şubat’ın öncüleri, 12 Eylül zihniyetine sahip olanlar, olmayan bir örgüt çemberi oluşturdular, suç örgütü oluşturdular ve örgüte de bir yönetici gerekiyordu. Yönetici olarak da 50 civarında eser sahibi olan Mirzabeyoğlu’nu seçtiler. Mirzabeyoğlu gibi başka isimler de var cezaevinde olan. Sağ veya sol olsun onlar için hiç problem değil.

Peki 28 Şubat döneminde başlayan bu mağduriyetin giderilmesi ne şekilde olabilir? Ki Salih Mirzabeyoğlu da bunlardan birisi…

28 Şubat sürecinde alınan yargı kararlarının toptan iptal edilmesi lazım. Yargılamaların yeninden adil olarak yapılması yönünde hukuki şartlar mevcuttur. Kaldı ki bir tıkanma olursa hususta Meclis’in halkın iradesine uygun, hümanist ve adil olarak davranıp tıkanmış yollar açması gerekmektedir. Meclis şike olayında, MİT olayında yasal bir düzenlemeye gitti. Kaldı ki bu iki düzenlemede mağdur olanlar 28 Şubat sürecinde mağdur olanlar kadar değillerdi. Kamuoyu tepkisi de bu denli çok ve yoğun değildir. Bu nedenle halkın sesine kulak verilerek meclis bu konuda yasala düzenlemeler yapması gerekmektedir.28 Şubat sürecinde yargının aldığı kararlar cuntacıların, halkın iradesine rağmen almış olduğu kararlardır. Bu kararlar brifingle beslenmiş olan hâkimlerin yapmış olduğu yargılamalar neticesinde adalet kavramını zedeleyen kararlardır. Bu kararlar halkın vicdanın yok hükmünde ki kararlar olduğundan dolayı yeniden adil yargılama yapılması adalete olan inancı pekiştirecektir.

Meclis adım atmalıdır

28 Şubat mağdurları için yargı yolu yeniden nasıl açılabilir?

Bunların kararların kaldırılması, değiştirilmesi ve yargılamanın önünün tekrar açılması Meclis’in elindedir. Eğer Meclis böyle bir adım atarsa, Türkiye’de yaşayan bütün halklar Meclis’i alkışlayacaktır. İdeolojisine, partisine bakmadan bu yönde alınacak bir karar toplumumuzun yaralanmış vicdanına merhem olacaktır. Bu hususta Meclis’in elini tutacak hiçbir güç yoktur, bir günde bu kararı çıkarabilir. Böylece o süreç içerisindeki yargılamalar bir bütün olarak yenilenebilir.

Bu şekilde alınacak bir kararın hukuki zeminde bir engeli var mıdır?

Meri ve cari pozitif hukuk çerçevesinde dahi, bu yargı kararlarının tekrar gözden geçirilmesi önünde hiçbir engel yoktur. O dönemde alınan kararlardan birisi de Mirzabeyoğlu ile birlikte Yakup Köse davasıdır. Bu yargılamayı yapan, Sedat Karagün isimli hakim alınan kararla ilgili olarak: “Ben o dönemlerde her davamda baskı görürdüm” dedi.  Her davasında baskı gören bir hakimin vereceği kararlar sağlıklı olamaz. Hakimin görüntüde tarafsızlık ilkesine aykırıdır. AİHM standartlarına uygun değildir. Yargılamanın yenilenmesi sebeplerinden sadece bir tanesidir.

Metin Çetinbaş da buna benzer bir açıklama yapıyor. Hata yapmış olabilirim diyor…

Onun ötesinde yine çok garip bir beyanatı var: “Biz o gün ki şartlara göre karar verdik” diyor. O gün ki şartlar ve o gün ki Ceza Kanunu kalktı, o zaman o gün ki suçlamalar da kalktı. O günkü şartlara göre karar veren hakim, hukuk etiği açısında yansız ve tarafsızlık hatta bağımsızlık ilkesini kaybetmiştir. Ceza kanunumuz içerisinde hakimin kusurundan kaynaklanan kararların verilmesi sakat kararlardır ve bu davaların yeniden yargılanması lazım.

28 Şubat döneminde alınan kararlar yeniden ele alınmalı

28 Şubat döneminde Salih Mirzabeyoğlu davası başta olmak üzere o dönem alınan tüm kararların hukuki olarak yeniden gözden geçirilmesini mi talep ediyorsunuz?

Kesinlikle evet.  Sokakta yürüyen halkının talebi de budur. Hukuk; o ülkede yaşayan halkın mutluluğu için vardır, halkın vicdanını rahatsız eden bir hukuk sistemi neden olsun ki? O dönemin sosyal dinamiklerini de araştırmamız lazım. 28 Şubat dönemde suçsuz ve günahsız başörtüsü mağdurları var ve bunların sayısı Türkiye’deki bir büyükşehir belediye nüfusunun miktarı kadardır. Bunlar da brifing alan hakimler tarafından cezalandırılmıştır. O karanlık dönemin bütün sosyal olgularıyla birlikte, özellikle hukuk nosyonuyla birlikte değerlendirilmesi tarihin çöplüğüne atılması lazım. Bunun için elimizde hukuk argümanları vardır. O dönemde karar alan hakimler kendileri söylüyorlar o zamanın şartlarına göre karar aldıklarını. O günün ki şartları da cuntanın emriyle, cuntanın istediği kararları verdik demektir. O zamanki cunta balyozcular, Ergenekoncular, milli iradeye ve insana karşı düşman olan, hatta camileri bombalamak için planlar yapan kişilerdir.

Salih Mirzabeyoğlu davası brifinglerin yargıya doğrudan müdahalesinin somut bir örneğidir denilebilir mi?

Kesinlikle diyebiliriz. Çünkü o dönemde belli bir fikriyatı temsil eden bir liderin, bir önderin cezalandırılması onlar için büyük bir zaferdi. Ve bunu da nitekim kendi argümanlarına göre başardılar. Sakat yargılamalarla, uydurulmuş delillerde Salih Mirzabeyoğlu hakkında karar vardılar. O dönem ki yargı kararlarının hepsinde bu kokuyor. Salih Mirzabeyoğlu davası da bunun somut ve majör örneğidir.

Salih Mirzabeyoğlu’nun işkence görmüş haliyle mahkemeye getirildiği görüntüler zihinlerden silinebilecek kareler değil. Bir de telegramdan bahsediliyor…

İnsanlık onurunu zedeleyecek tıraş etme, ceza evinde tek kişilik hücreye atmalar. Bizim görmediğimiz uygulamalar da var tabi, çünkü her şey de aleni yapılmıyor. Kaba dayaklar ve küfürlerin yanı sıra psikolojik işkenceler. Kendi avukatları tarafından dile getirilen zihin kontrolü- telegram da var.

O dönemde sonuca bağlanan kararların yeniden gözden geçirilmesi için bir girişiminiz oldu mu?

Biz 28 Şubat süreci ile ilgili Yakup Köse davası ile birlikte Ankara özel yetkili savcılığa bir suç duyurusunda bulunduk. Yargıçlara brifing verenler, ondan sonra bunda somut etkisi olanlar hakkında bir suç duyurusunda bulunduk. Bunun üzerine ertesi gün Savcı Bey Genel Kurmay’dan brifinge katılan hakimlerin listesini talep etti. Demek ki bunda makul ve ciddi bir şüphe gördü, onun üzerine hareket etti. Maddi gerçek ancak sağlam ve kirletilmemiş delillerle ortaya çıkar. Bu da ülkemizde hukuk birliği ve “hukuk barışını “sağlar.

28 Şubat Allah’a inananlara açılan savaştır

28 Şubat dönemi alınan yargı kararları göz önünde bulundurularak cevap verecek olursanız, o dönemin hedefinde kimler vardı?

Çok net bir şekilde, Müslümanlara karşı zulümdür, yapılan bir işkencedir, yapılan bir darbedir. Bunlar halkla birlikte Hakka savaş açmışlardır.  28 Şubat; Allah ve Allah’a inanlara açılan bir savaştır.

28 Şubat’ın üzerinden 15 yıl geçti. Bu zaman içerisinde Mirzabeyoğlu’nun mağduriyetinin kamuoyunun gündemine yeteri kadar gelmemesini nasıl yorumluyorsunuz?

O dönemde bu cuntacılar yayın organları bastırdılar, hiçbir şekilde dile getirilmedi. Bazıları bir fikir yapısına karşı düşmanlıklarından dolayı bunu dile getirmiyor. Diğer tarafta da İslamcı kesiminin kariyerist ve konformist olmaları etkili oldu. Ayrıca 28 Şubat’ın artçıları devam ediyor.

Hukuki anlamda örneklendirir misiniz?

Somut olarak Yakup Köse.  İdam vermişler, durmamışlar şuanda Yakup köse’nin devam eden 3 davası, kesinleşen 1 cezası var. Cezalar kesinleşti ve şu anda insanlar paldır paldır toplanıyor.

Tahliye olmuş kişiler yeniden içeriye mi alınmak isteniyorlar?

-Tabi tabi, metris cezaevinde kalanlar alınıyor. Bandırmadaki 32 kişinin davasında 7yıl ile 10 yıl arasındaki cezalar şu anda Yargıtay da.  Bu cezalandırma şu anda temyiz aşamasında muhtemelen onanacak. Bu çocuklar, bu gençler tekrar toplanıp içeri atılacak. Bu da 28 Şubat hala devam ediyor demektir.

Mirzabeyoğlu çocuğunu okula götürürken yakalandı

Mirzabeyoğlu örgüt evinde mi yakalandı?

Çocuğunu okula götürürken tutuklanan Mirzabeyoğlu’nun eşiyle yaşadığı ev örgüt evi olarak lanse edildi. O herhangi bir suç işlemediği için normal hayatını sürdürüyordu. Her aile babası gibi çocuğunu eliyle okula götürüyordu. Mesela Yakup köse 15 yaşında iken legal bir partinin mitingine katılıyor ve evinde Kuran-ı Kerim bulunuyor.  Bu çocuk suçüstü yapılmadan alınıyor, sonra keşfe gidilmiyor. Bunlar hep sahte tutanaklarla keşif yapıldı gösteriliyor. Sonra da Yakup Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal sürecini değiştirmek için bir örgüte üyeliği, o örgüt kapsamında faaliyetlerde bulunduğu suçlamasıyla idama mahkum ediliyor. 10 yıl boyunca da yapmadıkları işkence, ailesine yapılan baskı kalmıyor. Bu çocuğun annesine dahi sarılmasın yasaklayan bir zihniyetin Salih Mirzabeyoğlu davasında yaptıklarını çok görmemek lazım.

Mirzabeyoğlu’nun talepleri İslami ve insani

Salih Mirzabeyoğlu süreçle ilgili olarak ne düşünüyor, çıktığı zaman ne olacak?

Çok nettir, kalkıp da özür dileyecek bir durumda değildir. Özür dileyecek bir şey yapmamıştır. 50’yi aşkın fikir eseri vermiştir ve çıktığı zaman yine yoluna devam edecektir. Fikirleri ile toplumu aydınlatmaya çalışacaktır. Zaten kendisi silahlı bir örgüt veya bir şiddet taraftarı değildir. Belli fikirleri vardır, bu fikirler de evrensel ilkeler doğrultusunda İslami fikirlerdir. Tabi ki karşılaştığı durumla ilgili rahatsız oluyor. Suçsuz günahsız bir şekilde sizi de götürseler, siz de rahatsız olursunuz. Mirzabeyoğlu’nun çok insani ve İslami talepleri var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Burada bir hususu belirtmek istiyorum, hem Salih Mirzabeyoğlu hem de Yakup Köse davasının kamuoyu tarafından bilinmesi daha doğrusu 28 Şubat cuntasının teşhir edilmesinin kütleselleşmesini kurumsal olarak HAS Parti sağlamıştır. Bunun yanında bir takım kurum ve şahısların da katkısı vardır. Hepsine teşekkür ederiz. En son olarak ailece mağdur olan bir de Hüda Kaya ve kızlarının durumunu da halkımız daha unutmamıştır. En kısa sürede bu mağduriyetlerin giderilmesi ve Bütün cuntacılar ile hesaplaşmak şarttır. 4 Nisan 2012 günü 12 Eylül yargılamasının duruşma günüdür. Darısı 28 Şubatçılara,12 Martçılara,27 Nisancılara olsun velhasılı kelam tüm cuntacılara olsun.

Meclis düzenleme yapmalı

İnancının bedeli olarak içeride tutulan Mirzabeyoğlu inanan kesimden ayrı bir hassasiyet bekliyor mu?

Elbette bekliyor. Yıllarca aynı fikirdaşlığı yapan insanlardan, birileri Meclis’te, birileri yönetim kademesinde, birileri de zindan da, çok ciddi bir tezat.

Yetkili mercilerden beklentiniz nedir?

Dilekçemizin üzerine brifing alan hakimlerin tespiti ile birlikte kanaatimize göre yeni deliller çıkacak. Yeni deliller, Salih Mirzabeyoğlu, Yakup Köse dosyasını esasta etkileyecekleri için yargılamanın yenilemesi için yeterli kanıtlardır. Bu çerçevede tekrar yargılamanın yenilenmesini talep ediyoruz. Ayrıca bu hususta eksiklerin ve boşlukların Meclis tarafından düzenlenmesini istiyoruz. Toplumun düşmanlarının, cuntacıların ekmiş olduğu zehir tohumlarını ayıklaması için yeni bir düzenleme yapılması mümkündür.

Milat Gazetesi

Şuç Duyurusunda Bulunan 28 Şubat Mağduru 86 Kişi İfadeye Çağrılacak

28 Şubat darbesi mağduru Anadolu Halkını temsilen 86 kişinin adı emniyete bildirildi. Mağdurların ifadesi alınacak

28 Şubat post-modern darbesiyle ilgili soruşturmayı yürüten Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı, suç duyurusunda bulunan mağdurları dinleyecek.

Derbeye zemin hazırlayan olaylar kapsamında o dönemin aktörleri olarak bilinen Çevik Bir, Müslüm Gündüz, Fadime Şahin gibi isimleri ifadeye çağıracak olan savcılık, 28 Şubat mağdurlarının isimlerinin bulunduğu 86 kişilik listeyi Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdi. Emniyet, listede yer alan isimleri pazartesi gününden itibaren ifade için davet edecek.

Aczimendiler ve Bekir Yıldız da mağdur

Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığının emniyete gönderdiği listede, o dönem ordudan atılan askerler, cezaevinde bulunan Aczimendiler, HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile Şevket Kazan, Şeref Malkoç, Kazım Arslan gibi isimler de yer alıyor. 28 Şubat sürecinde Sincan’da tankların yürüdüğü dönemde Belediye Başkanı olan Bekir Yıldız ile ‘Kudüs Gecesi’ni düzenleyen isimler de soruşturmanın mağduru olarak dinlenecek.

Darbecilerde ifadeye çağrılacak

Adli kaynaklardan alınan bilgiye göre, söz konusu listedeki sayının 200’ü aşması bekleniyor. Savcılığa suç duyurusunda bulunan isimler, Ankara Asayiş ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince ifadeye davet edilecek.

Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, 28 Şubat post-modern darbesi hakkındaki soruşturma kapsamında ele geçen delil, dilekçe, belge ve CD’lerin incelemesini büyük oranda tamamladı. Savcılığın 28 Şubat sürecinin aktörleri olarak bilinen dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, eski Genelkurmay Genel Sekreteri emekli Tümgenaral Erol Özkasnak, Batı Çalışma Grubu’nda yer alan subaylar, tarikat liderleri Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı, Sisi lakaplı Seyhan Soylu, Fadime Şahin ve bazı gazetecileri ifadeye çağıracağı belirtiliyor. 

İBDA’nın Başörtüsü İlanı 28 ŞUBATÇILARI Rahatsız Etmiş


 

10 Mayıs 1999 tarihli AKİT GAZETESİ’nde, «İBDA»’nın yayınlanan ilanın da şöyle deniyor:

 

(MERVE’LER DİKDURUN 1999 KURTULUŞ YILINIZ)

Söz konusu ilan ise 28 Şubat savunucusu Prof. Dr. NUR SERTEL tarafından şöyle değerlendirilmişti:

“(Kılık-kıyafetin bireysel bir tercih olduğu ve türbanla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, üniversitelere girmenin ya da devlet memuru olmanın engellenmesinin demokrasi ile bağdaşmayacağına ilişkin siyasal islamcı söylemlerin ne derece inandırıcı olduğu uzun zamandır tartışıla gelmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başı örtülü olarak girmenin bireysel bir tercih olmanın çok ötesinde anlam taşıdığı açıktır. Amaç, siyasal islamın bayrağı olan türbanı ve onun temsil ettiği radikal islamcı görüşleri Meclis’e taşımak ve ardından da üniversitelerdeki ve devlet memuriyetindeki türban yasaklarını kaldırmaktır.

Kamuoyunda bu konuda oluşan tepkinin yersiz olmadığı, türbana ve onu Millet Meclisi’ne taşımak isteyenlere sahip çıkan kesimlerin niteliği ile giderek daha da açıklığa kavuşmaktadır.

Bunun en somut kanıtlarını yine islamcı medyanın yayın organlarında görmek mümkündür.
Federatif yapılı bir islam devletinin kurulması amacıyla faaliyet gösteren İBDA-C (İslami Büyükdoğu Akıncılar Cephesi) Merve Kavakçı’ya sahip çıkan örgütler arasında yer almaktadır. İBDA-C’nin, bir islamcı gazeteye verdiği ilanla “Merveler dik durun, 1999 kurtuluş yılınız” ifadesini kullanması, türbanın basit bir kıyafet tercihi olmanın çok ötesinde anlam taşıdığını ortaya koymaktadır.

 

Prof. Dr. NUR SERTEL, Türban ve Türk Kadını, Cumhuriyet Gazetesi, 13.5.1999 )

28 Şubat’ın İKNA ODALARI’nda İdeoloji Aradılar

28 Şubat sürecinde üniversitelerde uygulanan kılık kıyafet yasağı dolayısıyla binlerce öğrenci kazanılmış hakkını kaybetti. CHP milletvekili Prof. Nur Serter’in rektör yardımcısı sıfatıyla İstanbul Üniversitesinde icad ettiği ikna odası ise bir kara leke olarak hala Türkiye’nin alnında. Ne mucidi yargı karşısına çıktı üstelik, ne ‘imha edeceğim’ dediği görüşme kayıtları güvenli bir yere alındı. 
İkna odasına giren ve ‘beddua ediyoruz’ diyen kız öğrencilerse açtıkları davaların görülmesinde ısrarcı. Üç değerli tanık ile ikna odalarında ne olduğunu konuştuk. 
 
İkna odalarında psikolojik işkence gören, okullarına devam edebilmek için şapka, bere veya peruk kullanmaları bile engellenen öğrenciler ‘kasetler bende ama imha edeceğim’ diyen Serter’in yargılanmasını istiyor. 
 
Gülşen Demirkol, siz 28 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi öğrencisiydiniz ve sonrasında ‘Psikolojik İşkence Metodu Olarak İkna Odası’ adında bir kitap yayınladınız. Söyler misiniz ikna odasında ne oluyordu? 
 
98 yılı başında İstanbul Üniversitesinin tüm kayıtları ilk defa Avcılar Kampüsünde yapıldı. Normalde her öğrenci kendi fakültesinde kayıt olurdu. Avcılar’a gittiğimde yeni kayıt olacak kardeşlerimizin ne yaşadıklarına tanıklık ettim. Okul kapısından içeriye sadece kayıt olacak öğrenci ve anne babası alınıyor, anne baba da bir aşamadan sonra ilerleyemiyordu. İki aşamalı bir uygulama vardı. 
 
Öğrenci yalnızlaştırılıyordu yani. 
 
Kesinlikle. Bahçede tam bir şenlik havası var. Müzik çalınıyor, Atatürkçü Düşünce Derneği’nden öğrenciler stantlar açmışlar, janjanlı bir hava var. Fakat kayıt için okula giren başörtülü öğrenciler ağlayarak dışarı çıkıyordu. Neden diye sorduk. Biri ağlayarak “içerde kamera var, bizi çekiyorlar” dedi. Hepsi dağılmış vaziyetteydi. Ben de bunu not aldım. 
 
Niye not aldınız, anlamadım. 
 
Yasak uygulamalarının ve eylemlerimizin güncesini tutuyordum zaten. O günlük Ayşegül Çetin adıyla yayınlandı. O alışkanlıkla o gün olanları da bir kenara yazdım. Ertesi yıl da bu benim ümmete borcumdur diye ikna odasında olanlar üzerine çalıştım. Kolay olmadı. İkna odasına girip başını açmayanlar İstanbul’dan dağılmışlar, herkes şehrine dönmüş, onlara ulaşmak imkansız. Ben de Nur Serter’in teorik olarak “ikna ettik” dediği öğrencilerden 25, 30 tanesiyle görüştüm. 
 
Peki olay nasıl gerçekleşmiş? 
 
Kayıt sırasındayken onları diğer öğrencilerin arasından ayırıyor, ayrı bir odaya alıyorlar. Bir liste var ellerinde, bazı isimlerin başında T harfi var, türbanlı anlamında. Konuşma sohbet gibi başlıyor ama aslında psikolojik yöntemlerle bir sorgulamaya ve ikna metotlarına dönüyor. Zaten öğrencinin tecridi bilinçli bir yöntem. Odada sürekli aynı cümle tekrar ediliyor: ‘Başını açmazsan kesinlikle okula giremeyeceksin’ deniyor ya da ‘bak bu kadar emeğin boşa gidecek’ ya da ‘sen çok güzelsin’. ‘Şu anda burada -yani kameranın, erkek kameramanın önünde- başını açmazsan kaydını kesinlikle yapmayız’ deniyor. Bu kesinlikle suç. Onu psikolojik olarak çökertmeyi hedefliyorlar. Mahremiyete saldırı bu. Zaten kızlardan biri kamera karşısında fenalık geçiriyor. Müslüman bir zihnin saçındaki kılları göstermesinin onun değerlerine zarar vereceğini bile bile bunu yapıyorlar. Ona ‘ben yenildim’ dedirtmek istiyorlar. Zaten yasağın kendisi sizden olmadığınız biri olmanızı istediği için de bölücü bir şey. 
 
Kızlara bir de belge imzalatılmış? 
 
Evet, bir tür taahhütname. Kişisel bilgileri isteniyor, hangi ilkokul ortaokul liseden mezun oldun, hangi dershaneye gittin soruları var. En altına da, “bundan sonra okulun hiçbir yerinde başörtülü olarak bulunmayacağıma, kurallara uyacağıma söz veriyorum” yazıp altına imza atmanı istiyorlar. 
 
Sonra peruk hadisesi mi başlıyor? 
 
Perukçular vitrinlerine o dönem ‘tesettür peruğu bulunur’ diye yazdı mesela. Peruk güzelleşmek için alınan bir şey fakat tesettür peruğu özellikle çirkin ve onun gerçek saç olmadığını ifade ediyor. Okula giren kızlar bu perukları kullanarak kendilerini zorlayanlara ‘ben ikna olmadım, peruk takıyorum, kafamın içini değiştirmedim, köprüyü geçene kadar böyle, bunu görün’ demiş oluyor. Üzerlerinde bol uzun pardösüler, başlarında kocaman bir peruk.. Bununla baş edemeyince bu sefer ‘ideolojik peruk yasaktır’ demeye başladılar. Peruk, şapka, bere yasak dendi. Saçını kazıtarak okuluna devam edenler oldu. 
 
Şimdi ne yapılmasını istiyorsunuz? 
 
1) Nur Serter’in o kasetleri bize teslim etmesini 2) İkna odalarında hangi memur ve öğretim görevlileri görev aldıysa ortaya çıkarılması gerekiyor. Odada bir kameraman var. İki psikologdan bahsediliyor. Kim bu insanlar? Artık 28 Şubat’ın bir darbe olduğunu herkes kabul ediyor. Bu yapılanların bedelini ödeyen insanlar var. Hayatlarının akışı bozuldu, on yıllarına mal oldu. Bugün hak iadeleri oluyor ama aynı şey değil. Ben o dönem yüksek lisansı kazanmıştım ama gidemedim. Şimdi yeniden başlasan da ergen bir çocuğun ilkokul sırasına oturması gibi hissediyorsun. Belki de ben bugün üniversitede çalışıyor olacaktım. Neden olamadım? 
 
Nur Serter’e ne demek istersiniz? 
 
Özür dilemesini istiyorum. Yetmez ama en azından bu hakkı teslim etmesini isterim. Kendini, kızını bizim yerimize koymasını isterim. Yoksa bilsin ki ikna odasına girenler ona dua değil, beddua ediyorlar. 
 
İkna odası Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na gelsin 
 
’28 Şubat döneminde kapıdaki güvenliğe bir tutam kıl gösteremezseniz okulunuza giremiyordunuz’ 
 
Hanife Gökdemir, siz Nur Serter’e dava açtınız. Önce sizi tanıyabilir miyiz? 
 
1979 İstanbul doğumluyum. Bakırköy İHL mezunuyum. İlk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Tarih bölümüne 1997’de girdim. 
 
Ve 98’de de ikna odasına? 
 
28 Şubatla gelen yasakla ikinci sınıfta tanıştım. Okula alınmayışımızla kapı önü bekleyişler ve eylemler başladı. Yasağın uzantısı olarak ikinci sınıfta ikna odasına alındık. 
 
Odada diğer öğrencilere de yapılan konuşmalar yapıldı. Daha sonra ne oldu? 
 
Onların istediği olmayacaktı; ne okulu bırakacaktım ne başımı açacaktım. Bu yüzden başörtüsünün üzerine bere, şapka takarak sadece sınavlara girebilecek şekilde okula gittim. Son sınavı verdikten sonra diplomamı almak için bile okula gitmedim. Ben diplomamı bu okuldan başörtülü şekilde alacağım’ diyordum. Bunun için 10 yıl bekledim. 
 
Tüm bunlar olup biterken neler hissettiniz, neler düşündünüz? 
 
Bu insanlar kim, hangi hakla inançlarım ve yaşamım hakkında tasarrufta bulunabiliyorlar diye düşünüyordum. Aylarca süren protestolar, davalar karşısında olumlu tek gelişme olmamış, sesinizi duyuramamışsınız. Tam bir umutsuzluk içinde size dayatılan şeye boyun eğme psikolojisindesiniz. Ama bu, görünüşte bir kabulleniş. İçten içe ise büyüyen bir isyan. Sıcak günlerde başınızda bere var ve gülünç şekilde okula girdiğinizi hayal edin. Arkadaşlarınıza görünmemek için yol boyu dua ediyorsunuz. Bakışlarla karşılaşmamak için başınızı yerden kaldırmıyorsunuz. 
En kısa yolları, anfide en arka sıraları hesaplıyorsunuz. Kapıdaki güvenlik sizi içeri alabilmek için bir tutam da olsa ‘kıl’ görmek istiyor. Hocanız kılığınızdan dolayı sizi tanıyamıyor. Bir kere bile zevkle ders dinleyememiş olarak mezun oluyorsunuz. Başkalarının tuttuğu notları rıza minnet alıp sınava çalışıyorsunuz. Çıkışta başörtünüzü takacağınız bir lavabo araştırıyor hiçbir hocaya yakalanmamak için koridorlarda koşuşturuyorsunuz 
 
Size bunca şeyi yaşatanlar hakkında dava açmak için niye 12 yıl beklediniz peki. 
 
Bu 10 yıl boyunca yasağın etkileri sürüyordu, demokratik bir yapı hala oluşmamıştı. İşin fikir babası Nur Serter henüz bunu kabul etmiş değildi. Ta ki Kasım 2010’da sizin yaptığınız röportajda bu suçu ikrar edene kadar. Büyük ihtimalle suçunun üzerinden 10 yıl geçmesine bağlı olarak, zaman aşımına güvenerek yapmıştı. Fakat yanılmıştı çünkü hukuken suç delilinin ortaya çıkması veya suçlunun itirafı zaman aşımını ortadan kaldırır. Röportajı okuduktan bir kaç gün sonra dava açtım, suç duyurusunda bulundum. 
 
Tam olarak neden davacısınız? 
 
Öncelikle elinde imha edeceğini söylediği kayıtların adli emanete teslim edilmesi, suç delillerinin karartılmaması için tedbir davası açtım. O dönem rektör yardımcısı olması sebebiyle -devlet memuru- üniversitenin arşivinde bulunması gereken kayıtların şahsında tutuluyor olması ayrıca suç. İkinci olarak ikna odalarında görev yapmış kişilerin kimliklerinin tespit edilmesi ve son olarak da başta Nur Serter olmak üzere bu kişilerin cezalandırılması için ceza davası açtım. 
 
Dava görülemiyor değil mi şu an? 
 
Serter CHP milletvekili, dokunulmazlığı var, bir şey yapılamıyor, evi aranamıyor. 
 
Sonuç alacağınız umudunuz var mı? 
 
30 yıl sonra bu ülkede Kenan Evren yargı önüne çıkıyorsa ben 14 yıl daha bekleyebilirim. Yeter ki bunca insanın hayatını karartanlar hesap versin ve cezalandırılsın. 
 
TBMM’ye bir çağrınız var mı? 
 
Serter’in dokunulmazlığı kaldırılsın. Suçlular tespit edilsin cezalandırılsın. Yasak sadece üniversitelerde kaldırıldı o da kısmen. Her alanda serbestlik için anayasal düzenlemeler yapılsın. İkna odaları Meclis İnsan Hakları Komisyonu gündemine taşınsın. 
 
Ya şimdi başını açıp okursun ya da asla okuyamazsın 
 
Nevin Karakuş sizi de tanıyalım. 
 
1971 Hopa doğumluyum. Artvin İHL mezunuyum. Yasakla ilk kez 1989’da karşılaştım. Atatürk Ün. İlahiyat Fakültesini kazandığım halde gidemedim, hayat bir şekilde devam etti. 1995’te yeniden sınava girdim, İstanbul Ün.’nde Belge Bilgi Yönetimi bölümünü kazandım. Üç yıl sorunsuz okudum ama 98’te yasak nedeniyle 3. sınıftan ayrılmak zorunda kaldım. Af çıkınca 15 yıl sonra okuluma döndüm, şu an dördüncü sınıftayım. 
 
