ABD’nin Yeni Silahı “Yüksek Isı Frekanslı Elektromanyetik Dalga”

Amerikan ordusu, 11 bin kişinin üzerinde test edilen ve ”yanma hissi” yaratan yeni silahını gazetecilere tanıttı.

Teknoloji sitelerinde yer alan habere göre, Virginia eyaletindeki Quantico Deniz Piyade Kuvvetleri üssünde yapılan tanıtımda, bir askeri araca monte edilebilen ve öldürücü olmayan Active Denial System adlı silah, şiddetli ısı veren yüksek frekanslı elektromanyetik dalga yayıyor.

abdsilahh.jpg
Uzun yıllardır üzerinde çalışılan ve ilk geliştirilirken ”Sessiz Muhafız” adı verilen bu silahın prototipinin 2008’de iptal edildikten iki yıl sonra Afganistan’da kullanıldığı belirtiliyor.

Pentagon’daki üst düzey komutanlar ise öfkeli kalabalıkların ve çatışan grupların dağıtılmasında kullanılacak bu silahın gerçek savaşta, tehlikeli noktalarda geleneksel ateş gücünün alternatifi olup olmayacağı sorusunun henüz yanıtsız olduğunu düşünüyor.

Washington ayrıca, yeni silahın Müslüman dünyasında olumsuz yönde tanıtılmasından ve işkence için kullanılacağı gibi eleştirilere maruz kalmasından endişe ediyor.

”Active Denial System” adı verilen, bu ısı dalgası silahı yaklaşık bin metre öteden kalabalıkları hedefleyebiliyor.

Öldürücü olmayan bu silahın kamuoyunda tanıtımı için atak başlatan Amerikan ordusunun ar-ge bölümünden emekli albay Kirk Hymes, ”Bunun gibi yeni teknolojilerde, algı her şeydir” diyerek, yeni silahın etkinliğini anlatıyor.

Yeni silah, bazen ağır yaralanmalara, hatta ölümlere yol açan plastik merminin alternatifi olarak gösteriliyor.

Uydu televizyon çanağına benzer bir araç anteninin çok güçlü radyo dalgaları yaydığı silah, hedefin deri moleküllerinde şiddetli bir titreşime neden oluyor ve bir yanma hissi yaratıyor.

Reklamlar

TSK MİT VE EMNİYET’TEN FİŞ’BİRLİĞİ !

Yıllardır istihbarat paylaşımı konusunda aralarında sorun olduğu gündeme getirilen TSK, MİT ve Emniyet, 1995 yılında birlikte hareket ederek dindarları teknik takibe almışlar. 3 kurumun dindarları kafese almak için birlikte hareket etmeleri, akıllara o yıllarda izlenme rekorları kıran, birleştiklerinde çok güçlü bir robot olan “voltran” isimli çizgi filmi getirdi.

Genelkurmay’ın iç tehdit diye ürettiği ‘irtica’ konusundaki ‘gizli’ yazışmaları 1995 yılında el yazısı ile yaptığı ortaya çıktı. Ulaşılan dönemin İstihbarat Başkanı Hava Tümgeneral Yücel Özsır imzalı ‘Gizli’ belgede, “İç tehdit” konulu yazışmaların (fişlemelerin) el yazısı ile yazılarak gönderilmesi isteniyor. Belgede,“Bu yazışmalara ‘Gizli Kişiye Özel’ gizlilik derecesi verilecek, bu hususlardaki uygulama emirleri el yazısı ile yazılarak gönderilecektir. Kontrollü evrak gibi çok sıkı takip ve muhafaza edilecek, fotokopi ile çoğaltılmayacak, bilmesi gerekenlerin dışındaki hiçbir personelin nüfuz etmesine imkan verilmeyecektir” deniliyor.

Almayın bunları içeri!

Eş ve çocukları örtülü olan personelin sakıncalı ve şüpheli şahıs olarak sunulduğu görülen el yazılı emirde, başörtülü ailelere askeri kimlik kartı ve sağlık fişi verilmemesi komutu yer alıyor. Söz konusu personele sicil amirleri tarafından düşük sicil verilmesi istenen belgede, söz konusu personellerin orduevlerine, askeri gazinolara ve misafirhanelere alınmaması, direnç gösterenler hakkında işlem yapılması talimatı verildiği görülüyor.

Birlik komutanlarına ‘tehdit’ gibi ‘emir’

Söz konusu personelin takip ettiği yayınların da incelenmesinin istendiği emir belgesinde, tüm sicil amirleri ve birlik komutanlarından personel ve ailelerini yakından tanımaları için harekete geçmeleri isteniyor. Söz konusu emirlere uymayan, şüpheli personelin takip ve kontrolünü sağlanmayan birlik komutanlarının tutumlarının sicillerine yansıtılacağı belirtiyor.

 

fislemebelgesi.jpg
Yıllardır istihbarat paylaşımı konusunda aralarında sorun olduğu gündeme getirilen TSK, MİT ve Emniyet, 1995 yılında birlikte hareket ederek dindarları teknik takibe almışlar. 3 kurumun dindarları kafese almak için birlikte hareket etmeleri, akıllara o yıllarda izlenme rekorları kıran, birleştiklerinde çok güçlü bir robot olan “voltran” isimli çizgi filmi getirdi.
 

