Salih Tuna Soruyor: Salih Mirzabeyoğlu Hangi Rövanşın Mağduru

Seninle alay mı ettim hanımefendi?

Salih Tuna

 

Abdullah Gül “rövanşist olmayalım” demiş ya, Nazlı Ilıcak da bu söz bana sataşanların kulağına küpe olsun diyor.

Hatırlarsanız, Ertuğrul Beyciğim çok daha evvel “rövanşist” duygularla hareket etmeyelim demişti.

Ondan daha evvel de (adı lazım değil) bir generalin, “28 Şubat’ın rövanşını almaya kalkarsanız…” diye başlayan bir ifadeyle tehditler savurduğu rivayet edilmişti.

Galiba aynı kelimeye 3 ayrı ağız 3 farklı anlam yüklemiş. (Generalin ağzıyla Ertuğrul Beyciğimin ağzı aynı olduğu için “3″ diyoruz Şinasi.)

Sayın Gül’ün ifade ettiği anlamda ben de “rövanşist olmayalım” derim, dedim, diyorum.

Sürek avına ilk günden beri karşı çıktım.

Kuddusi Okkır’dan Türkan Saylan’a kadar birçok konuda eleştiri getirdim. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasına muhafazakar camiada ilk karşı çıkan da bendim.

“Tasfiye edilecek gazeteciler listesi”nden bahsedildiği günlerde (Ahmet Tezcan’ın Habertürk’teki programında) “Yazarları ancak okurlar tasfiye eder” diyerek isyan etmiştim.

Hep “sözün değerini” savundum.

“Ancak haksızlık karşısında susmamakla ölçülür sözün değeri. Ve, sözümüzün değerinden başka kaybedecek bir şeyimiz yok…” dedim.

Birine olan öfkemiz ona haksızlık yapmamıza neden olmasın ölçüsünü de sıklıkla hatırlattım.

Yaptıklarını başkalarının üzerinden meşruiyet arayanlara da Ömer Muhtar’ın “Onlar bizim hocalarımız değil” sözünü dercettim.

Evet, Sayın Gül “rövanşist olmayalım” demekle son derece haklı.

Peki…

Telegram işkencesi altında 13 yıldır zindanlarda çürütülen Salih Mirzabeyoğlu hangi “rövanşın” mağduru?

Ya Selahattin Eş Çakırgil?

Türkiye’ye 32 yıldır gelememesi hangi “rövanşist duygularının” bedeli?

Dedim ya, “rövanşist” ifadesi her ağızda başka anlam kazanıyor.

Ertuğrul Beyciğim adeta kendini ele veriyordu. “Gerekirse silah kullanırız gibi manşetler dahil, yapılan her şey 28 Şubat sürecinde kalsın. Biz yaptık, siz yapmayın…” demeye getiriyordu.

Neden olmasın, olabilirdi; affetmek her zaman erdem değil miydi?

Ne ki, hazret “rövanşist duygularla hareket etmeyelim” dedikten sonra bile kaç kez “rövanş” almaya kalkıştı, sayamadım doğrusu.

“Cumhuriyet Mitingleri”ndeki coşkusundan “411 el kaosa kalktı” manşetine, “27 Nisan e-muhtıra”sından Konyalı hasta çocuğun testisleri üzerinden “türban faciası” üretmeye kadar elinden geleni ardına koymamıştı.

Bir defasında da, bir otobüs yolcusunun namaz molası talebinden hareketle “dini diktatörlük” tehlikesinden bahsetmişti.

Ben de, şehirlerarası otobüslerde 40 yıldır ihtiyaç molasına içkin “namaz molası” verildiğini, 40 yıl boyunca verilen bu namaz molalarından henüz bir diktatörlük çıkmadığını ama 40 yıla en az 4 askeri darbe sığdırabildiğimizi anlatmak zorunda kalmıştım. (19 Eylül 2007, Yeni Şafak)

12 Eylül referandumundan sonra bile bi ufaktan kıpraşmış, seçkin sahillerden dem vurmuştu.

Ne zamanki, 12 Haziran 2011 seçimlerinden AK Parti zaferle çıktı, pes etti. “Usta ne diyorsa o” demeye başladı.