Tebrik ederim. 1998’e dönersek.. Siz de ikna odasına girdiniz değil mi? 
 
Evet. İstanbul Üniversitesini kazanan öğrencilerin ilk kez o yıl kayıtlarının Avcılar Kampüsü’nde yapılacağını duymuş ve açıkçası bunda bir bit yeniği aramıştık. O dönem de Mazlumder’de gönüllü olarak çalışıyordum. Dolayısıyla insan hakları özgürlükler konusunda alt yapımız, bilincimiz vardı. Avukatları, medyayı durumdan haberdar ettik, noterle birlikte Avcılar’a gittik. Orada bir insanın yaşayabileceği nadir anları yaşadık. 
 
Ne gibi anlar? 
 
Dışarı ağlayarak çıkan, hezeyanlar içinde kızlar gördük. Mesela bir kız dışarıda başını açtı, babasına sarılıp ağlama krizine girdi. Öğrendik ki içerde bir oda ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyeleri var. Kamera var ve ikna yöntemleri deneniyor. Başını açarsan kayıt olacaksın yoksa öğrenim hayatın başlamadan bitecek, diye tehditvari konuşuyorlar. 
 
Size de bunu mu yaptılar? 
 
Ben şunu yaşadım. 4. sınıf kaydı için başörtülü fotoğrafımı ve diğer evraklarımı hazırladım, vermek istedim ama okulun hiç bir yerinde başörtülü bulunmayacağıma dair taahhütnameyi imzalamadığım için kabul etmediler. Diğer öğrenciler arasından alınıp bir odaya yönlendirildim. Masa, sandalye ve orta yaşın üzerinde bir hanım vardı içerde.
 
Kendini size tanıttı mı? 
 
Sadece hocayım dedi. Emeğim üzerinden konuştu daha çok. 4. sınıfa gelmişsin, yazık değil mi emeğine ailene, dedi. Açıp okumazsam öğrenim hayatımın biteceğini söyledi. O konuşurken ben kendimi dışlanmış, aşağılanmış hissettim. Zaten başörtülüler eğitimsizdir, köylüdür, fakirdir bakışı vardır ya. O an bir savunma mekanizması geliştirdim ve “Ben İtalyan Kız Lisesi mezunuyum. Babam büyük bir işadamı, annem müdür. Türkiye’ye okumak için geldim, başörtüsü benim kendi seçimim” dedim. O an yüzünü görmeliydiniz! Bunu asla unutamam. 
 
Star Gazetesi

ABD’nin Yeni Silahı “Yüksek Isı Frekanslı Elektromanyetik Dalga”

Amerikan ordusu, 11 bin kişinin üzerinde test edilen ve ”yanma hissi” yaratan yeni silahını gazetecilere tanıttı.

Teknoloji sitelerinde yer alan habere göre, Virginia eyaletindeki Quantico Deniz Piyade Kuvvetleri üssünde yapılan tanıtımda, bir askeri araca monte edilebilen ve öldürücü olmayan Active Denial System adlı silah, şiddetli ısı veren yüksek frekanslı elektromanyetik dalga yayıyor.

abdsilahh.jpg
Uzun yıllardır üzerinde çalışılan ve ilk geliştirilirken ”Sessiz Muhafız” adı verilen bu silahın prototipinin 2008’de iptal edildikten iki yıl sonra Afganistan’da kullanıldığı belirtiliyor.

Pentagon’daki üst düzey komutanlar ise öfkeli kalabalıkların ve çatışan grupların dağıtılmasında kullanılacak bu silahın gerçek savaşta, tehlikeli noktalarda geleneksel ateş gücünün alternatifi olup olmayacağı sorusunun henüz yanıtsız olduğunu düşünüyor.

Washington ayrıca, yeni silahın Müslüman dünyasında olumsuz yönde tanıtılmasından ve işkence için kullanılacağı gibi eleştirilere maruz kalmasından endişe ediyor.

”Active Denial System” adı verilen, bu ısı dalgası silahı yaklaşık bin metre öteden kalabalıkları hedefleyebiliyor.

Öldürücü olmayan bu silahın kamuoyunda tanıtımı için atak başlatan Amerikan ordusunun ar-ge bölümünden emekli albay Kirk Hymes, ”Bunun gibi yeni teknolojilerde, algı her şeydir” diyerek, yeni silahın etkinliğini anlatıyor.

Yeni silah, bazen ağır yaralanmalara, hatta ölümlere yol açan plastik merminin alternatifi olarak gösteriliyor.

Uydu televizyon çanağına benzer bir araç anteninin çok güçlü radyo dalgaları yaydığı silah, hedefin deri moleküllerinde şiddetli bir titreşime neden oluyor ve bir yanma hissi yaratıyor.

Salih Tuna Soruyor: Salih Mirzabeyoğlu Hangi Rövanşın Mağduru

Seninle alay mı ettim hanımefendi?

Salih Tuna

 

Abdullah Gül “rövanşist olmayalım” demiş ya, Nazlı Ilıcak da bu söz bana sataşanların kulağına küpe olsun diyor.

Hatırlarsanız, Ertuğrul Beyciğim çok daha evvel “rövanşist” duygularla hareket etmeyelim demişti.

Ondan daha evvel de (adı lazım değil) bir generalin, “28 Şubat’ın rövanşını almaya kalkarsanız…” diye başlayan bir ifadeyle tehditler savurduğu rivayet edilmişti.

Galiba aynı kelimeye 3 ayrı ağız 3 farklı anlam yüklemiş. (Generalin ağzıyla Ertuğrul Beyciğimin ağzı aynı olduğu için “3″ diyoruz Şinasi.)

Sayın Gül’ün ifade ettiği anlamda ben de “rövanşist olmayalım” derim, dedim, diyorum.

Sürek avına ilk günden beri karşı çıktım.

Kuddusi Okkır’dan Türkan Saylan’a kadar birçok konuda eleştiri getirdim. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasına muhafazakar camiada ilk karşı çıkan da bendim.

“Tasfiye edilecek gazeteciler listesi”nden bahsedildiği günlerde (Ahmet Tezcan’ın Habertürk’teki programında) “Yazarları ancak okurlar tasfiye eder” diyerek isyan etmiştim.

Hep “sözün değerini” savundum.

“Ancak haksızlık karşısında susmamakla ölçülür sözün değeri. Ve, sözümüzün değerinden başka kaybedecek bir şeyimiz yok…” dedim.

Birine olan öfkemiz ona haksızlık yapmamıza neden olmasın ölçüsünü de sıklıkla hatırlattım.

Yaptıklarını başkalarının üzerinden meşruiyet arayanlara da Ömer Muhtar’ın “Onlar bizim hocalarımız değil” sözünü dercettim.

Evet, Sayın Gül “rövanşist olmayalım” demekle son derece haklı.

Peki…

Telegram işkencesi altında 13 yıldır zindanlarda çürütülen Salih Mirzabeyoğlu hangi “rövanşın” mağduru?

Ya Selahattin Eş Çakırgil?

Türkiye’ye 32 yıldır gelememesi hangi “rövanşist duygularının” bedeli?

Dedim ya, “rövanşist” ifadesi her ağızda başka anlam kazanıyor.

Ertuğrul Beyciğim adeta kendini ele veriyordu. “Gerekirse silah kullanırız gibi manşetler dahil, yapılan her şey 28 Şubat sürecinde kalsın. Biz yaptık, siz yapmayın…” demeye getiriyordu.

Neden olmasın, olabilirdi; affetmek her zaman erdem değil miydi?

Ne ki, hazret “rövanşist duygularla hareket etmeyelim” dedikten sonra bile kaç kez “rövanş” almaya kalkıştı, sayamadım doğrusu.

“Cumhuriyet Mitingleri”ndeki coşkusundan “411 el kaosa kalktı” manşetine, “27 Nisan e-muhtıra”sından Konyalı hasta çocuğun testisleri üzerinden “türban faciası” üretmeye kadar elinden geleni ardına koymamıştı.

Bir defasında da, bir otobüs yolcusunun namaz molası talebinden hareketle “dini diktatörlük” tehlikesinden bahsetmişti.

Ben de, şehirlerarası otobüslerde 40 yıldır ihtiyaç molasına içkin “namaz molası” verildiğini, 40 yıl boyunca verilen bu namaz molalarından henüz bir diktatörlük çıkmadığını ama 40 yıla en az 4 askeri darbe sığdırabildiğimizi anlatmak zorunda kalmıştım. (19 Eylül 2007, Yeni Şafak)

12 Eylül referandumundan sonra bile bi ufaktan kıpraşmış, seçkin sahillerden dem vurmuştu.

Ne zamanki, 12 Haziran 2011 seçimlerinden AK Parti zaferle çıktı, pes etti. “Usta ne diyorsa o” demeye başladı.

Bu kafa böyledir!

Şartlar müsait olsun, değil “411 el”, “550 el kaosa kalktı” demekte zerre tereddüt ederse ben bir şey bilmiyorum.

Son günlerde “rövanşist duyguların esiri olanlar” lakırdısını eden Nazlı Ilıcak’ın derdi bambaşka tabii.

“Aydın doğan hakkında soruşturma açılır mı” sorusuna, “Sanmıyorum. Dava mahkemelerde açılırsa zaten gazete patronları bundan sorumlu olmuyor. Daha ziyade yazı işleri müdürleri ve köşe yazarları hakkında yapılıyor. Gazetelerin tutumundan patronlar sorumlu değil…” şeklinde cevap vermişti.

Daha evvel de belirttiğim gibi “Aydın Doğan’ıma dokunmayın!” demeye getirdiği besbelli.

Eruğrul Özkök ve diğerleri pek umrunda değil yani.

Ucu Aydın Doğan’a dokunacağı endişesi taşımasa, medyanın 28 Şubat sürecindeki sorumluluğunun altını (eski günlerdeki gibi) kanırta kanırta çizeceğinden eminim.

O değil de, kendisiyle alay ettiğimi söylüyor ya, buna çok üzüldüm.

Alay ettiğime dair tek cümlemi göstersin, hep birlikte Ertuğrul’u Taksim’de asalım.

Hanımefendi, inanın o yazıda söylediklerim dalga değildi.

Farkı fark etmeniz için size iki adet dalga örneği göndermek isterdim ama maalesef yerim kalmadı.

10.03.2012 / Yeni Şafak Gazetesi

28 Şubat “EMASYA” PROTOKOLÜ

EMASYA PROTOKOLÜ


7 Temmuz 1997’de dönemin Genelkurmay Harekat Başkanı Korgeneral Çetin Doğan ile İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan arasında imzalanan EMASYA (Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma) protokolünde her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş.
 

 Meşhur protokol, 8 kısım ve 27 maddeden oluşuyor. Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun “11/D Maddesi” gereğince alınması gereken müşterek tedbirlere ilişkin protokolün metni basında ilk kez gündeme geliyor. 

Genel hükümler • “Balyoz” darbe planına zemin hazırladığı öne sürülen EMASYA protokolünün 1. kısım genel hükümlerden oluşuyor. Genel hükümler arasında; amaç, kapsam, dayanak ve tanımlar yeralıyor. İkinci kısım kuvvet kullanılması, üçüncü kısım kuvvet kaydırılması, dördüncü kısım emir-komuta ilişkilerinin düzenlenmesi, beşinci kısım ise işbirliği ve koordinasyon, altıncı kısım tamamlayıcı hususlar, yedinci kısım mali hususlar, sekizinci kısım ile yürütmeye ilişkin hususlardan oluşuyor. 

Protokolün amacı • EMASYA protokolünün 5. sayfasında ise 3 bölüm bulunuyor. 1. bölüm “Koordinatör Valilik”, 2. bölüm, “Harekat Merkezi faaliyetleri”, 3. bölüm ise, “İstihbarat faaliyetleri” başlığı ile yeralıyor. EMASYA protokolünün amacı madde-1’de şöyle açıklanıyor: “Bu protokolün amacı, bir veya birden fazla ilde çıkan veya çıkabilecek olaylarla ilgili olarak valilerin isteği üzerine askeri birlik tahsis edilmesi durumunda, güvenliğin, asayiş ve kamu düzeninin sağlanması ve terörle mücadelede, askeri birlikler ile kolluk kuvvetleri arasında; a) Kuvvet kullanılması b) Kuvvet kaydırılması c) Emir komuta ilişkileri d) İşbirliği ve koordinasyon e) Gerekli görülen diğer hususları, belirlemek, uygulanacak yöntem ve alınacak tedbirleri ortaya koymaktır.

İsstihbarat faaliyetleri • Protokolün üçüncü bölümü “istihbarat faaliyetlerini” içeriyor. 22. maddede istihbarat faaliyetleri şöyle açıklandı: “EMASYA Bölge ve Tali Bölge Komutanlıklarında; terörle mücadelede görev yapan bütün birimlerin istihbarat gayretlerinin birleştirilmesi ve istihbaratın koordinesi için, “MÜŞTEREK İSTİHBARAT MERKEZLERİ” tesis edilir. Başbakanlığın 25 Haziran 1996 gün ve 11269 sayılı genelgesi gereğince jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri de bu merkezin çalışmalarına asil üye olarak katılırlar. Jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri, EMASYA Bölge Komutanlığı’nın belirleyeceği zaman, şekil ve usullerle çalışmalarını ve istihbarat bilgilerini takdim ederler ve karşılıklı istihbarat mübadelesinde bulunurlar. Elde edilen sonuçlardan ilgili valiye bilgi verilir.

Özel Harekat maddesi • Genelkurmay’ın 1997’den beri kırsala çıkmalarına izin vermediği emniyet Özel Harekat timleri de kapsam içine alınmış. 23. maddede, “EMASYA görevlerinde ve özellikle kırsal alanda terörist unsurlara karşı icra edilecek operasyonlarda polis özel harekat timleri ile askeri birliklerin kullanılması amacıyla, EMASYA komutanlıkları ve ilgili mülki amirlerin koordinasyonu ile müşterek tatbikatlar icra edilir” hükmü yer alıyor. EMASYA protokolünün yedinci kısmı “mali hususlardan” oluşuyor. 24. madde mali hususları şöyle tanımlıyor: “Polis Özel Harekat timlerinin EMASYA Bölge veya Tali Bölge Komutanlıklarının harekat kontrolünde uzun süreli operasyonlara iştiraki halinde, bu timlerin iaşeleri ilgili askeri birlikler tarafından sağlanacaktır. Bu maksatla yapılan harcamalar mevcut mali mevzuat usullerine göre, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü bütçesinden, Milli Savunma Bakanlığı bütçesine aktarılır” deniliyor.