Görülmemiş istihbarat kardeşliği!

Öte yandan belgeye göre, yıllardır istihbarat paylaşımı konusunda aralarında sorun olduğu gündeme getirilen TSK, MİT ve Emniyet’in 1995 yılında birlikte hareket ederek dindarları teknik takibe aldıkları anlaşılıyor. Yaşanan istihbarat zafiyetleri yüzünden yıllardır terörle mücadele konusunda başarısızlıkla suçlanan 3 kurumun koordine içinde dindarların ev ve iş telefonlarını dinlediklerinin görüldüğü Tümgeneral Özsır imzalı ‘Gizli’ emir belgesinde, şu ifadelere yer veriliyor: “Ev ve iş telefonları MİT Bölge Temsilcilikleri ve Mahalli Emniyet Makamları ile gerekli koordinelerde bulunularak, dinletileceklerdir.”

Aynı ‘Voltran’ gibi

Şiddet olaylarının tavan yaptığı ve faili meçhullerin gündemden düşmediği 1995 yılında 3 kurumun dindarları kafese almak için birlikte hareket etmeleri, akıllara o yıllarda izlenme rekorları kıran, birleştiklerinde çok güçlü bir robot olan “voltran” isimli çizgi filmi getirdi.

Milat

MESUT YILMAZ: PAŞAM DARBE İHTİMALİ VAR MI?

Bir siyasetçi, bir askere, “Paşam darbe ihtimali var mı, Paris’e gideceğim de” diye sorar mı?

28 Şubat sürecinde sormuşlar. Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz, 28 Şubat’ın mimarlarından Çevik Bir’e, Paris’e gitmeden önce bu soruyu sormuş: Paşam darbe ihtimali var mı?

Çevik Bir de “yok” deyince Mesut Yılmaz “gönül rahatlığıyla” Paris uçmuş…

28 Şubat süreci ve medya ilişkisi üzerine itiraflar bir bir dökülmeye başlandı. Yukarıdaki diyalog ise son günlerin en çok konuşulan ismi Can Ataklı’nın 1997 yılındaki köşe yazısından bir alıntı…

Bugün Yazarı Adem Yavuz Arslan, Çevik Bir ile Mesut Yılmaz arasındaki rezalat diyaloğu yazdı…

“Paşam darbe yapacak mısınız, Paris’e gideceğim de!”

Bugünlerde 28 Şubat ve Medya başlıklı hararetli tartışmalar var.

Dönemin aktörlerinden gelen itiraflar, baskıyla istifa ettirilen bakanlar, kurulup bozulan hükümetler ve daha neler neler…

Açıkçası 28 Şubat sürecinde öyle şeyler yaşandı ki günlerce konuşmak mümkün.

Mutlaka konuşulmalı da.

YASAL DÜZENLEMELER MUTLAKA HAYATA GEÇİRİLMELİ

Yeni 28 Şubat’ların yaşanmaması için o dönemin muhasebesi yapılmalı, tekrarının yaşanmaması için de gerekli yasal düzenlemeler hazırlanmalı.

Çünkü her zaman Tayyip Erdoğan gibi güçlü lider, her zaman yüzde 50 oy alan bir iktidar olmaz.

28 ŞUBAT VE MEDYA

Kim ne derse desin 28 Şubat’ta askerin kılıç şakırdatması üzerine hücuma kalkan medyanın irdelenmesi şart.

VIP Araştırma o döneme ait binlerce sayfa gazeteyi inceleyip ortaya çok çarpıcı bir ‘galeri’ çıkartmış.

Bugün ifade özgürlüğü diye ekran ekran dolaşan bazı ‘büyük gazeteciler’in hangi haberlere ve yorumlara imza attıklarını görünce ‘vay be’ dememek mümkün değil.

İşte ilginç bir örnek:

Can Ataklı, Sabah’taki köşesinde 5 Mart 1997 günü önce Refah’a uzun uzun eleştirilerini sıraladıktan sonra muhalefet partisine de ‘Nerdesiniz?’ diye soruyor.

Ataklı’nın köşesinden alıntılayarak devam edelim:

“Partinin genel başkanı önce Paris’e gidiyor. Olabilir, uluslararası bir toplantıdır, söz verilmiştir. Üstelik Türkiye için faydası vardır mutlaka. Ama rezalet gidişte başlıyor. Mesut Yılmaz, Çevik Bir’i arayarak ‘Paşam bir darbe ihtimali var mı, ben kalayım mı’ diye soruyor. ‘Merak etmeyin’ cevabını alınca gidiyor.” Benzeri ifadeleri dönemin Refah milletvekilleri de anlatmıştı.

Düşünebiliyor musunuz?

Bir ana muhalefet partisi lideri kendini o kadar kaptırmış ki, ‘Paşam darbe ihtimali var mı’ diyebiliyor.