Bu kafa böyledir!

Şartlar müsait olsun, değil “411 el”, “550 el kaosa kalktı” demekte zerre tereddüt ederse ben bir şey bilmiyorum.

Son günlerde “rövanşist duyguların esiri olanlar” lakırdısını eden Nazlı Ilıcak’ın derdi bambaşka tabii.

“Aydın doğan hakkında soruşturma açılır mı” sorusuna, “Sanmıyorum. Dava mahkemelerde açılırsa zaten gazete patronları bundan sorumlu olmuyor. Daha ziyade yazı işleri müdürleri ve köşe yazarları hakkında yapılıyor. Gazetelerin tutumundan patronlar sorumlu değil…” şeklinde cevap vermişti.

Daha evvel de belirttiğim gibi “Aydın Doğan’ıma dokunmayın!” demeye getirdiği besbelli.

Eruğrul Özkök ve diğerleri pek umrunda değil yani.

Ucu Aydın Doğan’a dokunacağı endişesi taşımasa, medyanın 28 Şubat sürecindeki sorumluluğunun altını (eski günlerdeki gibi) kanırta kanırta çizeceğinden eminim.

O değil de, kendisiyle alay ettiğimi söylüyor ya, buna çok üzüldüm.

Alay ettiğime dair tek cümlemi göstersin, hep birlikte Ertuğrul’u Taksim’de asalım.

Hanımefendi, inanın o yazıda söylediklerim dalga değildi.

Farkı fark etmeniz için size iki adet dalga örneği göndermek isterdim ama maalesef yerim kalmadı.

10.03.2012 / Yeni Şafak Gazetesi

Reklamlar

15. 28 Şubat: “Köroğlu” Hâlâ Zindanda, “Bolu Beyleri” Dışarıda!

 
 

Aşağıda okuyacağınız yazı, 12 yıl süren mahkeme süreci sonrası 28 Şubat’ın 15. yıldönümünde, 28 Şubat 2012 tarihinde,  ‎”Noel Baba” Operasyonu davasından hakkında verilen hapis cezasının onanması sebebiyle tutuklanan Furkan Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Sinami Orhan’a aittir.

 

 

 

Sinami Orhan

Bugün 28 Şubat 2012… O SİYONİST KALKIŞMANIN üzerinden 15 sene geçmiş. Dün gibi ama!

Acıları, yıktıkları hâlâ yerli yerinde!

Bugün, birçok yerde toplantılar, gösteriler icra ediliyor. Dernekler, vakıflar, partiler 28 Şubat Siyonist Kalkışması ile alâkalı düşüncelerini açıklıyorlar.

Milletin kahir ekserisi 28 Şubatı lanetlerken, kendine demokrat ve liberal olanlar sade suya tirit laflarla işi geçiştirmeye çalışıyor. Yaraları var çünkü; 28 Şubat’ın en iğrenç eylemi olan “1 Dakika Karanlık”ı desteklemişlerdi; ardında olan Tuncay Özkan’ı Uğur Dündar’ı bile bile! 

Bir de siyonist kalkışmayı destekleyenler var; başta Perinçek olmak üzere şimdi bir kısmı Silivri’de bulunan Ergenenkoncular! 

Bu tablo bile, 28 Şubatın HAK VE HALK DÜŞMANI YÜZÜNÜ ORTAYA KOYMUYOR MU?

Mazlumder’in Ankara’da bugün Adliye önünde gerçekleştirdiği suç duyurusunun ardından Güniz Sokakta yapmayı planladığı basın açıklaması polis tarafından engellendi, “Nurlu Salomon” rahatsız olmuş olacak ki polis de böyle davranmış. 

Evet, kimse kapısının önünde imalı bir toplantı yapılmasını kabul etmez, haklıdır, kolluğa başvurmuştur ve kolluk da bunu kabul etmiştir, hukuka dayalı bir devlet içinde yaşıyor olabileceğini hissetmiştir “Nurlu Salomon” bugün yaşadıklarıyla; ama dün, kendisinin Cumhur’un başı olduğu zamanlarda insanlar evlerinden karga tulumba toplanılıyordu, insanların evlerine kameralarla baskınlar düzenleniyor, yarı çıplak afişe ediliyorlardı! 