İhtilaflar bile düşünülmüş • İmzalandığı 7.7.1997’den itibaren geçerli olan EMASYA protokolünde Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında ileride doğacak ihlitaflar bile unutulmamış. Protokolün 26. maddesi bunun için düzenlenmiş. O maddede, “Protokolün uygulanmasından doğacak ihtilaflar, aksayan hususlar ve değişiklik teklifleri karşılıklı görüşmeler yoluyla düzeltilecektir” deniliyor. İşte o protokol:

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI İLE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ARASINDA 5442 SAYILI İL İDARESİ KANUNU “11/D MADDESİ” GEREĞİNCE ALINMASI GEREKEN MÜŞTEREK TEDBİRLERE İLİŞKİN PROTOKOL

BİRİNCİ KISIM 

GENEL HÜKÜMLER

AMAÇ: MADDE-1: Bu protokolün amacı, bir veya birden fazla ilde çıkan veya çıkabilecek olaylarla ilgili olarak valilerin isteği üzerine askeri birlik tahsis edilmesi durumunda, güvenliğin, asayiş ve kamu düzeninin sağlanması ve terörle mücadelede, askeri birlikler ile kolluk kuvvetleri arasında; a) Kuvvet kullanılması b) Kuvvet kaydırılması c) Emir komuta ilişkileri d) İşbirliği ve koordinasyon e) Gerekli görülen diğer hususları, belirlemek, uygulanacak yöntem ve alınacak tedbirleri ortaya koymaktır. 

KAPSAM: MADDE-2: Bu protokol, toplumsal olayların önlenmesinde ve kamu düzeninin sağlanmasında, mülki amirler (vali ve kaymakamlar), EMASYA Komutanlıkları (EMASYA Bölge Komutanlıkları, EMASYA Tali Bölge Komutanlıkları, EMASYA Birlik Komutanlıkları) ve kolluk kuvvetleri (Jandarma, polis, GKK, sadece asli görevleriyle sınırlı olmak üzere özel güvenlik birimleri) arasındaki yetki, görev ve sorumlulukları ile müştereken uygulanacak tedbirleri kapsar. 

DAYANAK: MADDE-3: Bu protokol 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11’inci maddesinin D fıkrasına dayanılarak hazırlanmıştır. 

TANIMLAR: MADDE-4: Bu protokolde geçen; Olaylar: Her türlü terör ve toplumsal olayları, Emre alma: Bir birliğin/birimin kuruluşunda bulunduğu komutanlıktan/kurumdan alınıp, geçici olarak bir başka komutanlığa/ kuruma verilmesi ile emrine birlik/birim verilen komutanlığın emrine aldığı birliğin/birimin ikmal ve idaresinden sorumlu olmasını, Harekat kontrolüne alma: Fonksiyon, zaman ve yer bakımından sınırlandırılmış bulunan özel vazifeleri veya görevleri ifade edebilmesi, ilgili birlikleri/birimleri konuşlandırması ve bu birliklerin/birimlerin taktik kontrolünü elinde bulundurabilmesi veya tahsis edilmesi maksadıyla askeri birlik komutanının emrine verilen kuvvetleri sevk ve idare etmesi için tanınan yetkiyi, (Harekat kontrolü, ilgili birliklerin/kurumların bağlı unsurlarının ayrı olarak kullanılmak üzere tahsis edilmeleri yetkisini ihtiva etmez), Koordinatör Vali: Birden fazla ili içine alan olaylarda bu protokolün uygulanmasında, işbirliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla gerekli görülen hallerde İçişleri Bakanı tarafından ilgili valiler arasından geçici olarak görevlendirilen bir valiyi, ifade eder.

İKİNCİ KISIM 

KUVVET KULLANILMASI MADDE – 5: Terör ve toplumsal olayları değerlendirmek, kullanılacak kolluk kuvvetlerini düzenlemek, olaylara müdahale yöntemlerini belirlemek, kesintisiz koordinasyon ve işbirliğini sağlamak maksadıyla; il ve ilçe bazında “İL VE İLÇE GÜVENLİK KOORDİNASYON KOMİSYONLARI” ihdas edilir. İl Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; vali garnizon komutanı veya temsilcisi, il jandarma komutanı, il emniyet müdürü, MİT temsilcisi ve gerekli görülen diğer ilgililerden teşkil edilir. İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; kaymakam, garnizon komutanı veya temsilcisi, ilçe jandarma komutanı, ilçe emniyet müdürü/amiri, MİT temsilcisi (varsa) ve gerekli görülen diğer ilgililerden teşkil eder. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; yeterli hazırlık zamanı bırakacak şekilde, olaylara karşı alınacak tedbirleri ve müdahale yöntemlerini tespit eder, askeri kuvvet talep edilmesi konusunda mülki amirlerin karar vermelerine yardımcı olur. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; illerde vali, ilçelerde kaymakamların başkanlığında ayda bir defa olağan, gerekli hallerde olağanüstü toplanarak, il ve ilçenin güvenlik durumunu değerlendirir. 

MADDE -6: Mülki amirler, olaylara müdahale için (tabii afet durumları hariç) askeri birlik talebinde bulunmadan önce; 

a. Kolluk kuvvetleri ile kontrol altına alınabilecek olaylarda zayıf bir ihtimal de olsa olayların kontrolden çıkması söz konusu ise, kuvvet talebinde bulunmadan önce EMASYA komutanlıklarına (bölge/ tali) bilgi vererek, kademeli hazırlık süresi imkanı sağlar. 

b. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonlarında yapılan durum değerlendirmesi neticesinde, mülki amirler tarafından askeri birliklerden kuvvet talebi zorunlu görülür ise, birlik komutanları ile koordinede bulunularak, uygun müdahale usullerinin icra edilmesine imkan verecek tarzda; birliklere hazırlık ve teşkilatlanma için yeterli zamanı sağlayacak şekilde önceden uyarı yapılır.

c. Kamu düzenini bozma istidadı gösteren terör dışındaki toplumsal olayların; kolluk kuvvetleri ile bastırılması esas alınır ve gerekli görülen hallerde, askeri gücün “caydırıcılık” özelliğinden yararlanılır. 

d. Sportif faaliyetler, futbol maçları, planlı gösteri yürüyüşleri gibi olağan durumlar için, askeri kuvvet talebinde bulunulması hususu özenle değerlendirilmelidir. Zorunluluk olmadıkça kuvvet talebinde bulunulmamalıdır. MADDE – 7: Mülki amirler tarafından, önceden yapılacak planlama ve hazırlıklarda, kolluk kuvvetlerinin kullanılmasına ilişkin esaslar, muhtemel kullanma planları ve muhabere irtibatları, EMASYA Komutanlıkları ile yeterli bir zaman öncesinden koordine edilir. Mümkün olduğu durumlarda bu planlar, esaslar ve irtibatlar; muhtelif senaryolara göre prova edilir. 

MADDE-8: EMASYA Komutanlıkları tarafından, mülkü amirler emrindeki kolluk kuvvetlerinin muhtemel olaylarda daha önceden kullanabileceği göz önünde bulundurularak; emir komutanının askeri birliğe geçtiği andan itibaren, kolluk kuvvetlerinin “emre/ harekat kontrolüne” alma şeklinde kullanılacağı dikkate alınır. 

MADDE-9: Toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi toplumsal olayların şekil değiştirerek birçok bölgede, geniş halk kitlelerine yaygınlaşması, şiddete, katliama veya ayasal düzeni bozmaya yönelmesi durumunda İl/ilçe Güvenlik Koordinasyonları Komisyonu, olağanüstü ve ivedikllikle toplanır. Bu gibi durumlarda EMASYA Komutanlıkları (bölge/ tali) olayları yakinen takip eder ve birlikleri hazır bulundurur. Olayların gelişmesini değerlendirir. Bayta mülkü amirler olmak üzere ilgili kademelere bilgi verir ve gecikmenin yaratacağı mahsurları ortadan kaldırmak için olaylara müdahale eder. Bu ve benzeri durumlarda olayların yaygınlaşmasını önlemek ve olayları bastırmak esas alınır. 

ÜÇÜNCÜ KISIM 

KUVVET KAYDIRILMASI MADDE-10: Bir ildeki olayların gelişmesi üzerine mevcut kolluk kuvvetleri ile birlikte askeri birliklerin de yetersiz kalacağının değerlendirilmesi durumunda ilgili EMASYA Tali Bölge Komutanı bu ilden sorumlu EMASYA Bölge Komutanlığından yardım talep ederek iller arasında kuvvet kaydırması sağlanır. 

MADDE-11: Birden fazla ili içine alan olaylarda aynı nitelikteki olayların gelişmesi veya kırsal kesimde de ve mevcut askeri birliklerin de yetersiz kalacağının değerlendirilmesi durumunda ilgili EMASYA Bölge Komutanlığı ve Koordinatör Vali arasında müteakip EMASYA Bölge Komutanı bir üst komutanlığından (Ordu/Kuvvet Komutanlığı, “J.Gn.K.lığı dahil”) kuvvet talebinde bulunarak iller arasında kuvvet kaydırır.

MADDE-12: Bir veya birden fazla ili içine alan terör olaylarında askeri birliklerin kullanılması için vali ve /veya koordinatör valiler tarafından kuvvet talebi yetkili EMASYA Komutanlıklarına yazılı olarak yapılır. Acil durumlarda bu istek sonradan yazılı şekilde şekle dönüştürülmek kaydıyla sözlü olarak yapılabilir. Bu yazılı talebin düzenlenmesinde kırsal alanlarda terörist unsurların yakalanması etkisiz hale getirilerek tasfiye edilmesi için bu tür harekatın kapsamı ve özelliği dikkate alınarak kesintisiz olarak sürecek seri operasyonların icrası dikkate alınır. 

MADDE-13: Emaysa Komutanlıklarının talebi ve ihtiyaç halinde ilgili vali, kamu kurum ve kuruluşlarının hizmet araçgereç ve malzemelerinin il ve ilçeler arasında kaydırılmasının ve kullanılmasını sağlayarak personeliyle birlikte olay sürecince emre/harekat kontrolüne verebilir. 

DÖRDÜNCÜ KISIM

EMİR-KOMUTA İLİŞKİLERİNİN DÜZENLENMESİ MADDE-14: EMASYA planlarının uygulanması için mülki makamlar tarafından kuvvet talebinde bulunduğu ve olay mahalline intikal edildiği andan itibaren kıdemli askeri komutan (Jandarma dahil) emir komutayı alır. Kolluk kuvvetleri bu andan itibaren askeri komutanını emrine girerler. Askeri komutan tarafından aksine bir emir verilmedikçe olay mahallindeki kolluk kuvvetlerinin almış odluları tertip, tedbir ve düzenler bozulmaz. 

MADDE-15: Emir komutanın askeri birlik komutanına geçtiği andan itibaren zor kullanmanın derecesinin tayini ile kullanılacak araç ve gereçler ile silah kullandırmanın yetki ve sorumluluğu askeri komutandadır. 

MADDE-16: Mülki makamların koordinatörlüğünde muhtelif senaryolara göre EMASYA planlarının uygulanması ,emir komuta ilişkileri ve işbirliğinin esaslarının geliştirilmesi maksadıyla ,ilgili EMASYA Bölge ve Tali Komutanlıkları ve kolluk kuvvetleri personelinin katılımı ile EMASYA / Komutanlıklarının koordinatörlüğünde ,yılda en az bir defa EMASYA seminerleri düzenlenir.

MADDE-17: Olaylara müdahale hangi kurum- kuruluşların destek görevi alacağı, il valileri veya görevlendirildiyse koordinatör vali tarafından ilgili EMASYA Bölge/ Tali Komutanlıkları ile koordine edilerek, belirlenir ve bu husus önceden yapılacak planlamalarda ayrıntılı olarak belirtilir.

MADDE-18: İlgili mülki amir tarafından görevlendirilen polis özel hareket timleri, iç güvenlik harekatı süresince EMASYA Bölge ve Tali Komutanlıkları’nın harekat kontrolünde görev yaparlar . Geçici köy korucuları da, bölgedeki ilgili jandarma komutanlığının emir-komutasında olarak EMASYA Komutanlıklarının harekat kontrolünde görev yaparlar.

BEŞİNCİ KISIM

İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON BİRİNCİ BÖLÜM KOORDİNATÖR VALİLİK MADDE-19: Birden fazla ili içine alan olaylarda, iller arasında kuvvet kaydırılması ve kullanılması, işbirliği koordinasyon, emir-komuta ilişkileri ve gerekli görülen diğer hususların uygulanmasını sağlamak üzere geçici olarak Koordinatör Vali olarak görevlendirilebilir. Görevlendirilen koordinatör vali, bulunduğu yerdeki EMASYA bölge komutanından gerekli görülen hallerde kuvvet talebinde bulunur, yürütülecek faaliyetleri ve işbirliğini bu komutanlıkla takip eder, iller ve kuvvetler arasında koordinasyonu sağlar. 

İKİNCİ BÖLÜM HAREKAT MERKEZİ FAALİYETLERİ MADDE-20: Mülki makamlardan askeri kuvvet talebi geldiği andan itibaren EMASYA komutanlıkları nezdinde teşkil edilen “Asayiş Harekat Merkezleri”nde, jandarma komutanlıkları ve emniyet müdürlüklerini temsilen gerekli irtibat ve koordineyi sağlayacak şekilde, yeteri kadar irtibat personeli ve muhabere teçhizatı bulundurulur ve 24 saat esasına göre faaliyet gösterilir.

MADDE-21: Olayları en üst seviyede takip etmek, hükümeti ve komuta katını bilgilendirmek maksadıyla, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde bir İç Güvenlik Harekat Merkezi oluşturulmuştur. İçişleri Bakanlığı seviyesinde de buna eş değer bir “ASAYİŞ HAREKAT MERKEZİ” teşkilinde Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı Asayiş Harekat Merkezlerinden faydalanılır ve her iki kurum arasında işbirliği ve koordinasyona işlerlik kazandırılır. 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM İSTİHBARAT FAALİYETLERİ MADDE-22: EMASYA Bölge ve Tali Bölge Komutanlıklarında; terörle mücadelede görev yapan bütün birimlerin istihbarat gayretlerinin birleştirilmesi ve istihbaratın koordinesi için, “MÜŞTEREK İSTİHBARAT MERKEZLERİ” tesis edilir. Başbakanlığın 25 Haziran 1996 gün ve 11269 sayılı genelgesi gereğince jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri de bu merkezin çalışmalarına asil üye olarak katılırlar. Jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri, EMASYA Bölge Komutanlığının belirleyeceği zaman, şekil ve usullerle çalışmalarını ve istihbarat bilgilerini takdim ederler ve karşılıklı istihbarat mübadelesinde bulunurlar. Elde edilen sonuçlardan ilgili valiye bilgi verilir. 

ALTINCI KISIM 

TAMAMLAYICI HUSUSLAR MADDE-23: EMASYA görevlerinde ve özellikle kırsal alanda terörist unsurlara karşı icra edilecek operasyonlarda polis özel harekat timleri ile askeri birliklerin birlikte kullanılması amacıyla, EMASYA komutanlıkları ve ilgili mülki amirlerin koordinasyonu ile müşterek tatbikatlar icra ediler 

YEDİNCİ KISIM 

MALİ HUSUSLAR MADDE-24: Polis özel harekat timlerinin EMASYA Bölge ve ya Tali Bölge Komutanlıklarının harekat kontrolünde uzun süreli operasyonlara iştiraki halinde, bu timlerin iaşeleri ilgili askeri birlikler tarafından sağlanacaktır. Bu maksatla yapılan harcamalar mevcut mali mevzuat usullerine göre, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü bütçesinden Milli Savunma Bakanlığı bütçesine aktarılır 

SEKİZİNCİ KISIM

YÜRÜTMEYE İLİŞKİN HUSUSLAR MADDE-25: Bu protokol imza tarihinden itibaren geçerlidir.