Hatırlanacağı gibi Ertuğrul Özkök de o dönemde gazete yönetimi olarak Çevik Bir’i ziyaret ettiklerini, Emin Çölaşan’ın da Bir’e “Onu bırakın da darbe yapacak mısınız” diye sorduğunu canlı yayında itiraf etmişti.

O dönemin gazete sayfaları arasında dolaştığınızda daha neler görüyorsunuz neler…

MEDYANIN 28 ŞUBAT PROVASI 1000 YIL HATIRLANACAK…

Özetle, 28 Şubat manşetleri ve köşe yazılarına bakınca şunu söylemek mümkün: 28 Şubat bin yıl sürmedi ama Türk medyasının o dönemki ‘üstün performansı’ 1000 yıl hatırlanacak.

JİTEM SORGUSUNA VELİ KÜÇÜK, ÜMİT SAYIN, ÜMİT ÖZDAĞ VE MOSSAD AJANI KATILDI

Ergenekon sanıkları Veli Küçük, Ümit Sayın ve Ümit Özdağ’ın, İsrail ajanları ile birlikte JİTEM tarafından kaçırılan kişilerin sorgusuna katıldığı ortaya çıktı.
28 Şubat döneminde Kemal Alemdaroğlu’na suikast planladığı iddiasıyla gözaltına alınan üniversite öğrencisi Harun Akdere, mahkeme tarafından tahliye edildikten sonra JİTEM tarafından kaçırıldığını, Kilyos’ta JİTEM’e ait bir binaya götürülüp iki gün boyunca sorgulandığını belirtti. Akit’e konuşan Akdere, sorgusuna Ergenekon sanığı Veli Küçük, Ümit Sayın, Ümit Özdağ ve Musevi aksanıyla konuşan bir sivilin katıldığını, mensubu olduğu cemaat içinde kendileri için ajanlık yapması hususunda baskı gördüğünü belirtti.

ALEMDAROĞLU’NA SUİKAST İDDİASIYLA ALINDI

28 Şubat döneminde İslami guruplar üzerinden geliştirilen provakasyon dalgası ile Refah-Yol Hükümeti’ni devirme harekatının arkasındaki güç deşifre oluyor. O tarihte varlığı bilinmeyen Ergenekon örgütünün İslami kimliği ile tanınan birçok kişiyi kaçırıp ajanlaştırmaya çalıştığı ortaya çıktı. Örtü yasakçılığında başı çeken dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü Ergenekon sanığı Kemal Alemdaroğlu’na suikast planladığı iddiasıyla gözaltına alınıp Metris Cezevi’ne konulan hukuk fakültesi öğrencisi Harun Akdere, başından geçen korkunç olayları Akit’e anlattı. Akdere, başörtüsü yasaklarına karşı direnen öğrenci guruplarında aktif olduğu için hedef alındığını, bir sabah Rektör Kemal Alemdaroğlu’na suikast iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklandığını ifade etti. Çıkartıldığı 6 Nolu DGM’deki ilk duruşmada suçsuzluğu anlaşılıp tahliye edilmesiyle kabusun bittiğini zanneden Akdere, memleketine giderken otogarda JİTEM tarafından kaçırılıp günlerce sorgulandığını, sorgusuna şu an Ergenekon’da sanık olan önemli kişilerle birlikte MOSAD ajanlarının da katıldığını söyledi. 

İSTANBUL OTOGARI’NDA JİTEM TARAFINDAN KAÇIRILDI

Akdere başından geçen olayı şöyle anlattı: “99 senesindeki ilk duruşmada tahliye edildim. 7 Aralık günü Metris Cezaevi’nde gerekli evrakları imzalayıp çıkacakken cezaevinde JİTEM için çalıştığı bilinen Serdar Astsubay odasına çağırdı. Yanındaki iki sivili işaret ederek ‘Abilerinle kısa bir gezinti yapacaksın’ dedi. ‘Adım atmam, babam kapıda bekliyor’ deyince, soyismini hatırlamadığım Cezaevi Jandarma Komutanı Yüzbaşı Yavuz içeri girdi. Beni alacaklarını söylediklerinde sinirlendi, ‘Ben buradan adam vermem, dışarıda babası bekliyor, ona teslim edeceğim’ diyerek beni dışarı çıkardı. Taksiye atlayıp uzaklaştım. Akrabalarıma uğrayıp hal hatır sorduktan sonra otogara gittim. Burada bilet aldığım sırada onlarca insanın gözü önünde başıma çuval geçirilip kaçırıldım.” 