Cezasız kalacağını, hesabını vermeyeceğini düşünüyor olabilir o günlerin o ve onunla işbirliği yapanlar!

Yanılıyorlar!

Bugünkü AK Parti grub toplantısında, ameliyatdan sonraki ilk mesaisinde, 28 Şubat’ı anlattı Başbakan Erdoğan:

“- Tarih 28 Şubat’ın sadece mimarlarını değil onların taşeronu STK yöneticilerini, medya üyelerini ve yazarlarını bin yıl boyunca unutmayacaktır. Onları bin yıl geçse de affetmeyecektir. 12 Eylül’ün yargılanması için yol açılmıştır. Hiç kimsenin şübhesi olmasın 28 Şubat’la da hesablaşılacaktır.”

Başbakan Erdoğan’ın bu sözleri yerde kalmayacaktır, ona inanıyoruz, 28 Şubat soruşturması GİDECEĞİ YERE KADAR GÖTÜRÜLECEKTİR, buna inanıyoruz, Başbakanın da bunu fiiliyata hızla geçireceğine inanıyoruz, aksi hâlde bir gün bakarsınız bir savcı çıkıverir, kendisini, tıpkı H. Fidan gibi savcılığa çağırabilir! 

Burası Türkiye ve burada HER ŞEY MÜMKÜN!

Başbakan konuşmasını gerçekleştirirken, Mazlumder de basın açıklamasını yapıyordu ve bizim inandığımızı söylediklerimize onların da inandıklarını belirtir ve MİLLETİN BEKLEDİKLERİNİ anlatır şu açıklamayı yapıyorlardı:

“- Varlığını bir şekilde 28 Şubat darbesinde yaşanılanlara borçlu olan siyasi iktidar 28 Şubat darbesinin bütün uygulamalarını ve bu uygulamaların bütün sonuçlarını hukuk önünde sona erdirmeli, başta o günün Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarını yargı önüne çıkarmalıdır. 28 Şubat yargılamaları ile mağdur edilmiş kişilerin yeniden yargılamalarının yapılması sağlanmalıdır. Özel olarak da 28 Şubat darbesinde en büyük mağduriyetleri yaşayan başörtülü kadınların, çalışma hayatında ve siyasal temsil alanında yaşadıkları bütün engellemeleri hukuken ve fiilen ortadan kaldırmalıdır.”

Mazlumder Gnl. Başk. Ahmet Faruk Ünsal, HESABLAŞMANIN YETMEYECEĞİNİ, “28 Şubat darbesinin bütün uygulamalarını ve bu uygulamaların bütün sonuçlarını hukuk önünde sona erdirmeli” diyerek siyasi iradenin önüne bir HEDEF koyuyor!

Olması gereken bu!

Ortada bir hata, kin ve nefretle yapılmış çalışma varsa, bunu yapanlardan hesab sormakdan da önemli olan öncelikle bunun sonuçlarını ORTADAN KALDIRMAKTIR!

Sayın Başbakan da bilsin ki, bu şekildeki bir fiiliyat, hukukî netice, 28 Şubatçı Siyonist kalkışmacılardan hesab sormakdan da önemli ve onları hesaba çekilmekden de fazlaca “üzecek” davranış olacaktır!

Başbakan Erdoğan grub toplantısında şöyle dedi:

“- AK Parti Gençlik Kongresi’nde kullandığım Üstad Necib Fazıl’ın ifadeleri üzerinden bir kısım fırtına kopartıyor. Ne diyor Üstad, “Dilinin, dininin, ırzının, kininin davacısı bir nesil” diyor. Bazı CHP’liler nasıl olduysa Yunus Emre’yi hatırlatmış bize. Biz kime karşı Yunus Emre ile kime karşı Köroğlu ve Dadaloğlu ile cevab vereceğimizi iyi biliriz. Biz mazluma karşı Yunus Emre ile zalime karşı Dadaloğlu ve Köroğlu ile konuşuruz.”

Biz bir tane KÖROĞLU tanıyoruz Sayın Başbakan! 

Adı ve sanıyla Salih Mirzabeyoğlu!

13 sene önce devrin “Bolu beyleri” olan 28 Şubatçılar tarafından zindana atıldı!