MADDE-26: Protokolün uygulanmasından doğacak ihtilaflar, aksayan hususlar ve değişiklik teklifleri karşılıklı görüşmeler yoluyla düzenlenecektir.

MADDE-27: İş bu protokol 7.7.1997 tarihinde taraflar tarafından imza altına alınmıştır. (PROTOKOLÜN ALTINDA İMZASI BULUNANLAR) İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ADINA Teoman Ünüsan Vali İçişleri Bakanlığı Müsteşarı GENELKURMAY BAŞKANLIĞI ADINA Çetin Doğan Korgeneral Harekat Başkanı

Salih Tuna Soruyor: Salih Mirzabeyoğlu Hangi Rövanşın Mağduru!

“Evet, Sayın Gül “rövanşist olmayalım” demekle son derece haklı. Peki… Telegram işkencesi altında 13 yıldır zindanlarda çürütülen Salih Mirzabeyoğlu hangi “rövanşın” mağduru? Ya Selahattin Eş Çakırgil? Türkiye’ye 32 yıldır gelememesi hangi “rövanşist duygularının” bedeli?”

Seninle alay mı ettim hanımefendi?

Salih Tuna

 

Abdullah Gül “rövanşist olmayalım” demiş ya, Nazlı Ilıcak da bu söz bana sataşanların kulağına küpe olsun diyor.

Hatırlarsanız, Ertuğrul Beyciğim çok daha evvel “rövanşist” duygularla hareket etmeyelim demişti.

Ondan daha evvel de (adı lazım değil) bir generalin, “28 Şubat’ın rövanşını almaya kalkarsanız…” diye başlayan bir ifadeyle tehditler savurduğu rivayet edilmişti.

Galiba aynı kelimeye 3 ayrı ağız 3 farklı anlam yüklemiş. (Generalin ağzıyla Ertuğrul Beyciğimin ağzı aynı olduğu için “3” diyoruz Şinasi.)

Sayın Gül’ün ifade ettiği anlamda ben de “rövanşist olmayalım” derim, dedim, diyorum.

Sürek avına ilk günden beri karşı çıktım.

Kuddusi Okkır’dan Türkan Saylan’a kadar birçok konuda eleştiri getirdim. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasına muhafazakar camiada ilk karşı çıkan da bendim.

“Tasfiye edilecek gazeteciler listesi”nden bahsedildiği günlerde (Ahmet Tezcan’ın Habertürk’teki programında) “Yazarları ancak okurlar tasfiye eder” diyerek isyan etmiştim.

Hep “sözün değerini” savundum.

“Ancak haksızlık karşısında susmamakla ölçülür sözün değeri. Ve, sözümüzün değerinden başka kaybedecek bir şeyimiz yok…” dedim.

Birine olan öfkemiz ona haksızlık yapmamıza neden olmasın ölçüsünü de sıklıkla hatırlattım.

Yaptıklarını başkalarının üzerinden meşruiyet arayanlara da Ömer Muhtar’ın “Onlar bizim hocalarımız değil” sözünü dercettim.

Evet, Sayın Gül “rövanşist olmayalım” demekle son derece haklı.

Peki…

Telegram işkencesi altında 13 yıldır zindanlarda çürütülen Salih Mirzabeyoğlu hangi “rövanşın” mağduru?

Ya Selahattin Eş Çakırgil?

Türkiye’ye 32 yıldır gelememesi hangi “rövanşist duygularının” bedeli?

Dedim ya, “rövanşist” ifadesi her ağızda başka anlam kazanıyor.

Ertuğrul Beyciğim adeta kendini ele veriyordu. “Gerekirse silah kullanırız gibi manşetler dahil, yapılan her şey 28 Şubat sürecinde kalsın. Biz yaptık, siz yapmayın…” demeye getiriyordu.

Neden olmasın, olabilirdi; affetmek her zaman erdem değil miydi?

Ne ki, hazret “rövanşist duygularla hareket etmeyelim” dedikten sonra bile kaç kez “rövanş” almaya kalkıştı, sayamadım doğrusu.

“Cumhuriyet Mitingleri”ndeki coşkusundan “411 el kaosa kalktı” manşetine, “27 Nisan e-muhtıra”sından Konyalı hasta çocuğun testisleri üzerinden “türban faciası” üretmeye kadar elinden geleni ardına koymamıştı.

Bir defasında da, bir otobüs yolcusunun namaz molası talebinden hareketle “dini diktatörlük” tehlikesinden bahsetmişti.

Ben de, şehirlerarası otobüslerde 40 yıldır ihtiyaç molasına içkin “namaz molası” verildiğini, 40 yıl boyunca verilen bu namaz molalarından henüz bir diktatörlük çıkmadığını ama 40 yıla en az 4 askeri darbe sığdırabildiğimizi anlatmak zorunda kalmıştım. (19 Eylül 2007, Yeni Şafak)

12 Eylül referandumundan sonra bile bi ufaktan kıpraşmış, seçkin sahillerden dem vurmuştu.

Ne zamanki, 12 Haziran 2011 seçimlerinden AK Parti zaferle çıktı, pes etti. “Usta ne diyorsa o” demeye başladı.

Bu kafa böyledir!

Şartlar müsait olsun, değil “411 el”, “550 el kaosa kalktı” demekte zerre tereddüt ederse ben bir şey bilmiyorum.

Son günlerde “rövanşist duyguların esiri olanlar” lakırdısını eden Nazlı Ilıcak’ın derdi bambaşka tabii.

“Aydın doğan hakkında soruşturma açılır mı” sorusuna, “Sanmıyorum. Dava mahkemelerde açılırsa zaten gazete patronları bundan sorumlu olmuyor. Daha ziyade yazı işleri müdürleri ve köşe yazarları hakkında yapılıyor. Gazetelerin tutumundan patronlar sorumlu değil…” şeklinde cevap vermişti.

Daha evvel de belirttiğim gibi “Aydın Doğan’ıma dokunmayın!” demeye getirdiği besbelli.

Eruğrul Özkök ve diğerleri pek umrunda değil yani.

Ucu Aydın Doğan’a dokunacağı endişesi taşımasa, medyanın 28 Şubat sürecindeki sorumluluğunun altını (eski günlerdeki gibi) kanırta kanırta çizeceğinden eminim.

O değil de, kendisiyle alay ettiğimi söylüyor ya, buna çok üzüldüm.

Alay ettiğime dair tek cümlemi göstersin, hep birlikte Ertuğrul’u Taksim’de asalım.

Hanımefendi, inanın o yazıda söylediklerim dalga değildi.

Farkı fark etmeniz için size iki adet dalga örneği göndermek isterdim ama maalesef yerim kalmadı.

10.03.2012 / Yeni Şafak Gazetesi

Nagehan Alçı’dan “Adalet” Çağrısı

28 Şubat hesaplaşmasında “rövanşist olmayalım” diyen Nazlı Ilıcak’ın geçmiş dönemdeki ifadesinde;  ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek‘ derken, şimdi bu “rövanşizm olur” demek yanlış olur diyen Nagehan Alçı “ADALET” çağrısı yapıyor.

Rövanşizm Değil Adalet

Salı günü Nazlı Ilıcak’la ilgili bir yazı yazdım. Bu yazı üzerine Nazlı Hanım bana hem perşembe akşamı CNN Türk’teki programımızda hem de dünkü köşesinde cevap verdi. O programda da dilim döndüğünce söylemeye çalıştım. Benim kendisine temel itirazım şu:

 Bugün ’28 Şubat darbesi bir medya darbesidir’ diye bir söz yaygınlaştıysa bu her şeyden ve herkesten önce Nazlı Ilıcak sayesindedir. Mesela laik-Atatürkçü bir aileden gelen, amcası CHP’den belediye başkanlığı yapmış ve halen ailesinin çoğunluğu CHP’li olan ben, 28 Şubat darbesinin nasıl bir ‘kirli ilişkiler tablosu’ olduğunu öncelikle Nazlı Ilıcak sayesinde öğrendim. 28 Şubat’a direnmiş liberal ve demokrat yazarların hemen hepsinden etkilenmişimdir ama o dönem özellikle Nazlı Ilıcak ve Gülay Göktürk  benim için sembol değerinde iki kadındı. Laik çevrelerde özellikle Ilıcak bir nefret objesiydi. O dönem nasıl baskılar, zulümler, haksızlıklar ve aynı zamanda soygunlar, hırsızlıklar ve yolsuzluklar olduğunu en çok haykıran isimdi. 1997-2009 arasında defalarca ekranlarda ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek’ diyen ve dönemin medya patronlarıyla kavga eden Nazlı Hanım’ın sesi hala kulaklarımda…

28 Şubat soruşturmasının başladığı, Gölcük donanma baskınından beri biliniyor. Ankara’da iyi kaynağı olan herkes, Gölcük belgelerinde çıkan yazılı yasadışı talimat/direktif ve andıçları duymuştur. Hiç kimsenin ihbarına  ihtiyaç yok. İsim vererek korku salanları ben de en sert şekilde eleştiriyorum. Darbecilerle organik bağı olan, sistemli işbirliği içindeki işadamları, yargıçlar, savcılar, akademisyenler ve gazetecilerin yargılanması zaten kaçınılmaz. Bu hukuk ve adaletin gereği. Öte yandan ‘bu darbeyi destekleyen herkes yargılansın’ denirse işte o rövanşizm olur! 28 Şubat zihniyetiyle 28 Şubat’ı yargılama durumu ortaya çıkar. Buna şiddetle karşı çıkmalıyız. Darbe destekçileri ahlaken suçludur ama hukuken suçsuzdur…

Bu farka dikkat çekmekle birlikte bizim ülkemizdeki bir gariplikten de bahsetmeden geçemeyeceğim: Bu topraklarda bir kişinin ahlaken suçluluğu su götürmez bir şekilde ortada ise bile tuhaf bir şekilde bu kişi hiç bedel  ödemiyor, hatta özeleştiri yapma ihtiyacı bile duymuyor. Mesela ABD’de ‘Yahudi soykırımını’ yok sayan ya da küçümseyen kitaplar yazanlara, bir grubu ya da kişiyi hedef alıp açıkça nefret söylemi kullananlara hukuki bir yaptırım yok  ama sivil ahlak mekanizmaları bu kişileri toplumsal hayattan siliyor. Bizde ise ahlaksızlık yapanların tek korktuğu şey yargı mekanizması. Oysa işler mahkemeye gitmeden belli sosyal yaptırımları bu ülkenin sivil kurumlarının  ve medyanın  yapabilmesi lazım. 

Ama yapamıyor maalesef. Vicdansızın biri hakkını arayan, derslere alınmamalarını protesto eden başörtülü öğrencilere ‘Fahişeler, aşağılık şerefsizler,satanistler’ diye hitap ediyor mesela. Bunun için  tazminata mahkum oluyor ama asla bu kişiyle ilgili bir  sivil mekanizma devreye girmiyor. Yetmiyor, bunun üstüne bir kadın avukata ‘Bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim’ diyor. Yine tazminata mahkum oluyor ama yine medyada ortak bir ses çıkmıyor. Kısacası hiçbir şekilde ahlak devreye girip toplum vicdanını tatmin edecek yaptırımı uygulamıyor  ancak hukuk devreye girdiğinde vicdanları tatmin edecek neticelere geliniyor…

O yüzden farklı toplumsal kesimlerden binlerce suç duyurusu var şu an savcılığın önünde. 28 Şubat’ın askerinin, polisinin, yargısının, medyasının linç ederek hayatını bitirdiği ismini bilmediğimiz on binlerce insan var. Bu insanlara yapılanlar medyada konu bile olmadı maalesef.  İşte şimdi o insanlar adalet arayışıyla savcılara gidiyor, mahvedilen  hayatlarının  hesabını soruyorlar. Bu haklı adalet arayışına kimse rövanşizm diyemez!

Nazlı Hanım da demez. Bundan  eminim…

Salih Mirzabeyoğlu’nun Savunması 2

Geçen celsede, “teferruatı kendine bağlayan asıl” hâlinde, söylenmesi gerekenleri söyledim… Bu celsede, teferruat kabilinden söyleyeceklerim ve yer yer hatırlatıcı zaruri tekrarlar, o asıla nispetle olacaktır.


Malum olduğu üzere, sadece “cürüm atfı” nın herhangi bir mânâsı ve delil teşkil etmesi söz konusu olamaz… Polis sorgusundan itibaren “delillerden suçluyu tayin etme” yerine, “olsa olsa budur” kabilinden bir yakıştırma ve “münâsib görme” ile cürüm atfına maruz kalmışken, ortada herhangi bir delil olmaması bir yana, daha İBDA-C’nin ne olduğunun bile bilinmediğini görüyorum… Aşağıda tekrar açıklayacağım ve delillendireceğim üzere, İBDA-C diye organları belli ve organik bütünlüğü olan tek bir örgüt yok, bunu bir sıfat ve vasıflanma hâlinde alan bir sürü legal ve illegal oluşum vardır; bu durumda da, ben “örgütün başı” şeklindeki, polisin ve Savcılığın “suç atfını” üstlensem bile, yine kendilerinin bizzat ikrar ettikleri gibi, “örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber” ifadesi, (İBDA-C diye tek bir örgüt olmadığı hususu da caba), bu üstlenmenin bile bir delil teşkil etmeyeceğini gösterir.


“Rutin dışı” yollardan rejimi korumaya kalkan çevrelerin kulağıma fısıldadığı bir hususu da içine alacak şekilde, geçen celsede söylediklerimi hatırlatayım:
(Türkçe’de “cı, cü” gibi eklerin sıfat ve nisbet ekleri olması ve nasıl ki “simitçi” nin simidin kendisini belirtmemesi gibi, İBDA’ya nisbetle İBDA’cılar; Atatürk’e nisbetle, Atatürkçüler, Marks ve Lenin’e nisbetle “Marksist-Leninistler” vesaire… Atatürkçülerin “Atatürkçü Cebhe” , Marksist Leninistler’in “Marksist-Leninist Cebhe” diye vasıflanabilmesi, bunun yanında “Milliyetçi Cebhe” ve “Sol Cebhe” gibi tanımlamalar gözönünde tutulursa, aynı şekilde İBDA Cebhesi… Cebhe sözü, birbirinden farklı oluş ve kuruluşları ifade ederken, bu farklılık birbirine zıt oluş ve kuruluşları da ifade eder… Mesela, 12 Eylül öncesi “Milliyetçi Cebhe” deki çeşitli partiler… Sol Cebhe tanımı içinde, birbirinden ayrı ve birbirine aykırı legal ve illegal faaliyet gösteren parti ve örgütler, yayın faaliyetleri… Keza “Atatürkçü Cebhe” tanımı içinde de aynı şey…)


“Yukarılardan” gelen tembih gereği, Mahkeme’de nasıl davranmazsam sonucunun ne olacağının tehdidini-imasını almış ve maruz kaldığım muamelelerden bahsetmiştim; hatırlayacaksınız… İşte onun devamı hâlinde, Kartal Cezaevi’nde konduğum “çok özel” tek kişilik koğuşta – ki, burası hakkında ya delirme, ya her denilene tâbi robotlaşma veya korkudan dolayı, kimse konuşmamaktadır; isbatı kabil değil sanılan hususları, “Adalet sistemi” nin bir bütün olmasına nazaran tafsilatıyla anlatmam gerekse de, bunun şu an pratik bir yararı olmamasına binaen, mahkemeye değil, kitablık çapta kamuoyuna sunacağım- , “Cebhe” hususunda yukarı da söylediklerime kızgınlık ifadesiyle fısıldandı:


“Peki DHKP-C ne?” … Yani İBDA-C’yi ona kıyaslıyor… Bir kere “DHKP-C” , zaten illegal bir kuruluş olduğunu, “Parti” vasfıyla, yani “organları belirli ve organik bir siyasi” kuruluş diye hem ismine koymuş, “Cebhe” yi de buna nisbetle silahlı kanat olarak almış… Herhâlde bir binanın cebhelerinden bahsedildiğinde, içinde “cebhe” lafı geçti diye onu silahla alakalandırıcı bir tersine zeka örneğine itibar edilemez.