KİLYOS JANDARMA KOMUTANLIĞI BAHÇESİNDE JİTEM MERKEZİ

JİTEM’e ait bir binada gözünü açtığını ifade eden Akdere “İçeriye alındığımda eksi bir kata indirildiğimi anladım. Başımdaki çuvalı çıkarttılar, şöyle bir etrafa baktım, pencere yoktu. İki duvarı siyaha boyanmıştı. Bir duvarında Türk Cumhuriyetleri haritası, diğer duvarında Türk bayrağı olan bir odada sorguya alındım. 1. günün sonunda tam sorgu bitecekken fenalaştığım için hastaneye kaldırıldım. Benimle ilgilenen doktora nerede olduğumu sorduğumda Sarıyer Devlet Hastanesi’ne getirildiğimi söyledi. Dönüş yolunda jandarma eri bulunduğumuz yerin Kilyos olduğunu, Jandarma Karakolu içine kurulmuş JİTEM Sorgu Merkezi’nde tutulduğumu söyledi. O gece sorgulandığım odada sabah ettim. Sabah bana karşı tavırları değişmişti, daha iyi davranıyorlardı. Çok geçmeden nedeni anlaşıldı, sivil giyimli kişi JİTEM elemanlarına ‘Önemli kişiler gelecek, bir şeyler yedirin’ deyince odadakiler ‘Emredersiniz komutanım’ dediler.” şeklinde konuştu. 

SORGUYA VELİ KÜÇÜK, ÜMİT SAYIN, ÜMİT ÖZDAĞ VE MOSSAD AJANI KATILDI

Birkaç saat sonra sorgu odasına başka sandalyeler konulduğunu ve o çok önemli sorgucuların odaya girdiğini belirten Akdere sözlerini şöyle sürdürdü: “Bağlı ellerimi çözdüler, beklemeye başladık birkaç saat sonra kapı açıldı, içeri asker ve sivillerden oluşan bir gurup girdi. Solumda bulanan 3 sıra sandalyeye oturdular. Dönüp baktığımda şok oldum, ilk sırada Veli Küçük Paşa, bir başka general ve o dönem akademisyen olan Habip Ümit Sayın vardı. Orta sıradaki kişiler içinde ise MHP’den vekil adayı olan Ümit Özdağ’ı gördüm. Terör uzmanı sıfatıyla sorguya katılmışlar. Gariban bir üniversite öğrencisine Apo muamelesi çekiyorlar.”

“EMNİYETİN ÖNÜNE ATIP GİTTİLER”

Alındığı araçla Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyeti’nin önüne getirildiğini söyleyen Akdere “Araçtan attılar beni. Onlarca polisin gözü önünde araçtan atıldım, bir tanesi arabayı durdurma gereği dahi duymadı. Nöbetçi polis beni yerden kaldırıp içeriye aldı. Durumu anlatınca Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne götürdüler. Burada da bir süre sorgulandıktan sonra her şeyin resmiyete geçmesi için aynen yeniden anlattım. İfademi imzalayıp çıktım. Kimliğimi bile almadım, o da orada kaldı. Hala da oradadır” dedi.

MUHBİR OLMAM İÇİN BASKI YAPTILAR

Kendisine sırayla sorular sorulduğunu ifade eden Akdere, Veli Küçük’ün tehdit, Ümit Sayın’ın analizvari sorular sorduğunu ifade etti. Bir sorgucunun Kur’an’dan ayetler okuduğunu, hafız olduğunu söyleyerek güvenini kazanmaya çalıştığını ifade eden Akdere “Mükemmel derecede Kur’an okuyup güven kazanmaya çalıştı. İlahiyat mezunu olduğunu söyledi. Onlar için çalışırsam İslam için çalışmış olacağımı, mensubu olduğum gurubun önderi hakkında bilgi vermem, gerektiğinde faaliyette bulunmam için baskı yaptılar. Veli Küçük açık açık tehdit ediyordu. Ümit Sayın ise ‘İçinizde kimler var, amacınız ne’ falan diyordu” diye konuştu.

TÜRKÇE BİLEN MOSSAD AJANI SOHBETLERE KATILAN ASKERLERİ SORDU

Sivil giyimli bir kişinin soruları karşısında korktuğunu ifade eden Akdere, en arkada oturan yüzü karanlıkta kalan bu kişinin İsrail aksanı ile konuştuğunu belirtti. “Aksanından Musevi olduğu hemen anlaşılan bu kişi toplantı ve sohbetlerimize gelen askerler olup olmadığını sordu. Anladım ki MOSSAD için çalışıyor. Bir duyumu ve istihbaratı olmuş olacak ki ilk sorusu TSK’daki Müslüman askerleri deşifre etmeye dönüktü” diyen Akdere, bu kişilerin daha sonra odadan çıktığını ifade etti.

Birand’ın 28 Şubat Yorumu: Yatacak Yerimiz Yok!

 
Milli Gazete’nin “28 Şubat’ta demokrasiye balans ayarı yapıldığı söylenirken sürecin ağırlığını hissederek dik duran ve karanlık mihraklarca odak noktasına konulan, dik duruş sergileyen isimlerden biri” olarak adlandırdığı Mehmet Ali Birand 28 Şubat: Son Darbe belgeselini ve 28 Şubat sürecini Nedim Odabaş’a anlattı. Birand “Dik duranlar elbette oldu, onların haklarını yememek lazım. Ama, büyük bölümümüzün yatacak yerimiz yok” dedi.İşte o röportajdan çarpıcı bir bölüm:

DARBELER 28 ŞUBAT’TA DUVARA VURDU

Türkiye, sizin de ifade ettiğiniz gibi darbeler ülkesi, 28 Şubat’ı bu karanlık dönemler içinde hangi boyutta ve kategoride görüyorsunuz?
28 Şubat darbelerin duvara çarpışıdır.