13 senedir işkence altında!

Evet sayın Başbakan “Köroğlu” ile “konuşunuz” ama önce Mazlumder’in ve milletin isteğini gerçekleştirin ve “Köroğlu”nun hürriyetini gerçekleştirin: 

“- Siyasi iktidar 28 Şubat darbesinin bütün uygulamalarını ve bu uygulamaların bütün sonuçlarını hukuk önünde sona erdirmeli, başta o günün Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarını yargı önüne çıkarmalıdır. 28 Şubat yargılamaları ile mağdur edilmiş kişilerin yeniden yargılamalarının yapılması sağlanmalıdır.”

Durdurun bu zulmü!

Durdurun bu alçaklığı!

Durdurun!

ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN’E AÇIK ÇAĞRI

Sayın Bakan,

 

İstanbul Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “Noel Baba Operasyonu”ndan verilen cezanın infazına başlanmasıyla birlikte, 25 Ocak 2000 tarihinde Metris Cezaevi’nde, 17 saat boyunca kurşun ve kimyasal bombalarla katledilmekden kurtulan İbda bağlılarının tutuklanmaları başladı.

Şu ana kadar, Hüseyin Yeşilyurt, Şaban Çavdar, Mehmet Şişmanoğlu, Mustafa Günaydın, Gökhan Altınsoy tutuklandı. Furkan Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Saadeddin Ustaosmanoğlu’nun evine “hırsız ve polis” aynı anda “tesadüfen” baskın yaptı! 

Cezaları Yargıtay tarafından onaylanarak kesinleşen İbda bağlılarının başka davalardan içeride tutuklu kalmalarından ötürü “yatar”ları olduğundan, avukatları aracılığıyla verdikleri “mahsup dilekçeleri”nin sonucu bile beklenmeden, görevli hâkimin, “alırım, mahsubu sonra yaparım!” yorumu da işin bir başka ilginç noktası.

Olaylar bu yönde gelişirken, 28 Şubat’ın tabiî bir neticesi hâlinde cezaevlerindeki Müslüman tutsaklardan İbda bağlılarına yönelik gerçekleşen 25 Ocak 2000 Metris “Noel Baba” kod isimli askeri saldırının içyüzüne dair yeni gelişmeler ortaya çıkmakta. 

25 Şubat 2012, bugün Yeni Akit Gazetesi’nde “CEZAEVİ İSYANI ETÖ TEZGÂHI” başlıklı haber “isyan”ın arkaplanını ortaya koyar niteliktedir. 

Habere göre; 
Önceki gün Ergenekon davası ile birleştirilen “Şile kazıları davası”nın tutuklu sanığı Okan İşgör’ün, Ergenekon tarafından 2000 yılındaki kanlı cezaevi olaylarında kullanıldığı belirlendi. 

Yerleştirildiği Metris Cezaevi’nde mahkûmları isyana teşvik ettiği belirlenen İşgör’ün, tutuklulara, “içeride silah var mı, nasıl bomba yapılacağını biliyorum, size öğretebilirim” şeklinde telkinlerde bulunduğu vurgulandı. Olaylar sonrası 2 No’lu DGM’de görülen isyan davasında SUÇLAMALARIN TAMAMINI KABUL EDEN TEK SANIK OLAN İŞGÖR’ÜN, YARGILAMA SONUNDA BERAAT EDEN TEK SANIK OLMASI ise bir başka skandal olarak yorumlandı. 

Yeni Akit Gazetesi’nde çıkan haber bu.

Haber metinini içerisinde, yargılanan sanıkların Okan İşgör hakkında mahkemede bilgi verdikleri de kaydedilmekte. 

Fakat bilindiği üzere bütün bu açıklamalara rağmen “Noel Baba Operasyonu” davası, zamanaşımının “uzun yorumu” nedeniyle sanıkların cezalarının Yargıtay tarafından onaylanması ile geçtiğimiz günlerde neticelenmişti. 

Adalet Bakanlığı’na, 28 Şubat süreci inceleyen özel yetkili savcı Mustafa Bilgili’ye buradan sesleniyoruz!