91 yılında basılan “İŞKENCE” isimli eserimden, yine polisteki sorgulama ve yine İBDA-C mevzuu:

(İBDA-C ne?.. “İBDA fikriyatını ortaya koyan benim dışımdaki faaliyetler; hatasıyla, sevabıyla, mesuliyetiyle, benim dışımda!” … Kıvam Hukuk Bürosu, İBDA Kitabevleri, Kitab- Propaganda, Ak-Doğuş (dergi), yarım kalmış bir teşebbüs olarak Gölge Sanat; “Cebhe” den kasıt bunlar… Bu izah, ağzımdan “İBDA-C, İBDA’nın silahlı mücadele cebhesidir!” sözünü devşirmek için, parlak vaadlerden tehditlere ve o andaki dayak fasıllarına kadar HER YOLA başvuran “hayaletleri” kızdırıyor… Onlarda tesbit ettiğim en önemli özelliklerden biri de bu; hakikatin ne olduğunu aramaktan çok, mesleki bir başarı elde etmek cehdiyle çırpınıyorlar ve bu yüzden muhatablarının suçsuz olma ihtimalinden adeta üzülüyorlar.)


-Geçen celsede, tarihin özellikle önemli olduğunu vurgulamış ve söz konusu tarihe kadar, İBDA Cebheleri içinde hiçbir illegal ve silahlı mücadele veren örgüt olmadığını söylemiştim; bu hususun üzerinde ayrıca duracağım.


Şimdi, yine İBDA-C’nin ne olup ne olmadığını, 1 Ekim 1991 tarihli “Taraf” dergisindeki röportajımdan göstereyim… Aynı röportaj, 1996’da “Adımlar” ismiyle bastırdığım kitabda da mevcuttur… Şöyle diyorum:


-Üstadımdan altını çizdiğim dâvâ:


“Her ferdiyle, mutlaka sağındakini, solundakini, önündekini ve arkasındakini yakan “otomobil-zatıyla hareketli” bir teaddi, hamle ve hareket ateşi olabilecek ve değdiği herşeyi kendisine döndürebilecek…” Ben tam 12 sene önce “Oluş Tekniği” diye bu bahsin altını çizmişim… Ötesi de hafızamda mahfuz bir dâvâ olarak söyleyeyim, şu gün için bunun tam karşılığı, İBDA’ya mahsus bir orjin hâlinde “cebhe” esprisidir… Herkesin liyakati, iş yapanla kuru caka atanı gösterici olduğu gibi, herkesin yaptığının şerefini ve mesuliyetini yüklendiği bir yapılaşma; aynı zamanda provokasyonlara ve arzu edilmeyen hareketlere de engel… Ben bunu “İşkencehane” de söyledim… Profesör Muammer Aksoy ile gazeteci Çetin Emeç’in öldürülmesini bana, olmazsa “adamlarıma” yıkmaya çalışıyorlardı…


Dedim ki, “İBDA-C, İBDA fikriyatını benimsemiş olanların, kim ne yapıyorsa mesuliyetini taşıdığı benim dışımdaki işlerdir. Zaten öyle olmazsa, gidersiniz bir adamın kafasına kurşun sıkarsınız, İBDA-C diye bir kağıt bırakırsınız; ondan sonra da bana yıkarsınız!” … Demek ki İBDA-C, hukuk planında bir suçlamanın umumi olarak zümreye sirayetini önleyen ve bir takım devlet destekli illegal örgütlerin (Kontrgerilla hikayesi) provokasyonuna karşı da bir tedbir… Bu yüzden daha önce açıkça, “provokasyolar da bize yarıyor!” dedim.)


Ve yine aynı Röportaj’dan, İBDA-C’deki “Cebhe” esprisi:


(Şimdi bizim en mühim meselelerimizden biri, hukuk savaşıdır; yani kanun adına yapılan kanunsuzlukları, açık olduğu yerde açık, yoruma gidildiği yerde yorumla gösterecek bir diyalektikle sergilemek… “Bunun faydası nedir?” derseniz, gaye “hukuk düzeni” adına yapılan hukuka aykırı davranışları ve düşünceleri ifşa etmekten büyük fayda olmaz derim… Bir misal vereyim… Mesela şu gazete haberi:


Bursa’da bilmem ne mahâllesinde 2 banka şubesi bombalanmış… Şimdi oraya bırakılan İBDA falan filan yazılı bir kağıttan dolayı, sen de İBDA’cı olduğuna göre, gel hesab ver… Üç aşağı beş yukarı operasyoncuların mantığı da bu!.. Şayet “kanun önünde eşitlik prensibi” geçerliyse, aynı şeyin Başbakan için de, Savcı için de geçerli olması lazım; oraya “Başbakanlık” veya “Savcılık” diye bir kağıt atarlar tamam… Misal güzel olsun diye “Milliyetçi Cebhe” vardı ya, hani “MSP-AP-MHP” nin koalisyonu, onu düşününce daha da inandırıcı; üstelik CEBHE!.. “Cebhe” deyince hemen “askeri kanat” ı anlayan savcı hikayesi… “Sen filanı tanıyorsun, filan senin emrinde, sen filanın emrindesin!” gibi rastgele suçlamalar… “Ben falanı da tanıyorum, ama her ne hikmetse pek oralı görünmüyorsunuz!” … Eğer delilsiz ve mesnedsiz “hâl ve durum” un takdiri sözkonusu ise, bu herkes için geçerli olmalı; delilli veya delilsiz, “hâl ve durum”larına bakar bakmaz, Bakanlardan başlayarak emrindeki “görevli” lere kadar her kademede “hırsız, rüşvetçi, haraçcı” olanları hemen tanırsınız… Ama birbirleriyle alakaları dikkate alınarak bu “örgüt üyeleri” yakalanmaz!..)


1991’de ifade ettiğim, yukarıda altını çizdiğim hususlar, hem de ben o tarihten sonra, -Yayınevi’ne bakan arkadaş, eniştem Harun Yüksel, Tüccar Mehmed Fazıl, 6 ayda veya senede bir hatır sorduğumuz Hasan Ölçer gibi son derece sınırlı ve tek tek sayılır dostlarım hariç, İBDA-C sıfat ve vasfıyla görünen ne legal ve ne de illegal faaliyet gösteren hiç kimseyle temasım bile olmamasına rağmen- 1999’un sonunda tutuklanmamın ardından, bizzat Emniyet Müdürü Hasan Özdemir tarafından teyid edilmiştir… Emniyet Müdürü, Metris’te telef olduğu için küpürünü ve tarihini şu an veremeyeceğim ama gazete arşivinden temini kabil bir basına gösterme işinde, (Hürriyet gazetesi haberi), yakalanan bir takım bombalama sanıklarını “İBDA-C örgütü mensubu” diye takdimden sonra, “bunlar gece rüya görüp, sonra eylem yapıyorlar!” diyor… Bu duruma göre, ben de “örgütün başı” diye tutuklandığıma göre, Türkiye’nin herhangi bir yerinde varlığından bile haberim olmayan insanların rüyalarına girip onları örgütlüyor ve yine rüyalarına girip talimat veriyorum… Benim tutuklanma gerekçemi çelen bu ifadenin hukuk, mantık ve sıhhat şartı üzerinde durmayı size bırakıyorum; yalnız bu ifadede, benim daha önceki celsede söylediğim, “ben bıçak yaparım; isteyen ekmek keser, isteyen adam!” sözünün, yani benle alakasızlığın anlamı açık… Yani, “kendinden zuhur diyalektiği” gereği, kim ne yaparsa, kendi karar verir ve yapar; Emniyet Müdürü’nün ifadesinden de belli ki, ortada İBDA-C diye yekpare bir örgüt, hiyerarşi ve organlar yok… Neticede; herhangi bir Parti veya cemaat veya Devlet teşkilatı içinde, -malum olduğu üzere polis içinde de var, Partiler içinde de var, Devletin değişik kurum ve kuruluşları içinde de var-, bir takım illegal örgütlenmelerden dolayı, (rüşvet, haraç, cinayet vesaire gibi işler), Parti’nin Başkanı, Cemaatin lideri veya Devlet’in kurum ve kuruluşunun bütün çalışanları, -hem de ortada hiyerarşi de olsa- nasıl suçlanamıyorsa, “suçun şahsiliği ilkesi” gereği ben de suçlanamam… Sorum bakidir: Böyle bir durumda, niçin bir kısım insanlar hukukun o tarafında kalırken, bir kısım insanlar hukukun bu tarafında kalıyorlar?


Gelelim sık sık vurguladığım 1991 tarihine… Geçen celsede de 1991 tarihine kadar, İBDA Cebheleri içinde silahlı mücadele veren hiçbir Cebhe’nin bulunmadığını belirtmiştim… Bu husus, polis sorgulamasında, İBDA-C’nin Cebheler hâlinde benim tarafımdan ortaya atılmış bir fikir olması meselesine nazaran özellikle önemlidir… Yani; kim ne yaparsa, hatası ve sevabı, şerefi ve mesuliyeti kendine, “kendinden zuhuru” göstersin… Nitekim 1991 tarihine kadar, bu soydan, TAVIR, KİP (Kitab Satışı ve Propaganda), yine onlara ait Fatih’te bir lokal, İHAB (İbda Haber toplama), “Gölge Sanat” dergi ve lokal teşebbüsü, Sultanahmet’te “Karar” dergisi ve lokali, “Öfke” isimli bir dergi, Ak-Doğuş dergisi vesaire çıkmıştır… Bunların hepsi, kendi inisiyatifleriyle ve gayet tabii kendi grub veya zümrelerini temsilen çıkmışlardır. Mesela benimle birlikte gözaltına alınan ve benim “yakın korumam” diye tutuklanan Sadettin Ustaosmanoğlu, geçen celsede belirttiğim gibi, 1987-1989 tarihleri arasında çıkan “Öfke” isimli dergiden, kendisini tanımaksızın, sadece ismini bildiğim birisidir. Kaldı ki, o zamanlardan tanıdığım bir takım arkadaşların ve gençlerin, velev ki herhangi bir illegal işe girişmiş bulunsunlar, bugün nice Bakan-Milletvekili ve işadamının 1980-1990’da bizzat örgüt üyesi olsalar bile suçlanamamalarına nazaran, ben hiç suçlanamam… Bu hususta, geçen celsedeki yazılı ifademin 16. maddesini, 17. maddesini, 18. maddesini ve 20. maddesini tekrar hatırlatıyorum: Yine “suçun şahsiliği ilkesi” ve “münâsib görme” bahsi… Bu arada, benim tavsiyemle kurulan ve hâlen faaliyette ve şu anda avukatlığımı yapanlardan Hasan Ölçer ve Harun Yüksel’in bulunduğu KIVAM HUKUK BÜROSU, 1989’da benim tavsiyemle kurulmuştur; o tarihten bugüne kadar geçen 11 senedir de, birlikte çalışmaktadırlar… Ve Harun Yüksel aynı zamanda eniştemdir.


Eğer benimle irtibatlandırmak istiyorsanız, kaç türlü irtibat bir arada; ve benim veya onların yapacağı bir suçtan dolayı, ben veya onlar suçlanabilir mi?


1991 tarihinin diğer ve çok önemli bir özelliği de, 1991’deki tutuklanmamın ardından, -4 ay Bayrampaşa Cezaevi’nde yattıktan sonra-, o tarihte çıkan affa da gerek kalmadan, 163. maddenin kaldırılmasından dolayı ilk celsede 6 arkadaşımla beraber bırakılmamdır… Bu husus, sözkonusu tarihten önceki bütün polis ve tabii ki savcılık ilişkilendirmelerini geçersiz kılar: Yukarıda da söylediğim gibi, 1980’den 1990’a kadarki dönemde örgütlere mensub nice insanların Bakan-Milletvekili, ve o zaman solcuyken şimdi ünlü iş adamı olan örnekleri vardır… Sözkonusu tarihten-tutuklanma tarihinden 5 ay öncesine kadar ki durumum ise, zaten bir başka DGM Savcılığı’nın Adana DGM Savcısı’na yolladığı belgeyle sabit… Hatırlatıyorum:


-(Sanık gıyabi tevkif ile aranır durumda iken HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği gerekçe gösterilerek Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararı ile hakkındaki dosya Başsavcılığına gönderilmiştir. ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’nın SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİPSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR.
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI’NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL’DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERDEKİ FAALİYETLERİNDE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.)


Kaldı ki ben, sözü geçen yasal dergilerde de bir faaliyet yapmadım; röportajlarım çıktı… Takdir edersiniz ki, herhangi bir dergi veya gazetede röportajı çıkan insan, bu yüzden o dergi veya gazetede faaliyet yapan, yani çalışan olamaz!..


Belirttiğim iki husus, -1991 tarihi ve DGM Savcılığı’nın Ağustos 1998 kararı-, iddianamede bulunan ve aslında birbirini çelen iki meseleye de açıklık getirmiş oluyor… Birincisi: Dişe dokunur birşey elde edemeyince işi eski defterleri kurcalamaya ve soruşturmayı süslemeye döken polis sorgulamasından kaynaklanan “1980 öncesi eylemler” ifadesinin bir anlamı olmadığı… İkincisi: “Örgüt ilk eylemini 3 Ocak 1994 tarihinde Bolu-Düzce’de yaptı” ifadesinin benimle hiçbir ilgisinin bulunmadığı.