Demokrasinin duvara çarpması mı?

Darbelerin duvara çarpması. Bu şekilde artık herhangi bir şekilde bir darbenin bundan sonra olmayacağının o sürecin sonucunda ortaya çıkmasıdır.

Darbe olmamasının garantisi var mı Türkiye Cumhuriyeti’nde?
Bundan böyle bir darbe daha olur. Bu toplum bu darbeyi alkışlar, omuzlarında taşır muhalefet etmezse, bu toplum ondan sonra askerin vesayeti altında yaşar. Bu kadar basit. Bundan sonra söylenecek hiçbir laf kalmaz. Dünya, darbeyle işbaşına gelmiş bir iktidarı Türkiye’de yaşatmaz. Kaldırmaz. Yoktur böyle bir şey. Niye bundan önceki darbeler böyle kolay oldu. 27 Mayıs, 500 bin kişi yürüdü Menderes’in arkasından. Üç gün sonra darbe oldu. Bir kişi bile yürümedi. Ondan önce kaç kere darbe oldu. Kimse kafasını çıkarıp da itiraz etmedi.

MEDYANIN EZBERLERİ VARDI

Ben medyanın bu süreçteki rolünü irdelemek istiyorum. Biraz demokrasi dışı güçlerin, biraz askerin maşası gibi davrandı medya. Bu süreci toplumu bilgilendirmek, enforme etmek yönünde kullanmadı. Sizin görüşünüz nedir?
Medya o dönemde, üniversiteler, iş çevreleri, laik kesim. Askerle birlikte bir bütündü. Bir bütündük. Orda demokrasi için hayır denir, böyle bir ilke yoktu ki. Asker ne yaparsa doğrudur, politikacı üç kağıtçıdır. Vatanını düşünmez. Ama asker düşünür, bürokrat düşünür. Beraber yaşadık bu dönemi. Benim de içinde olduğum bir süreç. Bizim ezberimiz buydu. Eğitimimiz buydu. Böyle eğitildik. Medya şunu yapmadı. Daha önce demokrasiye çok duyarlıydı da, Erbakan geldiğinde demokrasi katledilince askerin yanında yeralmadı. Medya zaten hep askerin yanındaydı. 27 Mayıs’ta da askerin yanındaydı, 12 Mart’ta da askerin yanındaydı. Biz hep böyleydik. O dönem geçti artık.

Demokrasiden yana tavır koymayan medya yanında Batı Çalışma Grubu çıktı ortaya. Askerin böyle bir faaliyet yapmaması gerektiğini hiç kimse sorgulamadı?

Bu doğruydu çünkü. O felaketi giden Türkiye’yi durdurmak için askerin göreviydi. Böyle algılanıyordu.

Bu algıyı mı yerleştirdi medya topluma?

Bu algıyı biz 1960’dan itibaren yerleştirdik. Cumhuriyet Halk Partisi yerleştirdi, medya yerleştirdi. Burada tek başına medyayı suçlama. Üniversiteyi suçla. Halk Partisi’ni suçla. Diğer partileri suçla.

BÜYÜK BÖLÜMÜMÜZÜN YATACAK YERİ YOK

DYP’nin de dik durmayanlarını suçlamak lazım.
Dik duranlar elbette oldu, onların haklarını yememek lazım. Ama, büyük bölümümüzün yatacak yerimiz yok.

28 Şubat sürecine dahli olan herkes yargılansın diyorsunuz. Medya şakşakçılarını kamuoyu yargılasın diyorsunuz.

İlk başta şu olsun istiyorum ben. Önce bu işi yapanların hesap vermesi lazım. Medyası, şusu busu, arkasından gelir. Çünkü biz 12 Eylül’de medyayı mı yargıladık? 27 Mayıs’ta medyayı mı yargıladık? “Paşam nerdesin” diye yazı yazanları mı yargıladık? 28 Şubat’ta medyanın tepesinde tepinmeye gerek yok. Seyirci, izleyici, okuyucu zaten onu yargılıyor. Problem, öncelikle bunu yapanların hesap vermesi gerekir. Diğerleri elendi, bitti, cezasını buldu zaten. Asker gazeteciler cezalarını buldular.

15. 28 Şubat: “Köroğlu” Hâlâ Zindanda, “Bolu Beyleri” Dışarıda!

 
 

Aşağıda okuyacağınız yazı, 12 yıl süren mahkeme süreci sonrası 28 Şubat’ın 15. yıldönümünde, 28 Şubat 2012 tarihinde,  ‎”Noel Baba” Operasyonu davasından hakkında verilen hapis cezasının onanması sebebiyle tutuklanan Furkan Dergisi Yayın Kurulu Üyesi Sinami Orhan’a aittir.

 

 

 

Sinami Orhan

Bugün 28 Şubat 2012… O SİYONİST KALKIŞMANIN üzerinden 15 sene geçmiş. Dün gibi ama!

Acıları, yıktıkları hâlâ yerli yerinde!