Yargıtay aşamasında olmasından dolayı evraklar arasına sokulmayan ve Okan İşgör’ün AJAN PROVOKATÖR ve Ergenekon bağlantısını kanıtlayan “Şile Kazıları İddianamesi”nden tutuklu olma gerçeği ortadayken, bu “Noel Baba Operasyonu” davasının adalet duygusu ve hukuk kuralları içerisinde gerçekleştiğine inanıyor musunuz?

Okan İşgör’ün Ergenenkon bağlantısı ortaya çıkmış olmasına rağmen, bunu kaale almayan bir davanın neticesi ile insanların evlerinden, üstelik “mahsup dilekçeleri”nin akıbetini beklemeden bir “hamaratlıkla” tutuklanıp cezaevlerin konulmalarını 28 Şubatçılar’ın hâlâ hayatta ve aktif olduklarının bir delili olarak açıklamak mümkünken, bu açıklamanın HÜRRİYETLERİ ELLERİNDEN ALINAN SANIKLARA nasıl bir yarar sağlayacağını açıklamanız mümkün mü?

Adalet Bakanı olarak, Hırant Dink suikastı davasının kimseyi tatmin etmeyen kararına karşı “sert çıkışı”nıza binaen, hem İbda bağlısı insanlar özelinde tüm müslümanlara, hem de 28 Şubat soruşturması nedeniyle AK Parti hükümetine yönelik alenen bir gözdağı olarak görülmesi gereken Yeni Akit gazetesindeki ifşaat karşısında, TAKDİR HAKKINIZI KULLANMANIZI, bu davanın yeniden ele alınması için gerekli çalışmalara başlamanızı, mahsup dilekçeleri bile verilmiş olan kişilerin alelacele tutuklanmalarının önüne geçmek için BU SON ÇIKAN BİLGİYE DAYANARAK İNFAZLARIN DURDURULMASI İÇİN TALİMAT VERMENİZİ beklemek, bu ülkede hâlâ Adalet duygusu kaldığına inanmamız için İLK ADIM olacaktır!

Durdurun bu hukuksuzluğu!

Durdurun bu zulmü!

Durdurun bu haksızlığı!

Durdurun bu adaletsizliği!

FURKAN DERGİSİ 

İki darbe iki mağdur: Selahaddin Eş, Salih Mirzabeyoğlu -Salih Tuna/Yeni Şafak-

 
Salih Tuna
stuna@yenisafak.com.tr
28 Şubat 2012 Salı

Biri 32 yıl evvel vuku buldu, diğeri 15 yıl evvel. Biri klasikti, diğeri postmodern. Biri 12 Eylül, diğeri 28 Şubat.

Her iki darbenin de mağduriyeti bitmeyen iki mazlumu var: 12 Eylül’ün Selahaddin Eş Çakırgil, 28 Şubat’ın Salih Mirzabeyoğlu.

İkisini de beğenmeyebilir, görüşlerine katılmayabiliriz.

Lakin ikisi de sadece yazar; unutmamamız gereken bu.

Yani ikisi de mazlum, ikisi de mağdur.

Ve, ikisi de annesinin cenazesine katılamadı. (Vatandaşlıktan çıkartılan Selahaddin Eş tam 32 yıldır Türkiye’ye gelemediği için annesinin cenazesine katılamadı; Mirzabeyoğlu Bolu F Tipi’nde ağırlaştırılmış muhabbet cezasına çarptırıldığı için.)

Selahaddin Eş’i 12 Eylül öncesinde, Mili Gazete’nin en velut yazarı olarak hatırlıyorum.

“Ben de yazdım” başlığı altında anılarını tefrika eden Celal Bayar’a öyle bir “çakmıştı” ki, o gün (henüz orta mektep sıralarındaydım) bugündür unutmam.

Kemalist rejimin sağcısına solcusuna ölümüne muhalifti.

Kemal Ilıcak’ın Tercüman’ında (“Köşebaşı” sütununda) arzı endam eden merhum Ergün Göze’ye de demediğini bırakmazdı.

O siyah-beyazlı dönemde “arama motoru” falan yoktu ama hiçbir “arama motoruna” ihtiyaç duymayacak kadar müthiş bir hafızaya sahipti

Çağrışımı bol yazılar kaleme alırdı.

Şura ve Tevhid gibi 12 Eylül öncesinin kült dergilerinin vazgeçilmez yazarlarındandı.

Hüseyin Üzmez vakasına kadar da Vakit gazetesinde yazdı.

Çok şükür 12 Eylül darbesi yargılanıyor şimdi.

Ne ki, şana şöhrete dünya malına zerre miskali tenezzül etmeyen bir fikir ve aksiyon adamı olan Selahaddin Eş’in mağduriyeti devam ediyor hâlâ.

Bugün 28 Şubat darbesinin 15’inci yıldönümü. Hep birlikte lanetleyeceğiz bu postmodern darbeyi.

Ama bu darbenin “lanetlediği” Salih Mirzabeyoğlu hâlâ mağdur, hâlâ mahpus damında çürütülüyor.

Mirzabeyoğlu 12 Eylül öncesinde “Gölge” dergisini çıkarıyordu.

Ünlü karikatürist Yalçın Turgut’un unutulmaz desenleriyle katkıda bulunduğu “Aydınlık Savaşçıları” adlı kitabında yer alan şiirlerini bu dergide dercetmişti.

Yazıları gündem oluşturuyor, şiirleri meydanlarda “söyleniyordu.”

Ali Bulaç’tan Hilal Kaplan ve Teodora Doni’ye kadar birçok köşe yazarı Mirzabeyoğlu’na yapılan zulmü daha evvel dile getirmişti.

“Yeni Devir Hukukçular Derneği” de dün yaptığı açıklamada bu zulmü gündeme getirdi: “28 Şubat’ın en büyük mazlumlarından biri olan Salih Mirzabeyoğlu 13 yıldır zindanlarda ve Telegram – Zihin Kontrolü işkencesine maruz./ 56 eseri bulunan mütefekkire müebbet hapis cezası biçildi. / O davanın hakimi, şimdi Ergenekon sanıklarının avukatı Metin Çetinbaş’ın ‘Hata yapmış olabilirim’ itirafı ve gizli toplantılarda aldığı brifingler sonucu bu idam kararını verdiği gazetelerde belgelendi. / Davanın ilk hakimi Sedat Karagül’den ise şu sözler döküldü: ‘İBDA – C davası da dahil olmak üzere baskı görmediğim hiç bir dava olmadı, hep baskı gördüm.’ İşte mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na yapılan tüm bu hukuksuzluk ve adaletsizliklerin başlangıcının yıl dönümü 28 Şubat’ta, 28 Şubat’ın halen devam ettiği Bolu F Tipi Cezaevi önünde Yeni Devir Hukukçular Derneği tarafından yapılacak Basın Açıklamasına desteklerinizi bekliyoruz…”

28 Şubat belgeselleri en büyük mağduru yine hatırlamadı! -İsa Tatlıcan/Milat Gazetesi

İsa TATLICAN
isa_tatlican@hotmail.com

Meğer ne kadar çok demokrasi sevdalısı varmış bu ülkede.
Darbeye en az askerler kadar iştahlı olanlar basınımız, aslında askeri vesayeti hiçbir zaman gönülden desteklememiş!

Medyamız aslında, başörtüsü yasağına da, katsayı adaletsizliğine de, Merve Kavakçı’ya yönelik linç girişimine de, YAŞ’zedelere de, STK’lara yapılan baskılara da, Sincan’da yürüyen tanklara da, 28 Şubat’çıların Türkiye’ye ödettiği 300 milyar dolarlık faturaya da karşıymış.

CNN’Türk’te Can Ataklı-Aydın Doğan kavgasını izliyorum. Hepsi üzerlerine yapışan bu kara lekeden kurtulma peşinde. Aydın Doğan, hiçbir zaman siyasete yön vermeye çalışmadıklarını, darbecilerin yanında yeralmadıklarını iddia ediyor. İnandırıcı olabilmek için de avazı çıktığı kadar bağırıyor. Halk unutkan olabilir ama arşivler unutmuyor Aydın Bey!

Halkı aptal yerine koysalar da, 15 yıl sonra gelen tüm itirafları ve aklanma çabalarını Türkiye’nin normalleşmesi adına önemli birer gelişme olarak görüyorum.
Bu yıl tüm TV kanallarında, 28 Şubat belgesellerini ve günlerce süren haber dosyalarını izliyoruz. Gazeteler de farklı bir 28 Şubat mağduru bulma yarışında.

MİRZABEYOĞLU İSLAMCILARIN İMTİHANIDIR

Ancak her yıl olduğu bu yıl da 28 Şubat sürecinin belki de en büyük mağduru unutuldu. O, 1998 yılında bu yana yani yaklaşık 14 yıldır cezaevinde. 2005 yılından bu yana tecrit altında tutuluyor. 60 kitap yazmış, düşünmekten, konuşmaktan, tartışmaktan başka eylemi olmayan bir mütefekkir…
Yargının siyasallaştığı bir dönemin sembol ismi Salih Mirzabeyoğlu’ndan bahsediyorum.
Yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı tarafından da hiçbir eyleme katılmadığının altı çizilen Salih Mirzabeyoğlu, önce idam, daha sonra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış.

Mahkemeye çıkarıldığında gördüğümüzü dayaktan yara bere içinde kalmış yüzü ve Fatih Çekirge yönetimindeki Star gazetesinin yaptığı iğrenç yayın hala hafızamızda.
14 yıldır ailesi ve avukatı dışında kimse ile görüştürülmüyor. Mirzabeyoğlu’nun avukatı Ali Rıza Yaman, idam ile sonuçlanan yargılama sürecini şu cümlelerle özetlemiş: “Ortada hiyerarşi yok, eylem yok, eylem talimatı yok, tanışıklık yok… Buna rağmen ‘olsa olsa budur’ mantığı üzerine bina edilen bir hüküm var. Bu sakat mantıkla verilen karar, idam olmuştur. Özdemir Sabancı’yı öldürdüğü söylenen Fehriye Erdal’ın yaptığı eylemden, yaşamış olsalardı, Engels ve Marks sorumlu tutulup, onlara idam cezası verilebilir mi? Bunu hangi hukuk mantığı kabul eder?”

Kim ne derse desin Salih Mirzabeyoğlu Türkiye’deki İslamcıların imtihanıdır.
Tamam, söylemlerin ve kullanılan dilin kabul edilmemesini anlayabiliyorum. Hayatımızın hiçbir döneminde yolumuz kesişmemiş de olabilir. Ama yedi yıl boyunca üç metrekare hücrede yaşamak zorunda bırakılan Mirzabeyoğlu’nun hakkını savunamıyor olmak neyin nesi? “Bu zulmü hakkedecek ne yapmıştır” diye neden soramıyoruz?
Bir zulmü değerlendirirken kullandığımız ölçü, mazlumun yanlış olduğunu düşündüğümüz fikirleri olmamalıdır.

Merkez medyayı zaten geçtim, ama bu konuda kalem oynatmamakta ısrarlı muhafazakar yazarlarının içinde bulunduğu renk körlüğünü nasıl yorumlamak lazım bilmiyorum?

ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN’E AÇIK ÇAĞRI

Aynı kuşaktan gelen, aynı siyasi ekolden beslenen birçok isim, bugün çok önemli makam-mevkileri işgal ederken, Mirzabeyoğlu’nun neden zindanlarda çürümeye terk edildiğini, bu konuda sessizliğin arkasında yatan nedenleri merak ediyorum.
Dışarıdan bakarak bir insanın suçlu ya da suçsuz olduğuna karar vermek elbette imkansız.
Bunu anlayabilmenin tek bir yolu var.

Öcalan’a özgürlük tartışmalarının yapıldığı, ev hapsinin pazarlık konusu haline geldiği günümüzde, Mirzabeyoğlu’nun da adil yargılanma hakkının mutlaka iade edilmesi gerekir.
28 Şubat sürecinin birifingli yargısının kurbanı olan Mirzabeyoğlu, yeniden yargılanmalı, gözaltı ve yargılanma sürecinde yaşanan hukuksuzluklar mutlaka araştırılmalıdır. Umarım bu çağrımız Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e ulaşır.

Postmodern darbenin en büyük mağduru Mirzabeyoğlu ne zaman adil bir şekilde yargılanırsa, 28 Şubat süreci de o gün sona erecektir…