Yukarıda belirtilen çelişkili iki tarihi, “iddianame ve ekleri hakkında” DGM Başkanlığı’na dilekçe sunan Avukatım Harun Yüksel Bey, gayet güzel bir şekilde belirtiyor ve soruyor:


-(İddianameye göre “örgüt” , ilk eylemini 3/1/1994 tarihinde Bolu-Düzce İlçesi’nde duvarlara yazılama yaparak gerçekleştirmiştir. Hâlbuki aynı iddianamenin 4. sahifesinde, “Kumandan kod- Salih İzzet Erdiş kolluk anlatımlarında” başlığı ile müvekkilimin DGM Savcılığı ve yedek hakimliğinde reddettiği, reddettiği için de aleyhine kullanılması mümkün olmayan ifadelerinde, “1980 yıllarına kadar bizzat kendisi ve arkadaşları ile birlikte İBDA-C adlı örgüt adına yazılama, pankart asma ve molotof kokteyli atma eylemlerine katıldığını” demektedir.
Şimdi aynı iddianamenin iki ayrı sahifesinden birinde “İBDA-C” isimli örgütün ilk eylemini 1994 yılında Düzce’de gerçekleştirdiği söylenirken, diğerinde 1980 öncesinde eylemler gerçekleştirdiği söylenmektedir. Ve arada tam 14 yıllık büyük fark vardır. Bu iddialar doğru mudur? Doğruysa, ikisi birden doğru olamayacağına göre, hangisi doğrudur?


İddianame elinde bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 01/1999 tarihli yazısına göre ise bu “örgüt” , 1985 yılında oluşturulmuştur. (Bu da tarih hususunda üçüncü çelişki. (S.M.)


Şimdi iddianame ekindeki bu istihbarat raporuna göre, “İBDA-C örgütü” 1985 yılında kurulduğuna göre, iddianamede müvekkilimin kolluk anlatımlarında söylendiği iddia edilen “1980 yıllarına kadar bizzat kendisi ve arkadaşlarıyla birlikte İBDA-C örgütü adına yazılama, pankart asma ve molotof kokteyli atma eylemlerine katıldığı” iddiasına ne diyeceğiz? 1985 yılında kurulduğu öne sürülen bir örgüt, 1980 öncesinde nasıl eylem yapabilmektedir? Zaman makinesine binip zaman içinde 10 yıllık geriye doğru bir yolculuk yaparak mı?)


Benim, dilekçede belirtilen çelişkiden başka eklemek istediğim husus; “bir değil, birçok İBDA-C var” meselesini hatırlatmaktan başka, telaffuz edilen 1980 tarihinde böyle bir örgüt ve isminin olmadığının bizzat polis kayıtlarından anlaşılabileceğidir… Örgüt bir yana, “İBDA” lâfzının ilk telaffuzu 1984 sonu-1985’dir. Bu tarih “İBDA Yayınevi” nin kuruluş tarihidir: Bu da, ne kadar yapmacık ve sipariş üzerine bir örgüt şeması oluşturulduğunun ayrı bir göstergesidir… Legal bir yayınevi, hem birilerinin kafa yapısına göre illegal kabul ediliyor, (böyle bir şey olabilir mi?) , hem de “illegal örgüt” olmuş oluyor(!)


Polis’in süslemek ve zenginleştirmek için dosyaya ilave ettiği bir takım şemalara da temas imkânı vermesi bakımından (ki ayrıca üzerinde duracağım), Harun Yüksel Bey’in verdiği dilekçeden devam ediyorum… Şöyle diyor:


– (Sayın Savcı iddianamesinin 16. sahifesinde “Salih İzzet Erdiş’in örgüt mensublarının gerçekleştirdiğ eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber” demektedir ve yine tarafsız bir kamu hüviyetinden sıyrılmaktadır. Çünkü bu cümlenin tarafsız bir iddia makamına yakışan şekli şöyle olmalıydı; “Salih İzzet Erdiş’in, örgüt mensublarının eylemlerine doğrudan doğruya katıldığı, veya onlara herhangi bir emir ve talimat verdiği tesbit olunamamıştır.”

O cümle aynen bu yazdığım şekilde olmalıydı, çünkü bütün dosya münderecatı böyle olmasını, ancak böyle olursa doğru, haklı ve tarafsız olacağını göstermektedir.

Aynı cümlenin devamında Sayın Savcı iddiasına uygun “hukukî” delil bulunmayışındaki zaafı, “mantık” yoluyla telafi etmeye çalışarak şöyle demektedir: “Büyük Doğu İslâm Devleti’nin nasıl kurulacağı hususunda kitablarında yer vererek örgüt mensublarına vermektedir.”

Yine müvekkilim Emniyet Genel Müdürlüğü istihbarat raporunda tek tek sayılan 98 eylemi Türkiye çapında gerçekleştirmiş bir “terör örgütü” nü yalnızca yayınladığı kitablarla yönetmektedir. Bu cümlenin bırakınız hukuken yanlış oluşunu, mantıken yanlış oluşunu anlayabilmek için mantık profesörü olmak gerekmez. İlkokul çocukları bile kendi oyun mantıkları içinde basit bir oyunu yönetebilmek için bile bizzat oyunun içinde olmak gerektiğini bilirler. Ama iddianame hem oyunun içinde olduğuna dair bulgu “yok” diyor, hem de “oyunu yönetiyor” diyor.

İddialarına uygun delil gösteremeyen Sayın Savcı, “mantık” a sığınmaya devam ediyor: “Lidersiz bir örgüt düşünülemediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer” … Ne kadar doğru!..

Ama sözkonusu olan bir mantık yarışması değil, yargılama…

Yargılama, mantık kurallarına uygunluk dışında, lehte ve aleyhde delillerin değerlendirilmesiyle yapılır.

Bir insanı hem örgüt lideri olarak suçlayacaksınız, hem de örgütle maddî, fizikî bir bağının tesbit edilemediğini söyleyeceksiniz, sonra da “bir örgüt olduğuna göre, bu örgüt mensubları da onun fikirlerini benimsediğine göre, bu örgütün lideri olsa olsa bu fikir adamıdır!” diyeceksiniz ve o fikir adamının delilsiz, mesnedsiz idamını isteyecekseniz!..

Bu, hukuk kavramı karşısında olacak iş mi?)


Harun Yüksel Bey’in söylediklerine eklemek istediğim husus, bu “spekülatif mantık” bahsine dair… Yani, insandaki “normatif şuur” un düşürdüğü yanlışlığa dair… Batılı bir ilim adamı, bu hususu şöyle belirtiyor:


-(İnsanlar, tamamen gelişigüzel hadiselerden bir nizam kurmaya karşı derin bir temayüle sahibtirler. Gelişigüzel hadiseleri belli bir kanuna göre cereyan ediyormuş görmek çok kolay olduğu gibi, bu idrak bir kere teşekkül ettikten sonra da, eğer tahkiki zorsa, kanun kendisini isbat edecek durumları bizzat sağlayabilir. Bâtıl itikad işte budur… Batılı bir sosyal psikolog, bunun bir denemesini yapmıştır. Yapılan bir denemede, denemeye katılanlara rastgele rakamlar ve şekiller verilerek, bu rakam veya şekil serilerinin hangi prensibe göre sıralandıklarının bulunması istenmiş, işin hakikati, yani böyle bir prensibin bulunmadığı ise saklanmıştır. Neticede, tecrübeye katılanların hepsi bir çeşit kanun bulmuşlar, üstelik böyle bir kanunun olmadığı ve ellerindeki serilerin tamamen gelişigüzel seçildiği söylenince de, keşfettikleri kanunları hararetle müdafaaya kalkışmışlardır.)


Polis’in ve Savcılık iddianamesinin, tamamen gelişigüzel bağlantılara mantıkî bir ifade vermelerine mukabil, polisin soruşturması bir yana, Savcılık iddianamesindeki yanlışlığa, aynı dilekçede çok güzel temas ediliyor:


-(İddianameyi hazırlayan Sayın Savcı, müvekkilimin “fikir adamlığını” görmezden gelmektedir… Savcı’nın görevi sadece sanık aleyhine olan delilleri mi toplamaktır?

Bir savcı, sanık lehine delilleri toplamaktan imtina eder, hatta bunları gizlemeye çalışırsa, kamu adına hareket eden bağımsız bir Savcı olmaktan çıkar, dâvâda müdahil veya müşteki gibi “taraf” konumuna girer. Maalesef bu iddianame ve ekleri, bağımsız bir Savcı’nın iddianamesinden çok, sanığı her ne pahasına olursa olsun mahkum ettirmek isteyen “taraf” beyanına benzemektedir.)


Savcılık iddianamesinin taraflılığı yanında, benim gerçekten anlayamadığım ve samimi olarak öğrenmek istediğim mesele, İBDA-C’nin illegal örgüt ve benim onun lideri olup olmadığımı, İçişleri Bakanlığı mı tesbit ediyor, yoksa bu iş Mahkeme’nin işi mi?..

Burada birbiriyle ilgili üç mesele ortaya çıkar…

Birincisi: Eğer İçişleri Bakanlığı tesbit ediyorsa, o zaman Mahkeme’ye lüzum yoktur…

İkincisi: Geçen celsede kendisinden iktibas yaptığım Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı Mehmed Demir’in söylediği sözün bir kere daha doğrulanışıdır… Ne dediğini hatırlayalım: “Yargı, kendisini millete ait egemenlik hakkını kullanan bağımsız ve diğer kuvvetlere eşit bir kurum olarak göremez hâle geldi. Yargı mensubları kendilerini hakim ve savcı olarak değil, “hukuk memuru” konumunda gördüler. Ne kadar kanunsuzluk yapıldı ise, işte bu ezikliğin üzerine bina edildi!” …

Üçüncüsü: Eğer delil ve mesnedlerin tayininden sonra suçluya, suçluluğa veya suçsuzluğa kendi prosedürü içinde karar verecek “bağımsız yargı” sözkonusu ise, bu durumda İçişleri Bakanlığı’nın tesbiti ve daha da ötesinde siparişi ne demek?.. Her üç mesele birarada gözönünde tutulduğunda, yeri gelince temas edeceğim üzere, “yargının siyasîleşmesi” dâvâsının bir yönü de ortaya çıkmaktadır.


Hatırlanacağı üzere geçen celsenin başında fikrimi peşin peşin söylemiştim… Tekrar edeyim:


-(T.C. içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, ekonomi de, siyaset de, ordu da, polis de… Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet, hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil, çete vardır. Bu çerçevede, -emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir-, DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, “yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen Komiser Yardımcısı Bahri’nin tavrı, buna tipik bir örnektir.)


Avukatım Harun Yüksel Bey, DGM Başkanlığı’na verdiği dilekçede, bu bahsi de içine alacak şekilde devam ediyor:


– (Müvekkilim rejim muhâlifidir ve bu rejime niçin muhâlif olduğunu eserler boyunca anlatmaktadır. İnsanca yaşanabilecek bir rejimin nasıl olması gerektiğini de aynı eserlerinde anlatmaktadır.

Rejime muhâlif olmak bir düşüncedir, bir fikirdir. Ve her insanın, yaşadığı rejimi beğenmeme, ondan daha iyisini isteme hakkı vardır… Ve bunu yasaklayan herhangi bir kanun maddesi de yoktur. Böyle bir kanun maddesi olsaydı bile, düşüncenin yasaklanması fiilen mümkün değildir. T.C. pratiği bunun mümkün olmadığını gösteren en canlı pratiktir. Buna rağmen T.C. Anayasası, “Hiç kimse inanç ve kanaatleri yüzünden kınanamaz” demektedir.

Sayın Savcı’nın iddianame boyunca yaptığı ise, müvekkilimin düşüncelerini yargılamak ve kınamaktan ibarettir. Hâlbuki aynı iddianamenin müvekkilim için uygulanmasını istediği kanun maddesi düşünce suçunu değil, eylem suçunu cezalandırmaktadır.
Yani rejim muhâlifi olabilirsiniz ama, bu düşüncenizi bizzat eyleme dökmedikçe 146. maddede öngörülen suçu işlemiş olamazsınız.
146. madde başka türlü yorumlanamaz. Müvekkilimin herhangi bir eyleme katıldığına dair delil elde edilemediğini zaten iddianame söylüyor. Öyleyse niçin takibsizlik kararı verilmemiştir de, dâvâ açılmıştır?
Bu dâvâ T.C.’de 28 Şubat’tan bu yana yaşanan “yargının siyasîleşmesi” sürecinin çok açık bir örneğidir: “Delil yok, ama Ankara’daki güç odakları öyle istiyor.”
Sayın Mahkeme’nin bu dâvâda vereceği karar, müvekkilim hakkında olmaktan ziyâde, “yargının siyasîleşme sürecinin” bitip bitmediği, yargının bağımsızlığına Mahkeme’nin sahib çıkıp çıkmadığı hakkında olacaktır.)


Gerek yargının siyasileşmesi ve gerekse “hukukun o tarafında kalanlarla bu tarafında kalanlar” bahsine, Savcılık iddianamesinde geçen “örgüt mensublarının sanığa olan bağlılığı” ifadesine de temas bakımından değinelim… Önce, “Marifetname” isimli eserimde tesbit edilen bir husus:

– (Bugün hukukla vakıâ, metinle ruh, mevzuatla tatbikât arasındaki fark gittikçe genişlemektedir; dünyada mevcut birçok anayasa tamamen göstermeliktir ve tarif ettikleri rejimin memlekette olanla hiçbir alâkası yoktur… Anayasa adeta mevcut rejimi gizleyen bir paravana vazifesi görür.)

Hukukla vakıâ arasındaki bu uçurum, –“hukuk-mukuk hak getire” örnekleri kıyas unsuru olarak almaz ve “hukuk devleti” iddiasını nisbet kabul ederseniz-, dünyanın hiç bir yerinde yoktur… Gözaltında işkence gibi sıradan işler bir yana; 28 Şubat süreci içinde, bugünkü Genelkurmay Başkanı’nın İstanbul DGM’yi ziyaretinden sonra, İBDA-C dâvâlarında, aynı dâvâ ve suçtan birkaç sene ceza alan veya tahliye olanların arkadaşları, ya müebbed ya 30’ar yıl ceza almaya başlamışlardır…

Aynı çerçevede: Aynı zamanda MGK üyesi olan Başbakan’a, “eşşekoğlu eşek, pezevenk!” diyen General’e hukukî bir muamele tatbik edilmezken, kimler ve ne sudan bahanelerle “hakaret” dâvâsına uğramışlardır… Neticeyi, Avukatım’ın dilekçesinde geçen sözle bağlıyorum:

– (Bu dâvâ, benim dâvâm, T.C.’de 28Şubat’tan bu yana yaşanan “yargının siyasîleşmesi” sürecinin çok açık bir örneğidir: “Delil yok, ama Ankara’daki güç odakları öyle istiyor.” )

Sanıyorum, geçen celsede ve bu celsede meseleleri fikir bazında etraflıca ve asıl gerçeklere temas ederek ele alışım, dobralığım ve üslûbum da, niçin güç odaklarını kızdırdığımı gösteriyor… Tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten gözününde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dâvâ, benim dâvâm olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dâvâ olacaktır.