Bugün, birçok yerde toplantılar, gösteriler icra ediliyor. Dernekler, vakıflar, partiler 28 Şubat Siyonist Kalkışması ile alâkalı düşüncelerini açıklıyorlar.

Milletin kahir ekserisi 28 Şubatı lanetlerken, kendine demokrat ve liberal olanlar sade suya tirit laflarla işi geçiştirmeye çalışıyor. Yaraları var çünkü; 28 Şubat’ın en iğrenç eylemi olan “1 Dakika Karanlık”ı desteklemişlerdi; ardında olan Tuncay Özkan’ı Uğur Dündar’ı bile bile! 

Bir de siyonist kalkışmayı destekleyenler var; başta Perinçek olmak üzere şimdi bir kısmı Silivri’de bulunan Ergenenkoncular! 

Bu tablo bile, 28 Şubatın HAK VE HALK DÜŞMANI YÜZÜNÜ ORTAYA KOYMUYOR MU?

Mazlumder’in Ankara’da bugün Adliye önünde gerçekleştirdiği suç duyurusunun ardından Güniz Sokakta yapmayı planladığı basın açıklaması polis tarafından engellendi, “Nurlu Salomon” rahatsız olmuş olacak ki polis de böyle davranmış. 

Evet, kimse kapısının önünde imalı bir toplantı yapılmasını kabul etmez, haklıdır, kolluğa başvurmuştur ve kolluk da bunu kabul etmiştir, hukuka dayalı bir devlet içinde yaşıyor olabileceğini hissetmiştir “Nurlu Salomon” bugün yaşadıklarıyla; ama dün, kendisinin Cumhur’un başı olduğu zamanlarda insanlar evlerinden karga tulumba toplanılıyordu, insanların evlerine kameralarla baskınlar düzenleniyor, yarı çıplak afişe ediliyorlardı! 

Cezasız kalacağını, hesabını vermeyeceğini düşünüyor olabilir o günlerin o ve onunla işbirliği yapanlar!

Yanılıyorlar!

Bugünkü AK Parti grub toplantısında, ameliyatdan sonraki ilk mesaisinde, 28 Şubat’ı anlattı Başbakan Erdoğan:

“- Tarih 28 Şubat’ın sadece mimarlarını değil onların taşeronu STK yöneticilerini, medya üyelerini ve yazarlarını bin yıl boyunca unutmayacaktır. Onları bin yıl geçse de affetmeyecektir. 12 Eylül’ün yargılanması için yol açılmıştır. Hiç kimsenin şübhesi olmasın 28 Şubat’la da hesablaşılacaktır.”

Başbakan Erdoğan’ın bu sözleri yerde kalmayacaktır, ona inanıyoruz, 28 Şubat soruşturması GİDECEĞİ YERE KADAR GÖTÜRÜLECEKTİR, buna inanıyoruz, Başbakanın da bunu fiiliyata hızla geçireceğine inanıyoruz, aksi hâlde bir gün bakarsınız bir savcı çıkıverir, kendisini, tıpkı H. Fidan gibi savcılığa çağırabilir! 

Burası Türkiye ve burada HER ŞEY MÜMKÜN!

Başbakan konuşmasını gerçekleştirirken, Mazlumder de basın açıklamasını yapıyordu ve bizim inandığımızı söylediklerimize onların da inandıklarını belirtir ve MİLLETİN BEKLEDİKLERİNİ anlatır şu açıklamayı yapıyorlardı:

“- Varlığını bir şekilde 28 Şubat darbesinde yaşanılanlara borçlu olan siyasi iktidar 28 Şubat darbesinin bütün uygulamalarını ve bu uygulamaların bütün sonuçlarını hukuk önünde sona erdirmeli, başta o günün Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarını yargı önüne çıkarmalıdır. 28 Şubat yargılamaları ile mağdur edilmiş kişilerin yeniden yargılamalarının yapılması sağlanmalıdır. Özel olarak da 28 Şubat darbesinde en büyük mağduriyetleri yaşayan başörtülü kadınların, çalışma hayatında ve siyasal temsil alanında yaşadıkları bütün engellemeleri hukuken ve fiilen ortadan kaldırmalıdır.”

Mazlumder Gnl. Başk. Ahmet Faruk Ünsal, HESABLAŞMANIN YETMEYECEĞİNİ, “28 Şubat darbesinin bütün uygulamalarını ve bu uygulamaların bütün sonuçlarını hukuk önünde sona erdirmeli” diyerek siyasi iradenin önüne bir HEDEF koyuyor!

Olması gereken bu!

Ortada bir hata, kin ve nefretle yapılmış çalışma varsa, bunu yapanlardan hesab sormakdan da önemli olan öncelikle bunun sonuçlarını ORTADAN KALDIRMAKTIR!

Sayın Başbakan da bilsin ki, bu şekildeki bir fiiliyat, hukukî netice, 28 Şubatçı Siyonist kalkışmacılardan hesab sormakdan da önemli ve onları hesaba çekilmekden de fazlaca “üzecek” davranış olacaktır!