Savcılık iddianamesinin hülâsa diye nitelediğim kısmında, “İBDA-C adlı örgüt mensublarının Kumandan kod sanık Salih İzzet Erdiş’e olan bağlılığı, bağlı oldukları İBDA-C adlı örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü, gerçekleştirdikleri eylemlerin çokluğu, gerçekleşen eylemlerin ağırlığı, toplum içerisinde yarattığı korku ve vehamet derecesi” gibi ifadelerle, benim mevcut rejimi silah zoru ile değiştirmeye teşebbüs suçunu işlediğim söyleniyor… Bunları tek tek ele alalım:

Birincisi: İBDA-C’nin ne olduğu defalarca ifade edildiği için, tekrarına lüzum görmüyorum.. Burada eklemek istediğim husus, iddianamedeki gibi rastgele bir genellemenin, İBDA fikrini benimsemiş legal çerçevedeki birçok insanı ve kuruluşu da töhmet altına sokucu oluşudur. İBDA ve İBDA-C farkı baki, bugün İBDA Yayınevi’nin hâlen faaliyette bulunuşunu ve bugüne kadar yaklaşık 150.000 kitab satışını -her kitabın kaç kişi tarafından okunmuş olduğu ayrı dâvâ- gözönünde tutarsanız, mesele daha iyi anlaşılır… Bu, aynı zamanda bir kıyas ölçüsü de verir; yani, illegal örgüt suçlamasıyla Cezaevleri’nde kaç kişi var ve herhangi bir illegal faaliyete karışmamış şu kadar bin kişilik zümre kıyası.

İkincisi: Savcılık iddianamesi, “mensublarının bana bağlılığını” terör örgütü lideri oluşuma mesned diye gösterirken, aynı kıyasla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den, Başbakan’dan, Bakanlar’dan, bütün parti Başkanları’ndan, Adliyeler’den,çeşitli kamu kuruluşlarından, özel kuruluşlardan ve alelâde arkadaşlıklara kadar kolayca sirâyet ettirilebilir bir “mantık ve hukuk-hukuk mantığı” yanlışlığına düşmektedir… Adı senelerdir bir takım olaylara karışan Yahya Demirel, gazete ve televizyonlardan izlediğimiz gibi adı Malki cinayetinde geçen Şevket Demirel, malum olduğu üzere Cavit Çağlar ve Kamuran Çörtük gibi isimlerin bahsinin geçtiği adlî olaylardan dolayı, bunların hepsi Cumhurbaşkanı’nın çok yakını ve içli-dışlı olmalarına rağmen, “bağlılık” tan ötürü herhangi bir sirayet sözkonusu olmuyor; zaten Cumhurbaşkanı da, “suçun şahsîliği ilkesi var” diye, işin hukukî mesnedini sık sık tekrarlamıştır… “Suçun şahsîliği” ilkesi yanında, “hukukta eşitlik” prensibi de var. Neticede: Bana olan mücerret bir bağlılığın herhangi bir hukukî suç mesnedi teşkil etmeyeceği açık.

Üçüncüsü: İddianame’deki “Ülke genelindeki organik bütünlük” sözüne gelince… Bunun da üzerinde yeterince durdum… Eklemek istediğim husus şudur: Bütün iddianame boyunca görülen ve polis soruşturmasından kaynaklanan, bir yönüyle ahlâkî ve diğer yönüyle hukukî iki zaaf… Önce, “Marifetname” isimli eserimde tesbit edilen, bir fikir adamına ait sözü aktarayım… Şu:
– (Kanunlar bazı şartlarda vatandaşları bir “şahıs” olmaktan çıkararak bir “şey” olmalarına müsaadede bulundukça, “hürriyet” asla mevcut olamaz.)

Eğer polis soruşturmayı sipariş üzerine yapmasaydı, -ki bu husus yakalanışımdan 5 ay önceki DGM Savcılığı’nın kararına rağmen oluşundan da belli-, karşısındaki adamı “yukarıdan bastırıyorlar” diye onlara hoş görünmek için herhangi bir “obje-şey” hâlinde görmeseydi, aslında kendilerinin de tesbit edemediği “Ülke genelindeki organik bütünlük” iddiasını diğer iddialarla beraber rastgele bağlantılarla Savcılığın önüne getirmezdi… Ortada organ yok, tabii olarak organik ilişki yok, ama “Organik bütünlük” var(!)… Gerçekte olan ise, daha önce üzerinde durduğum “normatif şuur hatası” nın en kötü örneklerinden biri!…

Bir misal vereyim: Ne kadar İBDA-C olduğunu ve isimlerini sordular, bunları hatırlamadığımı ve bilmediğimi, dergi ve gazetelerden bulabileceklerini söyledim. Tahminimi sorduklarında da, 80-90 civarında olabileceğini belirttim. Yani İBDA-C’nin organik bir bütünlük içinde olduğunu iddia edenler, araştırma yerine araştırma yapmış gibi yapanlar, birbirinden bağımsız unsurları tanımamaları bir yana, bir de akıl danıştıkları hususu çarpıtarak Savcılığın önüne götürmüşlerdir…

Nitekim, baştan savmalık şuradan belli ki, “organik bütünlük” ten bahsedilirken, sözkonusu birbirinden bağımsız unsurların bile listesi dosyada mevcut değildir; bunun yerine, dosyayı kabarık göstermek üzere, hiç tanımadığım insanlara ait rastgele araştırma ve soruşturma ifadeleri eklenmiştir.

Dördüncüsü: Savcılık İddianamesi’nde geçen, “gerçekleştirdiği eylemlerin ağırlığı, toplum içerisinde yarattığı korku ve vehamet derecesi” gibi ifadelerin ölçüsünün ne olduğunu ve nerden sonra “örgüt” kararına varıp benimle ilişkilendirdiklerini anlamadığım gibi, zaten ilk düğme yanlış iliklenince diğerlerinin de tabiî olarak yanlış olacağı hakikatince, pek kurcalamak gerekmiyor.

Beşincisi: İddianame’de geçen, “mevcut rejimi silah zoru ile değiştirme” ifadesine gelince… Mevcut rejimi nasıl gördüğümü gayet açık bir şekilde belirttim ve geçen celsede Yargıtay Başkanı’ndan değişik yazarlara kadar eleştiri örnekleri verdikten sonra, benim onlardan mevcudun yerine sistem çapında bir TEKLİF farkıyla ayrıldığımı söyledim. “Mevcudu nasıl olursa olsun, isterse silah zoruyla değiştirilsin, bundan memnun olurum!” desem bile, neticede bu “rejimi silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs” suçunu işlediğim anlamına gelmez.

Şimdi gelelim, Polis’in süslemek ve zenginleştirmek için Savcılık önüne götürdüğü ve dosyada mevcut şemalara…

Bu şemalar, hukukî bir “normatif şuur yanlışlığı” olmanın ötesinde, hakkımda sipariş üzerine iş yapılmasının açık kasdını gösteren belgelerdir… Ne mantığa uygundur, ne de hukuk mantığına… Bu hususu göstermek üzere, önce mücerret bir fikrî çerçeve çizeyim:

– (Mantık, geçen celsede üzerinde durduğum “muhayyelattan terekküb eden kıyas” örneği de içinde, kullanana göre hizmet eden iki yüzlüğü bir alettir. Bu yüzden mantık, “herkesin hakikati kendine” hikmetince çalışır… Bütün mesele şuradadır: Herkesin hakikati kendine olduğuna göre, hakikatin hakikati ne?

Bu meselenin ardından da, her meselenin kendine mahsus “esas, usûl ve kaidelerle ele alınabilmesi” özelliği ile, iştirak noktaları üzerinden karşılaştırmalar yapılır.)


Şimdi dâvâ, bir örgüt dâvâsı ve örgütün başını suçlama olduğuna göre, bunun “esas, usûl ve kaideleri” nin, “delillerden suçluya varmak” olması gerekmez mi?… İşin tuhaf tarafı; “bu örgüt başıdır!” diye bir “münâsib görme” tavrı bir yana, “suçun şahsîliği ilkesi” bir yana, çıkarılan şemalardaki unsurlar da herhangi bir illegal veriyi göstermiyor ve suç unsuru taşımıyor.

Şemalara tek tek bakalım:

Birincisi: İBDA Yayınevi nin çıkardığı, benim kitablarımın listesi… 1979’dan 1998’e kadar çıkan kitablarım; 1998’in sonunda, Savcılığın önüne “illegal örgüt başı” oluşumla ilgili olarak gelmiş… Hâlen legal olarak faaliyetine devam eden bir Yayınevi’nde çıkan kitablarımın, “örgüt başı” olarak suçlanmama nisbet, ne emare, ne karine, ve ne de delil teşkil etmeyeceğini söylemem lüzumsuz…

Bu mantıkla; herhangi bir yazarı, “Örgüt başı” diye bir “münâsib görme” nin ardından kitablarını alt alta sıralayarak suçlandırabilirsiniz ki, hem mantık ve tabiî ki hukuk mantığına aykırılığı açık.


İkincisi: İBDA, -yani benim dışımda- çıkan, İBDA’cı dergiler şeması… Bu dergiler, hem benim dışımda, hem de benim herhangi bir müdahâlem ve tavsiyem dışında çıkarılmıştır; sahibleri belli, çıkaranları belli… Kaldı ki, benim müdahâlem ve tavsiyemle çıkarılmış olsalardı bilse, hepsi legal dergilerdir… Bırakınız benim dışımda oluşunu, bunun Savcılık önüne götürülüşündeki mantıkla, bir adamı “örgüt başı” diye bir “münâsib görme” işinden sonra çıkardığı legal dergileri alt alta sıralayıp suçlandırabilirsiniz… Yani bu şemanın da herhangi bir emare, karine veya delil teşkil eder yanı yok.

Üçüncüsü: Dernek, parti veya benim çıkardığım dergi veya çıkaranları arasında dergiler ve yayınevi şeması… Şemada, 1966-1967’de “Milliyetçiler Derneği ve Komünizmle Mücadele Derneği” nde, 1969-1971’de Eskişehir’de “Milli Nizam Partisi Gençlik Kolları” nda ve 1972-1973’de yine Eskişehir’de “Milli Selamet Partsi Gençlik Kolları” nda bulunduğumun notu…

Fikir yürütmek lüzumsuz ama, üzerinde duralım: Önce, ne sözkonusu derneklerde ve ne de Parti’de, ben kayıtlı bir üye değildim… Öyle olsa da farketmez, bunlar legal kuruluşlar… Üstelik, yüzbinlerle ifadeli kitleleri toplayan o derneklerde, benim gibi çocuk yaşta biri bir yana, hangi ünlü politikacılar ve her meslekten kimler vardı ve hamileri kimlerdi?..

Yani, benim sözkonusu Derneklere ve Parti’ye uğramış olmamdan dolayı, onlar bana bağlanıyor da, onun için mi suç işleme sürecim gibi Savcılık önüne götürülüyor?..

1976’dan 1980’e kadar çıkan dergiler ise, aradaki zaman faktörü de bir yana, zaten legal olarak çıkmış dergiler ve şu an devam eden dâvâ mevzuu ile hiçbir alakası yok!.. 1981’den bugüne kadar geçen süreçteki alt alta dizilmiş üç Yayınevi’nin de!..

Dördüncüsü: “Başyücelik Devleti” şeması… “Başyücelik devleti” , Rahmetli Üstadım Necib Fazıl’ın, içindeki bütün meseleleri kendisine nisbetle örgüleştirdiği “Büyük Doğu İdeolocyası” isimli eserinin bir faslıdır. Sözkonusu eser, tek parti döneminde, yani ta 1943’te çıkan Büyük Doğu mecmualarından başlayarak yıllarca tefrika edilmiş ve ilk baskısı 1960-1961 yıllarında yapılmıştır; o günden bu güne de bilmem kaç baskı… Geçen celsede ifade ettiğim gibi, “Başyücelik Devleti” faslı, benim “Başyücelik Devleti” isimli eserimde tahlil edilmiştir… Netice olarak: Kitablardan böyle bir şema çıkararak Savcılığın önüne götürülmesinin ne anlamı var, anlamış değilim.

Beşincisi: “30.12.1998 tarihinde yakalanan Sadettin Ustaosmanoğlu’nun ikametinde yapılan aramada elde edilen rulo şeklinde hazırlanmış örgütün simge ve bayrağının numunesidir” diye bir kağıt… Kağıtta “İBDA-C örgütünün simgesi” dediği yer, simsiyah, hiç bir şey yok; herhâlde el işareti olacaktı… Herşeyden önce; sözkonusu işaret, legal veya illegal İBDA-C’lerin kullanmasından önce İBDA’nındır ve hâlen Cağaloğlu’nun ortasında bulunan Yayınevi’nin kocaman tabelasının iki yanında bulunmaktadır…

Aynı şekilde, Cem Boyner’in partisi tarafından da sahiblenilmiştir… İşaret ettiğim hususlar çerçevesinde ortaya çıkan birinci mesele şudur:

Simge İBDA’nın, yani legal olduğuna göre, nasıl ki yakasında filan partinin veya kuruluşun rozeti var diye bir adamın işlediği suçtan dolayı bir parti veya kuruluş suçlanamıyorsa, illegal faaliyette bulunanlardan dolayı da o simge illegal örgüt simgesi diye nitelenemez…

Buna bağlı ikinci mesele de şudur: Cem Boyner ve Partisi, sözkonusu simgeyi sahiblenirken “İBDA-C örgütünün simgesi” diye illegal örgüt ve mensubu olmuyorlar da, niçin Sadettin Ustaosmanoğlu’nda illegal örgüt ve bağlantısı kuruluyor?..

Bayrak meselesine gelince: Bayrak, illegal örgüt bayrağı değil, 1995’de basılan “Başyücelik Devleti” isimli eserimin kapağında mevcuttur… Ve basımından önce, 1984’lerden başlayan bir fikir ve edebiyatı hâlinde, benimdir: Renginden şekline kadar mânâsı, çeşitli eserlerime sindirilmiştir… Bütün bu hususlar gözönünde tutulduğunda, sözkonusu fotokopiyi Savcılığın önüne götürmenin, soruşturmayı süslemenin dışında bir mânâsı yoktur.

Altıncısı: “30.12.1998 tarihinde yakalanan Sadettin Ustaosmanoğlu’nun işlettiği FURKAN dergisinde elde edilen İBDA-C örgütü mensublarına ait resimler”… Savcılık önüne götürülen bu resimlerin içinde, resim içinde resim hâlinde benim de ve özellikle belirli büyük bir fotoğrafım var…

Önce; sözkonusu fotoğraf, İBDA Yayınevi’nin binlerce basılmış bir ürünüdür…

Sonra; Furkan dergisi legal bir dergi olduğu gibi, irili ufaklı bütün basın ve televizyon kuruluşlarının arşivinde bulunan ve bulunabilecek olan bir malzeme değerindedir…

Ayrıca, ahlâkî ve hukukî değerlendirmesini size bıraktığım bir husus: Bir hırsız, bir eve girip bir takım özel eşyaları ve notları çalsa, bu suçtur. Fakat nasıl oluyorsa, gizli polis soruşturması diye alınan notlar vesâir şeyler, havalarda uçuşuyor…

Böyle bir durumda da söylenen şudur: “Gazeteci, haber kaynağını açıklamak zorunda değildir!”… Haberin kaynağı belli ve tahkiki de pek basittir; bu ayrı dâvâ… Ama kimler ve neleri açıklamak zorunda değilken, Sadettin Ustaosmanoğlu ve FURKAN dergisi her arşivde bulunabilecek olan alenîleşmiş resimleri açıklamak zorunda(!)… Bunun süslemek üzere Savcılık önüne götürülmesi de cabası!.


Salih İzzet Erdiş
17 Nisan 2000