Başbakan Erdoğan grub toplantısında şöyle dedi:

“- AK Parti Gençlik Kongresi’nde kullandığım Üstad Necib Fazıl’ın ifadeleri üzerinden bir kısım fırtına kopartıyor. Ne diyor Üstad, “Dilinin, dininin, ırzının, kininin davacısı bir nesil” diyor. Bazı CHP’liler nasıl olduysa Yunus Emre’yi hatırlatmış bize. Biz kime karşı Yunus Emre ile kime karşı Köroğlu ve Dadaloğlu ile cevab vereceğimizi iyi biliriz. Biz mazluma karşı Yunus Emre ile zalime karşı Dadaloğlu ve Köroğlu ile konuşuruz.”

Biz bir tane KÖROĞLU tanıyoruz Sayın Başbakan! 

Adı ve sanıyla Salih Mirzabeyoğlu!

13 sene önce devrin “Bolu beyleri” olan 28 Şubatçılar tarafından zindana atıldı!

13 senedir işkence altında!

Evet sayın Başbakan “Köroğlu” ile “konuşunuz” ama önce Mazlumder’in ve milletin isteğini gerçekleştirin ve “Köroğlu”nun hürriyetini gerçekleştirin: 

“- Siyasi iktidar 28 Şubat darbesinin bütün uygulamalarını ve bu uygulamaların bütün sonuçlarını hukuk önünde sona erdirmeli, başta o günün Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarını yargı önüne çıkarmalıdır. 28 Şubat yargılamaları ile mağdur edilmiş kişilerin yeniden yargılamalarının yapılması sağlanmalıdır.”

Durdurun bu zulmü!

Durdurun bu alçaklığı!

Durdurun!

“Noel Baba Çocukları”nın Saadeddin Ustaosmanoğlu’na Komplo Girişimi!

 

“28 Şubatçı Klik Hayatta!”

26 Ocak 2000 tarihinde Metris Cezaevi’ne, EMASYA uygulamasına göre yapılan ve ismi “NOEL BABA” askerî operasyonunda bilindiği üzere Sencer Kartal isimli tutuklu şehid edilmiş, 15 tutuklu da ağır biçimde yaralanmıştı. 

Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Kaya Kaabacaoğlu tarafından açılan dava, 12 sene sonra bitmiş ve Yargıtay’ın onaylaması ile başta Salih Mirzabeyoğlu olmak üzere 35 tutukluya üç sene altı ay hapis cezası verilmişti. 

Davada ceza alanların başka davalardan tutuklu kalma süreleri olduğundan ve bunlar da aldıkları cezaları karşıladığından “mahsup dilekçeleri” avukatları kanalıyla ilgili mahkemeye ulaştırılmıştı. 

Fakat bütün bunlara, tam da 28 Şubat’ın yıldönümü gelirken, 28 Şubatçı kliklerin hâlâ hayatta olduklarını gösterircesine bir uygulamaya geçilmiş ve mahsup dilekçeleri olan insanların, Hasan Yeşilyurt ve Şaban Çavdar tutuklanmışlardır. 

Çok daha ilginç olan ise, 28 Şubatçı kliklerin kendilerine o günlerde ve şimdi karşı koyanlara karşı garazkârane tutumlarını ortaya koyan girişimlere de şahid olmaktayız.

FURKAN DERGİSİ genel yayın yönetmeni ve Mahmud Efendi Hazretleri’nin yeğeni SAADEDDİN USTAOSMANOĞLU’nun evine dün akşam HIRSIZ ve POLİS aynı anda gelmiştir! 

SAADEDDİN USTAOSMANOĞLU’nun evinin olduğu sokağı, Fatih Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı ekipler iki ucundan kesmişken, apartmana giren birisi Ustaosmanoğlu’nun dairesinin kapısını açmaya çalışırken, ev sakinlerini kapıyı açmaları üzerine, polisin ‘güvenlik’ önlemi aldığı sokaktan kaçarak uzaklaşıyor. 

Hâdiseden iki saat sonra da, yine aynı ekip, “burada kavga çıkmış, şikâyet var” diye tekrar eve gelerek açık bir provokasyon yapmaya kalkışmıştır. Saadeddin Ustaosmanoğlu’nu evde bulamayan ekipler, Ustaosmanoğlu’nun bulanabileceğini düşündükleri adreslere gidip, ikamet sahiblerini rahatsız etmişlerdir.

FURKAN DERGİSİ avukatları gerekli kanunî işleme başlayacaklarını ve ellerinde olayın baştan sonra kamera kaydı olduğunu, kimliklerin ve buna göz yuman polislerin tek tek ortaya çıkarılacağını söylemişlerdir. 

Evet, 28 Şubatçı klik hâlâ hayatta ve kendisine direnenlere karşı alçakça komplolar kurmaya devam ediyor. 

 

28 Şubat’ın hesablaşması yapılacaksa, brifing almış savcı ve hâkimlerin baktıkları tüm davaların YENİDEN MUHAKEME SÜRECLERİNİN başlatılması ve bu davaların İNFAZLARININ DA DURDURULMASI elzemdir!

Saadeddin Ustaosmanoğlu’nun evine karşı yapılan bu komplo, bu infazların durdurulmalarının en haklı gerekçesi değil de nedir?

FURKAN DERGİSİ

28 ŞUBAT DARBESİ

28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya karşı olduğu iddia edilen, ordu ve bürokrasi merkezli süreç. Türkiye siyasi tarihine geçen kararlar ve kimilerince bir dönüm noktası olan bu kararların uygulanması sırasında Türkiye’de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda yaşanan değişimlere neden olan bir süreçtir. Yaşananlar, çeşitli kaynaklar tarafından post-modern darbe olarak adlandırılmıştır.

Arka plan

Refah Partisi 1995 Genel Seçimlerinde birinci parti olmuştur.[3] 1996 yılında, seçimlerin ardından kurulan DYP-ANAP koalisyon hükümeti, Refah Partisi’nin güven oylaması hakkında hukuksal inceleme yapılması için Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru haklı görülerek güven oylaması geçersiz sayıldığından dağılmıştır. Bunun üzerine TBMM’de birinci parti durumunda olan Refah Partisi ile ikinci parti olan DYP arasında kurulan 54. Hükümet (Refahyol hükümeti), 8 Temmuz 1996’da TBMM’de yapılan oylamada güvenoyu almayı başarmıştır.
28 Şubat ortamı RP-DYP Koalisyonu kurulmasının ardından bu dönemde yaşanan bazı olayların, 28 Şubat sürecini tetiklediği ve hızlandırdığı iddia edilmektedir. Bu olaylar;
2 Ekim-7 Ekim 1996 tarihleri arasında Başbakan Necmettin Erbakan sırasıyla Mısır, Libya, Nijerya’yı ziyaret etti. Libya’da, Kaddafi’nin bir çadırda Erbakan ile yaptığı görüşmede sarfettiği sözler[hangileri?] muhalefet ve basın tarafından ağır bir şekilde eleştirildi.
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen bir trafik kazasında mafya, siyasetçi, polis ilişkileri açığa çıktı. Başbakan Erbakan ‘fasa fiso’ dedi, Adalet Bakanı Şevket Kazan ise, aydınlık için bir dakika karanlık toplumsal eylemi için “Mumsöndü oynuyorlar” dedi.
Kayseri’nin Refah Partili Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 10 Kasım 1996 tarihli Refah Partisi İl Divan Toplantısındaki konuşmasında, Türkiye’de henüz gerçek demokrasinin olmadığını, hâkim güçlerin herkesi kendi görüşleri doğrultusunda hareket etmeye zorladığını söyledi. Karatepe konuşmasında şunları söylemişti:
“ Süslü püslü göründüğüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın. Resmi görevim nedeniyle bugün bir törene katıldım. Belki başbakanın, bakanların, milletvekillerinin bazı mecburiyetleri vardır. Ancak, sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Refah Partili olarak yeryüzünde tek başıma da kalsam, bu zulüm düzeni değişmelidir. İnsanları köle gibi gören, çağdışı bu düzen mutlaka değişmelidir. Ey Müslümanlar sakın ha içinizden bu hırsı, bu kini, nefreti ve bu inancı eksik etmeyin. Bu bizim boynumuzun borcudur. ”
Karatepe bu konuşması nedeniyle 1 yıl hapis ve 420.000 lira ağır para cezasına mahkûm edildi.
Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, 11 Ocak 1997 Cumartesi günü, Başbakanlık Konutunda tarikat liderleri ve şeyhlere iftar yemeği verdi.
Yüksek rütbeli subaylar 22 Ocak 1997 tarihinde Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştılar.
30 Ocak 1997’de Sincan belediyesi Kudüs gecesi düzenledi. Belediye başkanı Bekir Yıldız, İran büyükelçisinin misafir olduğu gecede sahneye konulan cihad oyunu basında tepki oluşturdu. Star muhabiri Işın Gürel saldırıya maruz kaldı. Bekir Yıldız tutuklandı, mahkûm edildi.
4 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a birkaç mektup gönderdi.
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ‘irtica, PKK’dan daha tehlikeli’ dedi.
11 Şubat’ta Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü Ankara’da yapıldı.

28 Şubat kararları

28 Şubat’ta yapılan MGK toplantısı 9 saat sürdü. MGK laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu sert bir şekilde vurguladı.[8] 28 Şubat 1997’deki MGK kararları hükümete bildirildi. Kararda, laiklik için yasaların uygulanması istendi, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB’e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, Tevhidi Tedrisat uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu.

28 Şubat sonrası gelişmeler

4 Mart’ta Başbakan Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa imzalamayacağını söyledi ve imzalamadi
13 Mart’ta Başbakan Necmettin Erbakan, MGK kararlarını imzalamak zorunda kalmış ve daha sonra bu kararları imzalamadığını sadece ön yazıyı imzaladığını iddia etmiştir.
21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘‘Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, RP’nin kapatılması için dava açtı.
3 Haziran’da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra DGM’de başladı.
7 Haziran’da Genelkurmay, irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu.
10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica konusunda brifing verildi.
18 Haziran’da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. İstifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller’e devretmek olduğunu belirtti.
19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada arkasında TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.
30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Özkan’la birlikte ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu.