Şuç Duyurusunda Bulunan 28 Şubat Mağduru 86 Kişi İfadeye Çağrılacak

28 Şubat darbesi mağduru Anadolu Halkını temsilen 86 kişinin adı emniyete bildirildi. Mağdurların ifadesi alınacak

28 Şubat post-modern darbesiyle ilgili soruşturmayı yürüten Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı, suç duyurusunda bulunan mağdurları dinleyecek.

Derbeye zemin hazırlayan olaylar kapsamında o dönemin aktörleri olarak bilinen Çevik Bir, Müslüm Gündüz, Fadime Şahin gibi isimleri ifadeye çağıracak olan savcılık, 28 Şubat mağdurlarının isimlerinin bulunduğu 86 kişilik listeyi Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdi. Emniyet, listede yer alan isimleri pazartesi gününden itibaren ifade için davet edecek.

Aczimendiler ve Bekir Yıldız da mağdur

Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığının emniyete gönderdiği listede, o dönem ordudan atılan askerler, cezaevinde bulunan Aczimendiler, HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile Şevket Kazan, Şeref Malkoç, Kazım Arslan gibi isimler de yer alıyor. 28 Şubat sürecinde Sincan’da tankların yürüdüğü dönemde Belediye Başkanı olan Bekir Yıldız ile ‘Kudüs Gecesi’ni düzenleyen isimler de soruşturmanın mağduru olarak dinlenecek.

Darbecilerde ifadeye çağrılacak

Adli kaynaklardan alınan bilgiye göre, söz konusu listedeki sayının 200’ü aşması bekleniyor. Savcılığa suç duyurusunda bulunan isimler, Ankara Asayiş ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince ifadeye davet edilecek.

Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, 28 Şubat post-modern darbesi hakkındaki soruşturma kapsamında ele geçen delil, dilekçe, belge ve CD’lerin incelemesini büyük oranda tamamladı. Savcılığın 28 Şubat sürecinin aktörleri olarak bilinen dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, eski Genelkurmay Genel Sekreteri emekli Tümgenaral Erol Özkasnak, Batı Çalışma Grubu’nda yer alan subaylar, tarikat liderleri Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı, Sisi lakaplı Seyhan Soylu, Fadime Şahin ve bazı gazetecileri ifadeye çağıracağı belirtiliyor. 

Reklamlar

Yeni Şafak, Salih Mirzabeyoğlu 28 Şubat Mağduru

Gazeteci-yazar Salih Mirzabeyoğlu, 28 Şubat sürecinde askerin brifingine katılan hakimin kararıyla ağırlaştırılmış müebbete çarptırıldı. Hukukçular, İBDA-C üyeleri ile örgüt liderliği ilişkisi ispatlanamadığı halde tecritte tutulan Mirzabeyoğlu’nun yeniden yargılanması gerektiğini belirtti.

28 Şubat sürecinde yapılan yargılamalar ve verilen cezalar tartışma konusu olmaya devam ediyor. Post-modern darbe sürecinde İBDA-C örgütünün lideri olduğu gerekçesiyle gözaltına alınıp yargılanan gazeteci ve 50 kitabın yazarı Salih Mirzabeyoğlu da 28 Şubat sürecinde karagahta brifing alan yargının mağdurlarından biri oldu. Gerçek adı Salih İzzet Erdiş olan Mirzabeyoğlu, lideri olmakla suçlandığı İBDA-C üyelerinin yargılandıkları davalarda, hiçbir örgütsel bağ tespit edilememesine rağmen olağanüstü şartlarda önce idam cezasına çarptırıldı. Daha sonra cezası, idamın kaldırılması nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi. Mirzabeyoğlu, halen Bolu F Tipi Cezaevinde tek kişilik hücrede kalıyor.

SAKALLARI ZORLA KESİLDİ

Mirzabeyoğlu, 1998 yılı Aralık ayında kızını okula götürürken gözaltına alındı. Çıkarıldığı mahkemede tutuklanıp Metris Cezaevi’ne götürüldü. Daha sonra Kartal Cezaevi’ne, oradan da Bolu F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Mirzabeyoğlu, İBDA-C üyeleri ile ilişkisi ispatlanmamasına rağmen terör örgütü lideri olarak yargılandı. Yargılama sürecinde hapishanede sakalları zorla kesilerek mahkemeye çıkarıldı.

SİLAHLI EYLEMİ YOK

Mirzabeyoğlu’nun avukatı Güven Yılmaz, ortada ‘somut deliller’ olmadığı gibi brifinglerde alınan kararlar sonucunda müvekkilinin mahkum edildiğini söyledi. Yılmaz, Mirzabeyoğlu’nun serbest kalmasını değil, 28 Şubat’ın diğer mağdurları gibi yeniden yargılanmasını istedi. Yılmaz “Mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmekten ve örgüt liderliği” suçlamasıyla yargılanan Mirzabeyoğlu’nun talimatını verdiği, tek bir silahlı eylem ilişkin delil olmadığını belirterek “Söz konusu deiller mahkemeye sunulmadan karar verilmesi hukuk açısından izah edilemez” dedi.

Gözaltına alındığı tarihte 41 tane kitabı olan Mirzabeyoğlu hakkında medyanın yalan manşetlerle ‘yeraltı örgütü lideri’ gibi gösterildiğini anlatan Yılmaz, müvekkiline polisin sorguda örgüt liderliğini kabul etmesi için baskı yaptığını söyledi. Yılmaz şöyle konuştu:

SORGUDA ‘LİDERİM’ DE BASKISI

“Yukarıdan bastırıyorlar, sen ‘İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!’ Sorgulama esnasında Salih Bey’e söylenen şeylerden birisi de şu: ‘Biliyoruz. Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz; talimat da vermediğini kabul ediyoruz… Gelelim şu liderlik mevzuuna…’ Salih Bey de ‘Hiç kimseyle görüşmemişim, talimat vermemişim, bunu siz de biliyorsunuz. Ben bu durumda illegal bir örgütün nasıl başı olabilirim ki?’ diye mukabelede bulunuyor. Aynı polis ‘Gel sen şunu güzellikle kabul et. Hem biz sana kötülük yapmak istemiyoruz. İsteseydik evinin bahçesine eroini gömer, ‘eroin yakaladık’ derdik’ diyor.”

DEĞİL LİDERLİK TANIŞIKLIK BİLE YOK

Yılmaz, örgüt liderliği ilişkisinin savcılık tarafından da ispatlanmadığını belirterek, “Ortada hiyerarşik bir ilişki yok. Hiyerarşi olması bir tarafa tanışıklık yok. Eylem yok. Talimat yok. Fikrî bir yakınlık, bağlılıktır söz konusu olan. O gün için 41 tane eser vermiş bir yazarın fikirlerinin etkisinin olmasından daha tabiî ne olabilir? Kaldı ki, tanışıklık da olabilir. Çocukların bile bildiği üzere, suçlar şahsîdir” diye konuştu. Yılmaz, iddianamedeki “örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tespit edilmemiş olmakla beraber…” ifadesine dikkat çekti.

 

5 ay telegram işkencesi gördü

Güven Yılmaz, Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevinde Telegram işkencesi gördüğünü belirterek şunları söyledi: “Salih Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevine naklinden sonra burada 5 ay süreyle maruz kaldığı telegram-zihin kontrolü ile, kendisine mahkemelerde ‘Kemalist’ olduğunu açıklaması istenmiş bunun üzerine müvekkilim de ‘Kemalist’ olduğunu açıklamaktansa ideolojik bir tavırla hayatına son vermek istedi. Bunun üzerine paniğe kapılan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün yazılı emri ile tek başına kalmaması için yanına birisinin verilmesi kararlaştırıldı.”

 

Kararı veren hakim brifing aldı

Mirzabeyoğlu ile ilgili yargılamaları değerlendiren MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal, 28 Şubat darbe sürecinde brifingler verilen yargı mensupları eliyle oluşan mağduriyetlerin henüz konuşulma düzeyine bile gelmediğini söyledi. Hakkında idam cezası verilen Salih Mirzabeyoğlu’nun da bu sürecin mağdurlarından biri olduğunu ifade eden Ünsal, “Söz konusu kararı veren mahkeme başkanının dönemin brifinglenen hâkimlerinden olması yanında, son günlerde gazetelere yansıyan beyanları da Mirzabeyoğlu kararı dâhil bu süreçte verilen kararları tartışmalı hale getirmek için yeterlidir ve getirmiştir” dedi.

Ünsal, şunları kaydetti: “Hâkim ve savcıların ordudan brifing aldığı, yargının ordu-medya ve çeşitli STK’lar aracılığıyla baskı altına alındığı, hâkimlerin “DGM’de siyasi baskı görmediğim dava olmadı” mealinde ve verdikleri kararlarda yanlış yapmış olabilecekleri yönünde beyanlarda bulunduğu, duruşmalar boyunca dile getirilen telegram dâhil bütün işkence iddialarının kulak ardı edildiği bir ülkede yapılan siyasi yargılamaların adil olmadığı ortadadır. Mazlum-der olarak, Salih Mirzabeyoğlu davası başta olmak üzere, 28 Şubat döneminde yapılan bütün siyasi yargılamaların yenilenmesi (iade-i muhakeme) gerektiğine inanıyoruz.”

İBDA’nın Başörtüsü İlanı 28 ŞUBATÇILARI Rahatsız Etmiş


 

10 Mayıs 1999 tarihli AKİT GAZETESİ’nde, «İBDA»’nın yayınlanan ilanın da şöyle deniyor:

 

(MERVE’LER DİKDURUN 1999 KURTULUŞ YILINIZ)

Söz konusu ilan ise 28 Şubat savunucusu Prof. Dr. NUR SERTEL tarafından şöyle değerlendirilmişti:

“(Kılık-kıyafetin bireysel bir tercih olduğu ve türbanla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, üniversitelere girmenin ya da devlet memuru olmanın engellenmesinin demokrasi ile bağdaşmayacağına ilişkin siyasal islamcı söylemlerin ne derece inandırıcı olduğu uzun zamandır tartışıla gelmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başı örtülü olarak girmenin bireysel bir tercih olmanın çok ötesinde anlam taşıdığı açıktır. Amaç, siyasal islamın bayrağı olan türbanı ve onun temsil ettiği radikal islamcı görüşleri Meclis’e taşımak ve ardından da üniversitelerdeki ve devlet memuriyetindeki türban yasaklarını kaldırmaktır.

Kamuoyunda bu konuda oluşan tepkinin yersiz olmadığı, türbana ve onu Millet Meclisi’ne taşımak isteyenlere sahip çıkan kesimlerin niteliği ile giderek daha da açıklığa kavuşmaktadır.

Bunun en somut kanıtlarını yine islamcı medyanın yayın organlarında görmek mümkündür.
Federatif yapılı bir islam devletinin kurulması amacıyla faaliyet gösteren İBDA-C (İslami Büyükdoğu Akıncılar Cephesi) Merve Kavakçı’ya sahip çıkan örgütler arasında yer almaktadır. İBDA-C’nin, bir islamcı gazeteye verdiği ilanla “Merveler dik durun, 1999 kurtuluş yılınız” ifadesini kullanması, türbanın basit bir kıyafet tercihi olmanın çok ötesinde anlam taşıdığını ortaya koymaktadır.

 

Prof. Dr. NUR SERTEL, Türban ve Türk Kadını, Cumhuriyet Gazetesi, 13.5.1999 )

28 Şubat’ın İKNA ODALARI’nda İdeoloji Aradılar

28 Şubat sürecinde üniversitelerde uygulanan kılık kıyafet yasağı dolayısıyla binlerce öğrenci kazanılmış hakkını kaybetti. CHP milletvekili Prof. Nur Serter’in rektör yardımcısı sıfatıyla İstanbul Üniversitesinde icad ettiği ikna odası ise bir kara leke olarak hala Türkiye’nin alnında. Ne mucidi yargı karşısına çıktı üstelik, ne ‘imha edeceğim’ dediği görüşme kayıtları güvenli bir yere alındı. 
İkna odasına giren ve ‘beddua ediyoruz’ diyen kız öğrencilerse açtıkları davaların görülmesinde ısrarcı. Üç değerli tanık ile ikna odalarında ne olduğunu konuştuk. 
 
İkna odalarında psikolojik işkence gören, okullarına devam edebilmek için şapka, bere veya peruk kullanmaları bile engellenen öğrenciler ‘kasetler bende ama imha edeceğim’ diyen Serter’in yargılanmasını istiyor. 
 
Gülşen Demirkol, siz 28 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi öğrencisiydiniz ve sonrasında ‘Psikolojik İşkence Metodu Olarak İkna Odası’ adında bir kitap yayınladınız. Söyler misiniz ikna odasında ne oluyordu? 
 
98 yılı başında İstanbul Üniversitesinin tüm kayıtları ilk defa Avcılar Kampüsünde yapıldı. Normalde her öğrenci kendi fakültesinde kayıt olurdu. Avcılar’a gittiğimde yeni kayıt olacak kardeşlerimizin ne yaşadıklarına tanıklık ettim. Okul kapısından içeriye sadece kayıt olacak öğrenci ve anne babası alınıyor, anne baba da bir aşamadan sonra ilerleyemiyordu. İki aşamalı bir uygulama vardı. 
 
Öğrenci yalnızlaştırılıyordu yani. 
 
Kesinlikle. Bahçede tam bir şenlik havası var. Müzik çalınıyor, Atatürkçü Düşünce Derneği’nden öğrenciler stantlar açmışlar, janjanlı bir hava var. Fakat kayıt için okula giren başörtülü öğrenciler ağlayarak dışarı çıkıyordu. Neden diye sorduk. Biri ağlayarak “içerde kamera var, bizi çekiyorlar” dedi. Hepsi dağılmış vaziyetteydi. Ben de bunu not aldım. 
 
Niye not aldınız, anlamadım. 
 
Yasak uygulamalarının ve eylemlerimizin güncesini tutuyordum zaten. O günlük Ayşegül Çetin adıyla yayınlandı. O alışkanlıkla o gün olanları da bir kenara yazdım. Ertesi yıl da bu benim ümmete borcumdur diye ikna odasında olanlar üzerine çalıştım. Kolay olmadı. İkna odasına girip başını açmayanlar İstanbul’dan dağılmışlar, herkes şehrine dönmüş, onlara ulaşmak imkansız. Ben de Nur Serter’in teorik olarak “ikna ettik” dediği öğrencilerden 25, 30 tanesiyle görüştüm. 
 
Peki olay nasıl gerçekleşmiş? 
 
Kayıt sırasındayken onları diğer öğrencilerin arasından ayırıyor, ayrı bir odaya alıyorlar. Bir liste var ellerinde, bazı isimlerin başında T harfi var, türbanlı anlamında. Konuşma sohbet gibi başlıyor ama aslında psikolojik yöntemlerle bir sorgulamaya ve ikna metotlarına dönüyor. Zaten öğrencinin tecridi bilinçli bir yöntem. Odada sürekli aynı cümle tekrar ediliyor: ‘Başını açmazsan kesinlikle okula giremeyeceksin’ deniyor ya da ‘bak bu kadar emeğin boşa gidecek’ ya da ‘sen çok güzelsin’. ‘Şu anda burada -yani kameranın, erkek kameramanın önünde- başını açmazsan kaydını kesinlikle yapmayız’ deniyor. Bu kesinlikle suç. Onu psikolojik olarak çökertmeyi hedefliyorlar. Mahremiyete saldırı bu. Zaten kızlardan biri kamera karşısında fenalık geçiriyor. Müslüman bir zihnin saçındaki kılları göstermesinin onun değerlerine zarar vereceğini bile bile bunu yapıyorlar. Ona ‘ben yenildim’ dedirtmek istiyorlar. Zaten yasağın kendisi sizden olmadığınız biri olmanızı istediği için de bölücü bir şey. 
 
Kızlara bir de belge imzalatılmış? 
 
Evet, bir tür taahhütname. Kişisel bilgileri isteniyor, hangi ilkokul ortaokul liseden mezun oldun, hangi dershaneye gittin soruları var. En altına da, “bundan sonra okulun hiçbir yerinde başörtülü olarak bulunmayacağıma, kurallara uyacağıma söz veriyorum” yazıp altına imza atmanı istiyorlar. 
 
Sonra peruk hadisesi mi başlıyor? 
 
Perukçular vitrinlerine o dönem ‘tesettür peruğu bulunur’ diye yazdı mesela. Peruk güzelleşmek için alınan bir şey fakat tesettür peruğu özellikle çirkin ve onun gerçek saç olmadığını ifade ediyor. Okula giren kızlar bu perukları kullanarak kendilerini zorlayanlara ‘ben ikna olmadım, peruk takıyorum, kafamın içini değiştirmedim, köprüyü geçene kadar böyle, bunu görün’ demiş oluyor. Üzerlerinde bol uzun pardösüler, başlarında kocaman bir peruk.. Bununla baş edemeyince bu sefer ‘ideolojik peruk yasaktır’ demeye başladılar. Peruk, şapka, bere yasak dendi. Saçını kazıtarak okuluna devam edenler oldu. 
 
Şimdi ne yapılmasını istiyorsunuz? 
 
1) Nur Serter’in o kasetleri bize teslim etmesini 2) İkna odalarında hangi memur ve öğretim görevlileri görev aldıysa ortaya çıkarılması gerekiyor. Odada bir kameraman var. İki psikologdan bahsediliyor. Kim bu insanlar? Artık 28 Şubat’ın bir darbe olduğunu herkes kabul ediyor. Bu yapılanların bedelini ödeyen insanlar var. Hayatlarının akışı bozuldu, on yıllarına mal oldu. Bugün hak iadeleri oluyor ama aynı şey değil. Ben o dönem yüksek lisansı kazanmıştım ama gidemedim. Şimdi yeniden başlasan da ergen bir çocuğun ilkokul sırasına oturması gibi hissediyorsun. Belki de ben bugün üniversitede çalışıyor olacaktım. Neden olamadım? 
 
Nur Serter’e ne demek istersiniz? 
 
Özür dilemesini istiyorum. Yetmez ama en azından bu hakkı teslim etmesini isterim. Kendini, kızını bizim yerimize koymasını isterim. Yoksa bilsin ki ikna odasına girenler ona dua değil, beddua ediyorlar. 
 
İkna odası Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na gelsin 
 
’28 Şubat döneminde kapıdaki güvenliğe bir tutam kıl gösteremezseniz okulunuza giremiyordunuz’ 
 
Hanife Gökdemir, siz Nur Serter’e dava açtınız. Önce sizi tanıyabilir miyiz? 
 
1979 İstanbul doğumluyum. Bakırköy İHL mezunuyum. İlk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Tarih bölümüne 1997’de girdim. 
 
Ve 98’de de ikna odasına? 
 
28 Şubatla gelen yasakla ikinci sınıfta tanıştım. Okula alınmayışımızla kapı önü bekleyişler ve eylemler başladı. Yasağın uzantısı olarak ikinci sınıfta ikna odasına alındık. 
 
Odada diğer öğrencilere de yapılan konuşmalar yapıldı. Daha sonra ne oldu? 
 
Onların istediği olmayacaktı; ne okulu bırakacaktım ne başımı açacaktım. Bu yüzden başörtüsünün üzerine bere, şapka takarak sadece sınavlara girebilecek şekilde okula gittim. Son sınavı verdikten sonra diplomamı almak için bile okula gitmedim. Ben diplomamı bu okuldan başörtülü şekilde alacağım’ diyordum. Bunun için 10 yıl bekledim. 
 
Tüm bunlar olup biterken neler hissettiniz, neler düşündünüz? 
 
Bu insanlar kim, hangi hakla inançlarım ve yaşamım hakkında tasarrufta bulunabiliyorlar diye düşünüyordum. Aylarca süren protestolar, davalar karşısında olumlu tek gelişme olmamış, sesinizi duyuramamışsınız. Tam bir umutsuzluk içinde size dayatılan şeye boyun eğme psikolojisindesiniz. Ama bu, görünüşte bir kabulleniş. İçten içe ise büyüyen bir isyan. Sıcak günlerde başınızda bere var ve gülünç şekilde okula girdiğinizi hayal edin. Arkadaşlarınıza görünmemek için yol boyu dua ediyorsunuz. Bakışlarla karşılaşmamak için başınızı yerden kaldırmıyorsunuz. 
En kısa yolları, anfide en arka sıraları hesaplıyorsunuz. Kapıdaki güvenlik sizi içeri alabilmek için bir tutam da olsa ‘kıl’ görmek istiyor. Hocanız kılığınızdan dolayı sizi tanıyamıyor. Bir kere bile zevkle ders dinleyememiş olarak mezun oluyorsunuz. Başkalarının tuttuğu notları rıza minnet alıp sınava çalışıyorsunuz. Çıkışta başörtünüzü takacağınız bir lavabo araştırıyor hiçbir hocaya yakalanmamak için koridorlarda koşuşturuyorsunuz 
 
Size bunca şeyi yaşatanlar hakkında dava açmak için niye 12 yıl beklediniz peki. 
 
Bu 10 yıl boyunca yasağın etkileri sürüyordu, demokratik bir yapı hala oluşmamıştı. İşin fikir babası Nur Serter henüz bunu kabul etmiş değildi. Ta ki Kasım 2010’da sizin yaptığınız röportajda bu suçu ikrar edene kadar. Büyük ihtimalle suçunun üzerinden 10 yıl geçmesine bağlı olarak, zaman aşımına güvenerek yapmıştı. Fakat yanılmıştı çünkü hukuken suç delilinin ortaya çıkması veya suçlunun itirafı zaman aşımını ortadan kaldırır. Röportajı okuduktan bir kaç gün sonra dava açtım, suç duyurusunda bulundum. 
 
Tam olarak neden davacısınız? 
 
Öncelikle elinde imha edeceğini söylediği kayıtların adli emanete teslim edilmesi, suç delillerinin karartılmaması için tedbir davası açtım. O dönem rektör yardımcısı olması sebebiyle -devlet memuru- üniversitenin arşivinde bulunması gereken kayıtların şahsında tutuluyor olması ayrıca suç. İkinci olarak ikna odalarında görev yapmış kişilerin kimliklerinin tespit edilmesi ve son olarak da başta Nur Serter olmak üzere bu kişilerin cezalandırılması için ceza davası açtım. 
 
Dava görülemiyor değil mi şu an? 
 
Serter CHP milletvekili, dokunulmazlığı var, bir şey yapılamıyor, evi aranamıyor. 
 
Sonuç alacağınız umudunuz var mı? 
 
30 yıl sonra bu ülkede Kenan Evren yargı önüne çıkıyorsa ben 14 yıl daha bekleyebilirim. Yeter ki bunca insanın hayatını karartanlar hesap versin ve cezalandırılsın. 
 
TBMM’ye bir çağrınız var mı? 
 
Serter’in dokunulmazlığı kaldırılsın. Suçlular tespit edilsin cezalandırılsın. Yasak sadece üniversitelerde kaldırıldı o da kısmen. Her alanda serbestlik için anayasal düzenlemeler yapılsın. İkna odaları Meclis İnsan Hakları Komisyonu gündemine taşınsın. 
 
Ya şimdi başını açıp okursun ya da asla okuyamazsın 
 
Nevin Karakuş sizi de tanıyalım. 
 
1971 Hopa doğumluyum. Artvin İHL mezunuyum. Yasakla ilk kez 1989’da karşılaştım. Atatürk Ün. İlahiyat Fakültesini kazandığım halde gidemedim, hayat bir şekilde devam etti. 1995’te yeniden sınava girdim, İstanbul Ün.’nde Belge Bilgi Yönetimi bölümünü kazandım. Üç yıl sorunsuz okudum ama 98’te yasak nedeniyle 3. sınıftan ayrılmak zorunda kaldım. Af çıkınca 15 yıl sonra okuluma döndüm, şu an dördüncü sınıftayım. 
 
Tebrik ederim. 1998’e dönersek.. Siz de ikna odasına girdiniz değil mi? 
 
Evet. İstanbul Üniversitesini kazanan öğrencilerin ilk kez o yıl kayıtlarının Avcılar Kampüsü’nde yapılacağını duymuş ve açıkçası bunda bir bit yeniği aramıştık. O dönem de Mazlumder’de gönüllü olarak çalışıyordum. Dolayısıyla insan hakları özgürlükler konusunda alt yapımız, bilincimiz vardı. Avukatları, medyayı durumdan haberdar ettik, noterle birlikte Avcılar’a gittik. Orada bir insanın yaşayabileceği nadir anları yaşadık. 
 
Ne gibi anlar? 
 
Dışarı ağlayarak çıkan, hezeyanlar içinde kızlar gördük. Mesela bir kız dışarıda başını açtı, babasına sarılıp ağlama krizine girdi. Öğrendik ki içerde bir oda ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyeleri var. Kamera var ve ikna yöntemleri deneniyor. Başını açarsan kayıt olacaksın yoksa öğrenim hayatın başlamadan bitecek, diye tehditvari konuşuyorlar. 
 
Size de bunu mu yaptılar? 
 
Ben şunu yaşadım. 4. sınıf kaydı için başörtülü fotoğrafımı ve diğer evraklarımı hazırladım, vermek istedim ama okulun hiç bir yerinde başörtülü bulunmayacağıma dair taahhütnameyi imzalamadığım için kabul etmediler. Diğer öğrenciler arasından alınıp bir odaya yönlendirildim. Masa, sandalye ve orta yaşın üzerinde bir hanım vardı içerde.
 
Kendini size tanıttı mı? 
 
Sadece hocayım dedi. Emeğim üzerinden konuştu daha çok. 4. sınıfa gelmişsin, yazık değil mi emeğine ailene, dedi. Açıp okumazsam öğrenim hayatımın biteceğini söyledi. O konuşurken ben kendimi dışlanmış, aşağılanmış hissettim. Zaten başörtülüler eğitimsizdir, köylüdür, fakirdir bakışı vardır ya. O an bir savunma mekanizması geliştirdim ve “Ben İtalyan Kız Lisesi mezunuyum. Babam büyük bir işadamı, annem müdür. Türkiye’ye okumak için geldim, başörtüsü benim kendi seçimim” dedim. O an yüzünü görmeliydiniz! Bunu asla unutamam. 
 
Star Gazetesi

28 Şubat için soruşturma başlatıldı

Ankara Özel Yetkili Başsavcılığı suç duyuruları üzerine 28 Şubat sürecine ilişkin soruşturma başlattı. Gerek duyulması halinde dönemin komutanları da ifadeye çağırılacak. Adalet Platformu, Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, Avukat Yunus Akyol, Genç Siviller, Mazlum-Der, Özgür-Der, İnsan Hakları Derneği, Hukukçular Derneği, Adaleti Savunanlar Derneği gibi sivil toplum örgütü ve kişiler tarafından çok sayıda suç duyurusu yapılmıştı.
Adalet Platformu suç duyurusu yapmıştı

Adalet Platformu, Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, Avukat Yunus Akyol, Genç Siviller, Mazlum-Der, Özgür-Der, İnsan Hakları Derneği, Hukukçular Derneği, Adaleti Savunanlar Derneği gibi sivil toplum örgütü ve kişiler tarafından çok sayıda suç duyurusu yapılmıştı. Adalet Platformu, 28 Şubat 2011 tarihinde 28 Şubat 1997 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri için suç duyurusunda bulunmuştu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim edilen suç duyurusunda, bu darbelerde etkin rol alan kişilerin isimleri belirtiliyor ve bu kişiler ile sorumlu diğer tüm kişilerin cezalandırılması talep ediliyordu. Platform sözcüsü Adem Çevik’in savcılığa teslim ettiği ve olayın gerçekleştiği yer olması itibarıyla Ankara savcılığına aktarılan suç duyurusu dilekçesinde, ayrıntılı olarak belirtilen iddialardan dolayı ilgililere Türk Ceza Kanununun ilgili maddelerinin uygulanması, kamu davası açılması talep ediliyordu:

“Şüphelilerden Her Türkiye vatandaşı gibi bende bizzat manevi ve maddi zarar gördüm. 12 Yaş öncesine Kuran eğitim yasağı konulduğundan oğluma Kur’an öğretemedim. Kızımı İmam-Hatipe Gönderemedim… Tüm ailem müslüman olduğundan islama irtica denilmesi ve başörtülü olmak suçtur ayrımcılığı bana ve insanlığa karşı suçtur… Şüphelilerin cezalandırılması için kamu davası açılması ve tüm darbecilerin malvarlıklarına el konularak hazineye aktarılması, tüm darbecilerin ve destek verenlerin kamu kurum-kuruluşlarına-cadde ve sokaklara verilen isimlerinin de acilen silinmesini hukuki zorunluluktur. Darbeci isimleri kullananlara da darbeyi-suçu-suçluyu övme suçu ve suça iştirakden ve islama irtica dedikleri için islama-müslümanlara hakaretten de işlem yapılmasını, TSK ve Yargı mensuplarının da içinde bulunduğu CUNTAcılarla 27mayıs-12mart cuntacıları, 28şubat-27nisan muhtıracıları ve Ergenekon-Balyoz-Kafes-İrtica-Susurluk-pkk-kck-bçg-gladio vb. Çetelerle organik-inorganik bağlantılarının araştırılmasını özellikle insanlığa karşı suç işlenmesinden dolayı TCK 77. maddeye göre de cezalandırılmalarını arz ve talep ederiz.”

28 ŞUBAT YARGILANACAK MI?
28 Şubat, bir iki senelik kısa bir dönem değildir. Askeri vesayet zihniyeti, 1960’tan sonra, çeşitli kisveler altında günümüze kadar uzanmıştır. Askerin siyaseti istediği gibi şekillendirmesi, bazı gelişmeleri tehdit gibi görüp, engellemeye çalışması, 28 Şubat’la sınırlı kalmaz. Dikkat ederseniz, 28 Şubat “başarısı” daha sonra gelenleri de heveslendirmiştir. Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun “28 Şubat bin yıl sürecek” demesi, aslında askeri vesayet karşısında siyasi iktidarların aczine olan inancından kaynaklanmaktaydı. Nitekim, Batı Çalışma Grubu’nun başkanı olduğu bilinen Çetin Doğan Paşa, 2002’de AK Parti iktidarına karşı Balyoz Planı’nı, bu tecrübelerin ışığı altında başlattı. “Höt desek, sivil hükümet dayanamaz” düşüncesi hâkimdi.

Psikolojik harekâtın başarıya ulaşması, medya, bürokrasi ve aydınlarla işbirliğine bağlıydı. 28 Şubat’ta da Genelkurmay, rektörlere, yargı üyelerine, basın mensuplarına brifing vermemiş miydi? Refah Partisi’nden kaynaklanan büyük tehlikeyi onlara anlatmamış mıydı? Sermayeyi bile “Yeşil” diye nitelendirip, listesini yayınladılar. Askeri birliklerin, Ülker de dahil, “yeşil sermayeden” alışveriş yapmasını yasakladılar. Tabii, altyapıyı hazırlamak için o gün de medya devreye sokulmuştu; Balyoz Planı’nda da, işbirlikçi gazeteciler listesi hazırlandı. İşadamları, üniversite üyeleri, köşe yazarları ile irtibat sağlandı. Çok teferruata girmeyeceğim; Balyoz sonrası diğer gelişmeleri satır başlarıyla hatırlatmaya çalışacağım:

Jandarma Genel Komutanlığı’na gelen Şener Eruygur, Batı Çalışma Grubu benzeri Cumhuriyet Çalışma Grubu’nu Jandarma bünyesinde kurdu. “Sarıkız” darbe planını hazırladı; tutturamadı, çünkü Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, darbeci komuta heyetine karşı çıktı. Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek de, bütün safahatın bir güzel günlüğünü tuttu. Dedim ya, askerler için vesayet tabii bir süreçti. Bu yüzden çekinmelerine gerek yoktu.

2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde, yargının nasıl devreye sokulduğunu hatırlıyoruz. Anayasa Mahkemesi, toplantı yeter sayısının 367 olduğu iddiasını gerçek olarak kabul etti. AK Parti’nin seçim zaferi, cumhuriyeti koruma kollama heveslilerini bir nebze ürküttü ama kararlı bir grup, yola devam etmekte ısrarlıydı.

Anayasa Mahkemesi yeniden devreye sokuldu. Bu defa, AK Parti aleyhine kapatma davası açıldı. AK Parti bir oy farkla, kapatılmaktan kurtuldu fakat Anayasa Mahkemesi, başörtüsünü serbest bırakma çalışması dolayısıyla bu partiyi “laiklik karşıtı” ilan etmekte beis görmedi.

2007’in 27 Nisan’ında Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt e-muhtırayı yayınladı.

2007’de Ergenekon soruşturması ve operasyonlar başladı. Tedricen yoğunluk kazandı; kirli torbalar açıldı.

Askerin psikolojik harekâtla müdahaleye teşebbüs etmesinin son tarihi 2009’dur. Kafes Eylem Planı, İrtica ile Mücadele Eylem Planı ve İnternet siteleri AK Parti’yi yıpratıp, itibarsızlaştırmaya yönelmişti. Hepsi açığa çıktı. Şu anda, gizli saklı bir köşede hücre yapılanmaları mutlaka vardır. Ama çok şükür, güçleri kalmadı; millet de, iyice uyandı.

28 Şubat’ı yargılayacağız yargılamasına ama askerin, “rejimin hamisi” olduğunu düşünen, her fırsatta onlara davetiye çıkaran medya mensuplarını, işadamlarını, yargı üyelerini ne yapacağız? Hepsini yargılayamayız ya! Bence teşhir etmek yeterli. Çünkü sorgulasanız, bütün bu gelişmeleri doğal karşıladıklarını söyleyeceklerdir. Yıllardan beri onların zihin haritası bu şekilde oluşmuştur.

Refah Partisi aleyhine Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş iddianame hazırladı. İddianame Yekta Güngör Özden’in başkanlığını yaptığı Anayasa Mahkemesi’nce kabul edildi. Kapatma kararının altında Özden’in yerine geçen Ahmet Necdet Sezer’in imzası var. Refah Partisi davasını görmelerine rağmen, Anayasa Mahkemesi üyeleri belki birkaç istisnasıyla, diğer Yüksek Yargı mensuplarıyla birlikte Genelkurmay’ın bilgilendirme brifingine katıldılar. Hani hâkimlere, savcılara talimat verilemezdi? 28 Şubat sürecinde bu kural askıya alındı. (Nazlı Ilıcak / Sabah)

AVUKAT YILDIRIM’DAN ŞOK 28 ŞUBAT AÇIKLAMALARI

29 Kasım 2011 – 28 Şubat darbesine yönelik soruşturma devam ederken, Ergenekon sanıklarının avukatı Doğan Yıldırım; “Harbiye’de gizli bir toplantı yapıldı, önemli kararlar alındı, dedi… O toplantıya katılanlardan biri de, hakim Metin Çetinbaş idi… Çetinbaş, brifingte alınan kararlar doğrultusunda Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası verdi.
HATA YAPMIŞ OLABİLİRİM DEMİŞTİ

İBDA-C Dâvâsı’na bakan ve Salih Mirzabeyoğlu’na idam cezası veren hakim Metin Çetinbaş; daha sonra yaptığı açıklamada; “Verdiğim karar yüzde yüz doğrudur diyemiyorum… Biz o günkü şartlara göre karar verdik, hata yapmış olabiliriz” diyerek, “brifingte alınan kararlara” gönderme yapmıştı… Adana DGM’nin; “Mirzabeyoğlu dosyasının takipsizliğine” karar vermiş olması da, hakim Metin Çetinbaş’ın; “Brifingte alınan kararları uyguladığı” yorumlarını güçlendiriyor.

HARBİYE ORDUEVİ’NDE TOPLANMIŞLAR

Bahçelievler davasından tutuklanan Haluk Kırcı ve Mehmet Ali Ağca ile 1. Ergenekon davası sanığı Fuat Turgut’un avukatlığını yapan Doğan Yıldırım, Genelkurmay ve sivil uzantılarının hükümet yıkma planına bizzat şahitlik ettiğini söyledi. 1. Ordu Komutanlığına ait Harbiye Orduevi tesislerinde tertiplenmiş çok gizli bir toplantıya katıldığını söyleyen avukat Doğan Yıldırım, darbenin sivil kadrolarına bu toplantıda brifing verildiğini belirtti. Yıldırım, toplantıda Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, dönemin 1. Ordu Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, Balyoz’un bir numarası eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, dönemin DGM Başsavcısı, mahkeme başkanları, Susurluk ve İBDA-C davasında hakimlik yapan Metin Çetinbaş, eski İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu, İstanbul Valisi Erol Çakır, Doğan medyasında görev yapan birçok gazetecinin bulunduğunu ifade etti.

28 ŞUBAT’IN SIR ŞAHİDİNDEN TARTIŞMALARA SEBEB OLACAK AÇIKLAMALAR

Kayseri’deki ofisinde görüştüğümüz Doğan Yıldırım sorularımıza şu cevapları verdi:

* Türkiye’de önemli isimlerin avukatlığını üstlendiniz, Haluk Kırcı, Mehmet Ali Ağca bunlardan birkaçı. Sizin savunduğunuz kişilerin birçoğu sağcı hatta ülkücü diyebiliriz; siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Doğan Yıldırım: Kayseriliyim, çocukluğum burada geçti. Temel eğitimi tamamladıktan sonra Deniz Harp Okulu’nu kazandım siyasi çekişmeler yüzünden daha sonra atıldım. Türk Milliyetçisi olarak tanımlıyorum kendimi, dediğiniz gibi birçok önemli isme avukatlık yaptım.

“İLK EYLEMLERİ YARGIDAKİ ALEVİ KADROLAŞMASI”

* 28 Şubat döneminin şu ana kadar gizli kalmayı başarmış tanıklarından olduğunuz söyleniyor?

Doğan Yıldırım: Doğrudur (gülüyor) o döneme ilişkin birçok şey gördük yaşadık. Dönemin öncesi ve sonrasına vakıf biriyim. 28 Şubat aslında 1997’de değil Özal’ın ölümüyle başlayan bir süreç aslında. İlk eylem yargıdaki kadrolaşma oldu. Yargıdaki ilk kadrolaşma maalesef söylemek zorundayım bu bir siyasi parti görünümü (CHP-SHP) altında Alevi kadrolaşmasıydı. Bariz bir şekilde Alevi hakim ve savcılar kilit noktalara atandı.

Bu belki konumuz dışı ama merhum Türkeş’in Seyfi Oktay’ın desteklenmesi gerektiğini belirttiğini biliyorum..

* Merhum Türkeş’in de… ilginç yani Ergenekoncu mu demek istiyorsunuz?

Doğan Yıldırım: Soruşturması ve davası süren Ergenekon yapılanmasından çok daha büyük bir yapılanma var aslında. Bu henüz tam olarak idrak edilebilmiş değil. Soldan sağa doğru hilal gibi dizilen gizli bir ittifak. Bu ittifak soldan sağa doğru yayılarak her iki grubu da kontrol eden gizli bir yapılanma. Sol kesimi idare eden isim isim verebileceğimiz insanlar var. Sağ grubu da hakeza. Kendi tanımlamalarına göre hilalin merkezinde birleşiyorlar örnek olarak merhum Türkeş beyi verdim. Hatta açık olarak talimat verdiğini biliyorum kendi partisine, ‘Seyfi Oktay’ı destekleyeceksiniz’ dediğini biliyorum. Ne ilginçtir değil mi?

* Doğru ise dehşet verici ama asıl konumuza dönelim istiyorum.

Doğan Yıldırım: Tamam asıl konumuza dönelim. Ergenekon’da da sanık olan Seyfi Oktay’dan sonra gelen Mehmet Moğultay ile kadrolaşma tamamlanmış oldu ve bu kadro yargıda terör estirmeye başladı. Rahşan Affı olarak bilinen genel af çalışmasında sağcı mahkûmlar içeride tutuldu. Bahçelievler katliamından dolayı idam cezası alan müvekkilim Haluk Kırcı bu kuvvetin yargıdaki kadroları tarafından tahliye edilmedi. Fakat politik olmayan kişiler tahliye edildi. Mesela İzol Aşiretinden Mustafa İzol, 7 kişinin katili Mustafa İzol tahliye edildi. Dönemin Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mehmet Kolukısa’ya dilekçe verdik. Adam ‘ben kabul etmem bunu’ dedi. Neden diye sorduğumda, ‘ben tarafım kardeşim kabul etmem’ dedi. Üsküdar o dönem stratejik bir mahkemeydi. O anlamda oranın kilit noktalarına kendilerine yakın kişileri atamışlardı. Adalet Alevi kadroların eline geçmişti. Ben bugünkü durumu da bu kadroların tasfiyesi olarak görüyorum.

“28 ŞUBAT’IN SİVİL ÖRGÜTLENMESİ HARBİYE ORDUEVİ’NDE YAPILDI”

O dönem DGM’lerinde nasıl bir hava hakimdi?

Doğan Yıldırım: DGM’lere gelecek olursak PKK’nın insan kaynakları ve ekonomik altyapısını çökertmek için kurulsa da asıl hedefi derin devletin izlerini örtmek, Müslümanları baskı altında tutmak olmuştur. Bunlara talimatın gittiği nokta da Genelkurmay’dı. Devletin askeriyesi, Genelkurmay’ı Yargıtay, HSYK ve diğer mahkemeleri ile pek sıkı fıkıydı. Şahidi olduğum toplantılarda nasıl tavır alacakları izah ediliyordu.

* ‘Şahidi olduğum’ dediniz, açar mısınız?

Doğan Yıldırım: Benim saklayacak gizleyecek hiçbir şeyim yok. Birazdan söyleyeceklerimle istiyorum ki gerçekler açığa çıksın. 28 Şubat post modern darbesinin sivil örgütlenmesi askerin sivilleri koordinesi Harbiye Orduevi’nde yapıldı. 1. Ordu Komutanlığı’na bağlı Harbiye Orduevi’nde toplantı yapıldı. Benim de katıldığım toplantıya yargı mensupları başta olmak üzere akademisyenler ve o dönem çok etkili olan birçok gazeteci katıldı. Toplantıda irticadan ve hükümetin irticayı körüklediğinden bahsedildi. Buna karşılık toplantıya katılanların koordineli harekete etmesi ve kendi konumlarından doğan gücü lehte kullanmaları gerektiği vurgulandı.

“KARADAYI, KIVRIKOĞLU VE ÇETİN DOĞAN ORADAYDI”

* Bu çok önemli bir açıklama. Yani karargâhın gizlice toplandığını söylüyorsunuz kimler katıldı isim verebilir misiniz?

Doğan Yıldırım: Elbette gizli ve seçmece bir toplantıydı. Harbiye Orduevi’nin konferans salonuna girdiğimde içeride Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, dönemin 1. Ordu Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu, ne ilginçtir şimdi Balyoz’un bir numarası eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak ve daha birçok asker vardı.

“İBDA-C DÂVÂSININ HAKİMİ…”

Sivillerden kim vardı?

Doğan Yıldırım: Dönemin DGM Başsavcısı, mahkeme başkanları, hatta Susurluk ve İBDA-C davasında hakimlik yapan şu meşhur hakim Metin Çetinbaş da vardı. Ve hatta Çetinbaş kürsüde konuşma yaptı. Herkes protokoldeki yerine göre oturuyordu. Resmi bir toplantı havasındaydı. Ön sıralara baktığımda yanlış hatırlamıyorsam İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu vardı.

“İSTANBUL VALİSİ EROL ÇAKIR, TUNCAY ÖZKAN DA İÇERİDE”

* Toplantıda basından kimler vardı?

Doğan Yıldırım: Epey zaman oldu hepsini hatırlamak zor ama şimdi Ergenekondan sanık olan Tuncay Özkan, Erol Mütercimler, Milliyet yazarı Yalçın Doğan ve şu an Doğan Medyasında görev alan birçok isim vardı. En ön sırada ise dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır’ın oturduğunu gördüm.

“BRİFİNG MEDYASI HEDEF ÜRETTİ, KOLLUK KUVVETİ DELİL, YARGISI MÜEBBET VERDİ”

O dönem yapılan anti demokratik uygulamaların hepsinin geri planında o toplantıda alınan kararların olduğunu biliyorum. Toplantıya katılan DGM hakimleri karşılarına gelen dosyaları buna göre değerlendirdi. Delil aramadı gerekçe önemli değildi. Brifing Medyası irticacı yaftasıyla hedef üretti, brifinge katılan kolluk kuvveti bu kişiler hakkında sahte delil üretti, yargısı ise dosyada suç var mı yok mu umursamadan irticacı diye yaftalanan kişilere müebbet hapis cezası ve hatta idam cezası verdi. İBDA-C davası Susurluk davası ve benzeri birçok dava bunun neticesi. Bunların araştırılması aydınlatılması lazım, bu anti demokratik uygulamaların deşifre edilmesi, hesap sorulması lazım. (Murat Alan / Yeni Akit)

28 Şubat “EMASYA” PROTOKOLÜ

EMASYA PROTOKOLÜ


7 Temmuz 1997’de dönemin Genelkurmay Harekat Başkanı Korgeneral Çetin Doğan ile İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan arasında imzalanan EMASYA (Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma) protokolünde her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş.
 

 Meşhur protokol, 8 kısım ve 27 maddeden oluşuyor. Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun “11/D Maddesi” gereğince alınması gereken müşterek tedbirlere ilişkin protokolün metni basında ilk kez gündeme geliyor. 

Genel hükümler • “Balyoz” darbe planına zemin hazırladığı öne sürülen EMASYA protokolünün 1. kısım genel hükümlerden oluşuyor. Genel hükümler arasında; amaç, kapsam, dayanak ve tanımlar yeralıyor. İkinci kısım kuvvet kullanılması, üçüncü kısım kuvvet kaydırılması, dördüncü kısım emir-komuta ilişkilerinin düzenlenmesi, beşinci kısım ise işbirliği ve koordinasyon, altıncı kısım tamamlayıcı hususlar, yedinci kısım mali hususlar, sekizinci kısım ile yürütmeye ilişkin hususlardan oluşuyor. 

Protokolün amacı • EMASYA protokolünün 5. sayfasında ise 3 bölüm bulunuyor. 1. bölüm “Koordinatör Valilik”, 2. bölüm, “Harekat Merkezi faaliyetleri”, 3. bölüm ise, “İstihbarat faaliyetleri” başlığı ile yeralıyor. EMASYA protokolünün amacı madde-1’de şöyle açıklanıyor: “Bu protokolün amacı, bir veya birden fazla ilde çıkan veya çıkabilecek olaylarla ilgili olarak valilerin isteği üzerine askeri birlik tahsis edilmesi durumunda, güvenliğin, asayiş ve kamu düzeninin sağlanması ve terörle mücadelede, askeri birlikler ile kolluk kuvvetleri arasında; a) Kuvvet kullanılması b) Kuvvet kaydırılması c) Emir komuta ilişkileri d) İşbirliği ve koordinasyon e) Gerekli görülen diğer hususları, belirlemek, uygulanacak yöntem ve alınacak tedbirleri ortaya koymaktır.

İsstihbarat faaliyetleri • Protokolün üçüncü bölümü “istihbarat faaliyetlerini” içeriyor. 22. maddede istihbarat faaliyetleri şöyle açıklandı: “EMASYA Bölge ve Tali Bölge Komutanlıklarında; terörle mücadelede görev yapan bütün birimlerin istihbarat gayretlerinin birleştirilmesi ve istihbaratın koordinesi için, “MÜŞTEREK İSTİHBARAT MERKEZLERİ” tesis edilir. Başbakanlığın 25 Haziran 1996 gün ve 11269 sayılı genelgesi gereğince jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri de bu merkezin çalışmalarına asil üye olarak katılırlar. Jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri, EMASYA Bölge Komutanlığı’nın belirleyeceği zaman, şekil ve usullerle çalışmalarını ve istihbarat bilgilerini takdim ederler ve karşılıklı istihbarat mübadelesinde bulunurlar. Elde edilen sonuçlardan ilgili valiye bilgi verilir.

Özel Harekat maddesi • Genelkurmay’ın 1997’den beri kırsala çıkmalarına izin vermediği emniyet Özel Harekat timleri de kapsam içine alınmış. 23. maddede, “EMASYA görevlerinde ve özellikle kırsal alanda terörist unsurlara karşı icra edilecek operasyonlarda polis özel harekat timleri ile askeri birliklerin kullanılması amacıyla, EMASYA komutanlıkları ve ilgili mülki amirlerin koordinasyonu ile müşterek tatbikatlar icra edilir” hükmü yer alıyor. EMASYA protokolünün yedinci kısmı “mali hususlardan” oluşuyor. 24. madde mali hususları şöyle tanımlıyor: “Polis Özel Harekat timlerinin EMASYA Bölge veya Tali Bölge Komutanlıklarının harekat kontrolünde uzun süreli operasyonlara iştiraki halinde, bu timlerin iaşeleri ilgili askeri birlikler tarafından sağlanacaktır. Bu maksatla yapılan harcamalar mevcut mali mevzuat usullerine göre, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü bütçesinden, Milli Savunma Bakanlığı bütçesine aktarılır” deniliyor.

İhtilaflar bile düşünülmüş • İmzalandığı 7.7.1997’den itibaren geçerli olan EMASYA protokolünde Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında ileride doğacak ihlitaflar bile unutulmamış. Protokolün 26. maddesi bunun için düzenlenmiş. O maddede, “Protokolün uygulanmasından doğacak ihtilaflar, aksayan hususlar ve değişiklik teklifleri karşılıklı görüşmeler yoluyla düzeltilecektir” deniliyor. İşte o protokol:

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI İLE İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ARASINDA 5442 SAYILI İL İDARESİ KANUNU “11/D MADDESİ” GEREĞİNCE ALINMASI GEREKEN MÜŞTEREK TEDBİRLERE İLİŞKİN PROTOKOL

BİRİNCİ KISIM 

GENEL HÜKÜMLER

AMAÇ: MADDE-1: Bu protokolün amacı, bir veya birden fazla ilde çıkan veya çıkabilecek olaylarla ilgili olarak valilerin isteği üzerine askeri birlik tahsis edilmesi durumunda, güvenliğin, asayiş ve kamu düzeninin sağlanması ve terörle mücadelede, askeri birlikler ile kolluk kuvvetleri arasında; a) Kuvvet kullanılması b) Kuvvet kaydırılması c) Emir komuta ilişkileri d) İşbirliği ve koordinasyon e) Gerekli görülen diğer hususları, belirlemek, uygulanacak yöntem ve alınacak tedbirleri ortaya koymaktır. 

KAPSAM: MADDE-2: Bu protokol, toplumsal olayların önlenmesinde ve kamu düzeninin sağlanmasında, mülki amirler (vali ve kaymakamlar), EMASYA Komutanlıkları (EMASYA Bölge Komutanlıkları, EMASYA Tali Bölge Komutanlıkları, EMASYA Birlik Komutanlıkları) ve kolluk kuvvetleri (Jandarma, polis, GKK, sadece asli görevleriyle sınırlı olmak üzere özel güvenlik birimleri) arasındaki yetki, görev ve sorumlulukları ile müştereken uygulanacak tedbirleri kapsar. 

DAYANAK: MADDE-3: Bu protokol 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11’inci maddesinin D fıkrasına dayanılarak hazırlanmıştır. 

TANIMLAR: MADDE-4: Bu protokolde geçen; Olaylar: Her türlü terör ve toplumsal olayları, Emre alma: Bir birliğin/birimin kuruluşunda bulunduğu komutanlıktan/kurumdan alınıp, geçici olarak bir başka komutanlığa/ kuruma verilmesi ile emrine birlik/birim verilen komutanlığın emrine aldığı birliğin/birimin ikmal ve idaresinden sorumlu olmasını, Harekat kontrolüne alma: Fonksiyon, zaman ve yer bakımından sınırlandırılmış bulunan özel vazifeleri veya görevleri ifade edebilmesi, ilgili birlikleri/birimleri konuşlandırması ve bu birliklerin/birimlerin taktik kontrolünü elinde bulundurabilmesi veya tahsis edilmesi maksadıyla askeri birlik komutanının emrine verilen kuvvetleri sevk ve idare etmesi için tanınan yetkiyi, (Harekat kontrolü, ilgili birliklerin/kurumların bağlı unsurlarının ayrı olarak kullanılmak üzere tahsis edilmeleri yetkisini ihtiva etmez), Koordinatör Vali: Birden fazla ili içine alan olaylarda bu protokolün uygulanmasında, işbirliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla gerekli görülen hallerde İçişleri Bakanı tarafından ilgili valiler arasından geçici olarak görevlendirilen bir valiyi, ifade eder.

İKİNCİ KISIM 

KUVVET KULLANILMASI MADDE – 5: Terör ve toplumsal olayları değerlendirmek, kullanılacak kolluk kuvvetlerini düzenlemek, olaylara müdahale yöntemlerini belirlemek, kesintisiz koordinasyon ve işbirliğini sağlamak maksadıyla; il ve ilçe bazında “İL VE İLÇE GÜVENLİK KOORDİNASYON KOMİSYONLARI” ihdas edilir. İl Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; vali garnizon komutanı veya temsilcisi, il jandarma komutanı, il emniyet müdürü, MİT temsilcisi ve gerekli görülen diğer ilgililerden teşkil edilir. İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; kaymakam, garnizon komutanı veya temsilcisi, ilçe jandarma komutanı, ilçe emniyet müdürü/amiri, MİT temsilcisi (varsa) ve gerekli görülen diğer ilgililerden teşkil eder. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; yeterli hazırlık zamanı bırakacak şekilde, olaylara karşı alınacak tedbirleri ve müdahale yöntemlerini tespit eder, askeri kuvvet talep edilmesi konusunda mülki amirlerin karar vermelerine yardımcı olur. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonları; illerde vali, ilçelerde kaymakamların başkanlığında ayda bir defa olağan, gerekli hallerde olağanüstü toplanarak, il ve ilçenin güvenlik durumunu değerlendirir. 

MADDE -6: Mülki amirler, olaylara müdahale için (tabii afet durumları hariç) askeri birlik talebinde bulunmadan önce; 

a. Kolluk kuvvetleri ile kontrol altına alınabilecek olaylarda zayıf bir ihtimal de olsa olayların kontrolden çıkması söz konusu ise, kuvvet talebinde bulunmadan önce EMASYA komutanlıklarına (bölge/ tali) bilgi vererek, kademeli hazırlık süresi imkanı sağlar. 

b. İl ve İlçe Güvenlik Koordinasyon Komisyonlarında yapılan durum değerlendirmesi neticesinde, mülki amirler tarafından askeri birliklerden kuvvet talebi zorunlu görülür ise, birlik komutanları ile koordinede bulunularak, uygun müdahale usullerinin icra edilmesine imkan verecek tarzda; birliklere hazırlık ve teşkilatlanma için yeterli zamanı sağlayacak şekilde önceden uyarı yapılır.

c. Kamu düzenini bozma istidadı gösteren terör dışındaki toplumsal olayların; kolluk kuvvetleri ile bastırılması esas alınır ve gerekli görülen hallerde, askeri gücün “caydırıcılık” özelliğinden yararlanılır. 

d. Sportif faaliyetler, futbol maçları, planlı gösteri yürüyüşleri gibi olağan durumlar için, askeri kuvvet talebinde bulunulması hususu özenle değerlendirilmelidir. Zorunluluk olmadıkça kuvvet talebinde bulunulmamalıdır. MADDE – 7: Mülki amirler tarafından, önceden yapılacak planlama ve hazırlıklarda, kolluk kuvvetlerinin kullanılmasına ilişkin esaslar, muhtemel kullanma planları ve muhabere irtibatları, EMASYA Komutanlıkları ile yeterli bir zaman öncesinden koordine edilir. Mümkün olduğu durumlarda bu planlar, esaslar ve irtibatlar; muhtelif senaryolara göre prova edilir. 

MADDE-8: EMASYA Komutanlıkları tarafından, mülkü amirler emrindeki kolluk kuvvetlerinin muhtemel olaylarda daha önceden kullanabileceği göz önünde bulundurularak; emir komutanının askeri birliğe geçtiği andan itibaren, kolluk kuvvetlerinin “emre/ harekat kontrolüne” alma şeklinde kullanılacağı dikkate alınır. 

MADDE-9: Toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi toplumsal olayların şekil değiştirerek birçok bölgede, geniş halk kitlelerine yaygınlaşması, şiddete, katliama veya ayasal düzeni bozmaya yönelmesi durumunda İl/ilçe Güvenlik Koordinasyonları Komisyonu, olağanüstü ve ivedikllikle toplanır. Bu gibi durumlarda EMASYA Komutanlıkları (bölge/ tali) olayları yakinen takip eder ve birlikleri hazır bulundurur. Olayların gelişmesini değerlendirir. Bayta mülkü amirler olmak üzere ilgili kademelere bilgi verir ve gecikmenin yaratacağı mahsurları ortadan kaldırmak için olaylara müdahale eder. Bu ve benzeri durumlarda olayların yaygınlaşmasını önlemek ve olayları bastırmak esas alınır. 

ÜÇÜNCÜ KISIM 

KUVVET KAYDIRILMASI MADDE-10: Bir ildeki olayların gelişmesi üzerine mevcut kolluk kuvvetleri ile birlikte askeri birliklerin de yetersiz kalacağının değerlendirilmesi durumunda ilgili EMASYA Tali Bölge Komutanı bu ilden sorumlu EMASYA Bölge Komutanlığından yardım talep ederek iller arasında kuvvet kaydırması sağlanır. 

MADDE-11: Birden fazla ili içine alan olaylarda aynı nitelikteki olayların gelişmesi veya kırsal kesimde de ve mevcut askeri birliklerin de yetersiz kalacağının değerlendirilmesi durumunda ilgili EMASYA Bölge Komutanlığı ve Koordinatör Vali arasında müteakip EMASYA Bölge Komutanı bir üst komutanlığından (Ordu/Kuvvet Komutanlığı, “J.Gn.K.lığı dahil”) kuvvet talebinde bulunarak iller arasında kuvvet kaydırır.

MADDE-12: Bir veya birden fazla ili içine alan terör olaylarında askeri birliklerin kullanılması için vali ve /veya koordinatör valiler tarafından kuvvet talebi yetkili EMASYA Komutanlıklarına yazılı olarak yapılır. Acil durumlarda bu istek sonradan yazılı şekilde şekle dönüştürülmek kaydıyla sözlü olarak yapılabilir. Bu yazılı talebin düzenlenmesinde kırsal alanlarda terörist unsurların yakalanması etkisiz hale getirilerek tasfiye edilmesi için bu tür harekatın kapsamı ve özelliği dikkate alınarak kesintisiz olarak sürecek seri operasyonların icrası dikkate alınır. 

MADDE-13: Emaysa Komutanlıklarının talebi ve ihtiyaç halinde ilgili vali, kamu kurum ve kuruluşlarının hizmet araçgereç ve malzemelerinin il ve ilçeler arasında kaydırılmasının ve kullanılmasını sağlayarak personeliyle birlikte olay sürecince emre/harekat kontrolüne verebilir. 

DÖRDÜNCÜ KISIM

EMİR-KOMUTA İLİŞKİLERİNİN DÜZENLENMESİ MADDE-14: EMASYA planlarının uygulanması için mülki makamlar tarafından kuvvet talebinde bulunduğu ve olay mahalline intikal edildiği andan itibaren kıdemli askeri komutan (Jandarma dahil) emir komutayı alır. Kolluk kuvvetleri bu andan itibaren askeri komutanını emrine girerler. Askeri komutan tarafından aksine bir emir verilmedikçe olay mahallindeki kolluk kuvvetlerinin almış odluları tertip, tedbir ve düzenler bozulmaz. 

MADDE-15: Emir komutanın askeri birlik komutanına geçtiği andan itibaren zor kullanmanın derecesinin tayini ile kullanılacak araç ve gereçler ile silah kullandırmanın yetki ve sorumluluğu askeri komutandadır. 

MADDE-16: Mülki makamların koordinatörlüğünde muhtelif senaryolara göre EMASYA planlarının uygulanması ,emir komuta ilişkileri ve işbirliğinin esaslarının geliştirilmesi maksadıyla ,ilgili EMASYA Bölge ve Tali Komutanlıkları ve kolluk kuvvetleri personelinin katılımı ile EMASYA / Komutanlıklarının koordinatörlüğünde ,yılda en az bir defa EMASYA seminerleri düzenlenir.

MADDE-17: Olaylara müdahale hangi kurum- kuruluşların destek görevi alacağı, il valileri veya görevlendirildiyse koordinatör vali tarafından ilgili EMASYA Bölge/ Tali Komutanlıkları ile koordine edilerek, belirlenir ve bu husus önceden yapılacak planlamalarda ayrıntılı olarak belirtilir.

MADDE-18: İlgili mülki amir tarafından görevlendirilen polis özel hareket timleri, iç güvenlik harekatı süresince EMASYA Bölge ve Tali Komutanlıkları’nın harekat kontrolünde görev yaparlar . Geçici köy korucuları da, bölgedeki ilgili jandarma komutanlığının emir-komutasında olarak EMASYA Komutanlıklarının harekat kontrolünde görev yaparlar.

BEŞİNCİ KISIM

İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON BİRİNCİ BÖLÜM KOORDİNATÖR VALİLİK MADDE-19: Birden fazla ili içine alan olaylarda, iller arasında kuvvet kaydırılması ve kullanılması, işbirliği koordinasyon, emir-komuta ilişkileri ve gerekli görülen diğer hususların uygulanmasını sağlamak üzere geçici olarak Koordinatör Vali olarak görevlendirilebilir. Görevlendirilen koordinatör vali, bulunduğu yerdeki EMASYA bölge komutanından gerekli görülen hallerde kuvvet talebinde bulunur, yürütülecek faaliyetleri ve işbirliğini bu komutanlıkla takip eder, iller ve kuvvetler arasında koordinasyonu sağlar. 

İKİNCİ BÖLÜM HAREKAT MERKEZİ FAALİYETLERİ MADDE-20: Mülki makamlardan askeri kuvvet talebi geldiği andan itibaren EMASYA komutanlıkları nezdinde teşkil edilen “Asayiş Harekat Merkezleri”nde, jandarma komutanlıkları ve emniyet müdürlüklerini temsilen gerekli irtibat ve koordineyi sağlayacak şekilde, yeteri kadar irtibat personeli ve muhabere teçhizatı bulundurulur ve 24 saat esasına göre faaliyet gösterilir.

MADDE-21: Olayları en üst seviyede takip etmek, hükümeti ve komuta katını bilgilendirmek maksadıyla, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde bir İç Güvenlik Harekat Merkezi oluşturulmuştur. İçişleri Bakanlığı seviyesinde de buna eş değer bir “ASAYİŞ HAREKAT MERKEZİ” teşkilinde Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı Asayiş Harekat Merkezlerinden faydalanılır ve her iki kurum arasında işbirliği ve koordinasyona işlerlik kazandırılır. 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM İSTİHBARAT FAALİYETLERİ MADDE-22: EMASYA Bölge ve Tali Bölge Komutanlıklarında; terörle mücadelede görev yapan bütün birimlerin istihbarat gayretlerinin birleştirilmesi ve istihbaratın koordinesi için, “MÜŞTEREK İSTİHBARAT MERKEZLERİ” tesis edilir. Başbakanlığın 25 Haziran 1996 gün ve 11269 sayılı genelgesi gereğince jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri de bu merkezin çalışmalarına asil üye olarak katılırlar. Jandarma, MİT ve emniyet temsilcileri, EMASYA Bölge Komutanlığının belirleyeceği zaman, şekil ve usullerle çalışmalarını ve istihbarat bilgilerini takdim ederler ve karşılıklı istihbarat mübadelesinde bulunurlar. Elde edilen sonuçlardan ilgili valiye bilgi verilir. 

ALTINCI KISIM 

TAMAMLAYICI HUSUSLAR MADDE-23: EMASYA görevlerinde ve özellikle kırsal alanda terörist unsurlara karşı icra edilecek operasyonlarda polis özel harekat timleri ile askeri birliklerin birlikte kullanılması amacıyla, EMASYA komutanlıkları ve ilgili mülki amirlerin koordinasyonu ile müşterek tatbikatlar icra ediler 

YEDİNCİ KISIM 

MALİ HUSUSLAR MADDE-24: Polis özel harekat timlerinin EMASYA Bölge ve ya Tali Bölge Komutanlıklarının harekat kontrolünde uzun süreli operasyonlara iştiraki halinde, bu timlerin iaşeleri ilgili askeri birlikler tarafından sağlanacaktır. Bu maksatla yapılan harcamalar mevcut mali mevzuat usullerine göre, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü bütçesinden Milli Savunma Bakanlığı bütçesine aktarılır 

SEKİZİNCİ KISIM

YÜRÜTMEYE İLİŞKİN HUSUSLAR MADDE-25: Bu protokol imza tarihinden itibaren geçerlidir.

MADDE-26: Protokolün uygulanmasından doğacak ihtilaflar, aksayan hususlar ve değişiklik teklifleri karşılıklı görüşmeler yoluyla düzenlenecektir.

MADDE-27: İş bu protokol 7.7.1997 tarihinde taraflar tarafından imza altına alınmıştır. (PROTOKOLÜN ALTINDA İMZASI BULUNANLAR) İÇİŞLERİ BAKANLIĞI ADINA Teoman Ünüsan Vali İçişleri Bakanlığı Müsteşarı GENELKURMAY BAŞKANLIĞI ADINA Çetin Doğan Korgeneral Harekat Başkanı

Salih Tuna Soruyor: Salih Mirzabeyoğlu Hangi Rövanşın Mağduru!

“Evet, Sayın Gül “rövanşist olmayalım” demekle son derece haklı. Peki… Telegram işkencesi altında 13 yıldır zindanlarda çürütülen Salih Mirzabeyoğlu hangi “rövanşın” mağduru? Ya Selahattin Eş Çakırgil? Türkiye’ye 32 yıldır gelememesi hangi “rövanşist duygularının” bedeli?”

Seninle alay mı ettim hanımefendi?

Salih Tuna

 

Abdullah Gül “rövanşist olmayalım” demiş ya, Nazlı Ilıcak da bu söz bana sataşanların kulağına küpe olsun diyor.

Hatırlarsanız, Ertuğrul Beyciğim çok daha evvel “rövanşist” duygularla hareket etmeyelim demişti.

Ondan daha evvel de (adı lazım değil) bir generalin, “28 Şubat’ın rövanşını almaya kalkarsanız…” diye başlayan bir ifadeyle tehditler savurduğu rivayet edilmişti.

Galiba aynı kelimeye 3 ayrı ağız 3 farklı anlam yüklemiş. (Generalin ağzıyla Ertuğrul Beyciğimin ağzı aynı olduğu için “3” diyoruz Şinasi.)

Sayın Gül’ün ifade ettiği anlamda ben de “rövanşist olmayalım” derim, dedim, diyorum.

Sürek avına ilk günden beri karşı çıktım.

Kuddusi Okkır’dan Türkan Saylan’a kadar birçok konuda eleştiri getirdim. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasına muhafazakar camiada ilk karşı çıkan da bendim.

“Tasfiye edilecek gazeteciler listesi”nden bahsedildiği günlerde (Ahmet Tezcan’ın Habertürk’teki programında) “Yazarları ancak okurlar tasfiye eder” diyerek isyan etmiştim.

Hep “sözün değerini” savundum.

“Ancak haksızlık karşısında susmamakla ölçülür sözün değeri. Ve, sözümüzün değerinden başka kaybedecek bir şeyimiz yok…” dedim.

Birine olan öfkemiz ona haksızlık yapmamıza neden olmasın ölçüsünü de sıklıkla hatırlattım.

Yaptıklarını başkalarının üzerinden meşruiyet arayanlara da Ömer Muhtar’ın “Onlar bizim hocalarımız değil” sözünü dercettim.

Evet, Sayın Gül “rövanşist olmayalım” demekle son derece haklı.

Peki…

Telegram işkencesi altında 13 yıldır zindanlarda çürütülen Salih Mirzabeyoğlu hangi “rövanşın” mağduru?

Ya Selahattin Eş Çakırgil?

Türkiye’ye 32 yıldır gelememesi hangi “rövanşist duygularının” bedeli?

Dedim ya, “rövanşist” ifadesi her ağızda başka anlam kazanıyor.

Ertuğrul Beyciğim adeta kendini ele veriyordu. “Gerekirse silah kullanırız gibi manşetler dahil, yapılan her şey 28 Şubat sürecinde kalsın. Biz yaptık, siz yapmayın…” demeye getiriyordu.

Neden olmasın, olabilirdi; affetmek her zaman erdem değil miydi?

Ne ki, hazret “rövanşist duygularla hareket etmeyelim” dedikten sonra bile kaç kez “rövanş” almaya kalkıştı, sayamadım doğrusu.

“Cumhuriyet Mitingleri”ndeki coşkusundan “411 el kaosa kalktı” manşetine, “27 Nisan e-muhtıra”sından Konyalı hasta çocuğun testisleri üzerinden “türban faciası” üretmeye kadar elinden geleni ardına koymamıştı.

Bir defasında da, bir otobüs yolcusunun namaz molası talebinden hareketle “dini diktatörlük” tehlikesinden bahsetmişti.

Ben de, şehirlerarası otobüslerde 40 yıldır ihtiyaç molasına içkin “namaz molası” verildiğini, 40 yıl boyunca verilen bu namaz molalarından henüz bir diktatörlük çıkmadığını ama 40 yıla en az 4 askeri darbe sığdırabildiğimizi anlatmak zorunda kalmıştım. (19 Eylül 2007, Yeni Şafak)

12 Eylül referandumundan sonra bile bi ufaktan kıpraşmış, seçkin sahillerden dem vurmuştu.

Ne zamanki, 12 Haziran 2011 seçimlerinden AK Parti zaferle çıktı, pes etti. “Usta ne diyorsa o” demeye başladı.

Bu kafa böyledir!

Şartlar müsait olsun, değil “411 el”, “550 el kaosa kalktı” demekte zerre tereddüt ederse ben bir şey bilmiyorum.

Son günlerde “rövanşist duyguların esiri olanlar” lakırdısını eden Nazlı Ilıcak’ın derdi bambaşka tabii.

“Aydın doğan hakkında soruşturma açılır mı” sorusuna, “Sanmıyorum. Dava mahkemelerde açılırsa zaten gazete patronları bundan sorumlu olmuyor. Daha ziyade yazı işleri müdürleri ve köşe yazarları hakkında yapılıyor. Gazetelerin tutumundan patronlar sorumlu değil…” şeklinde cevap vermişti.

Daha evvel de belirttiğim gibi “Aydın Doğan’ıma dokunmayın!” demeye getirdiği besbelli.

Eruğrul Özkök ve diğerleri pek umrunda değil yani.

Ucu Aydın Doğan’a dokunacağı endişesi taşımasa, medyanın 28 Şubat sürecindeki sorumluluğunun altını (eski günlerdeki gibi) kanırta kanırta çizeceğinden eminim.

O değil de, kendisiyle alay ettiğimi söylüyor ya, buna çok üzüldüm.

Alay ettiğime dair tek cümlemi göstersin, hep birlikte Ertuğrul’u Taksim’de asalım.

Hanımefendi, inanın o yazıda söylediklerim dalga değildi.

Farkı fark etmeniz için size iki adet dalga örneği göndermek isterdim ama maalesef yerim kalmadı.

10.03.2012 / Yeni Şafak Gazetesi

Nagehan Alçı’dan “Adalet” Çağrısı

28 Şubat hesaplaşmasında “rövanşist olmayalım” diyen Nazlı Ilıcak’ın geçmiş dönemdeki ifadesinde;  ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek‘ derken, şimdi bu “rövanşizm olur” demek yanlış olur diyen Nagehan Alçı “ADALET” çağrısı yapıyor.

Rövanşizm Değil Adalet

Salı günü Nazlı Ilıcak’la ilgili bir yazı yazdım. Bu yazı üzerine Nazlı Hanım bana hem perşembe akşamı CNN Türk’teki programımızda hem de dünkü köşesinde cevap verdi. O programda da dilim döndüğünce söylemeye çalıştım. Benim kendisine temel itirazım şu:

 Bugün ’28 Şubat darbesi bir medya darbesidir’ diye bir söz yaygınlaştıysa bu her şeyden ve herkesten önce Nazlı Ilıcak sayesindedir. Mesela laik-Atatürkçü bir aileden gelen, amcası CHP’den belediye başkanlığı yapmış ve halen ailesinin çoğunluğu CHP’li olan ben, 28 Şubat darbesinin nasıl bir ‘kirli ilişkiler tablosu’ olduğunu öncelikle Nazlı Ilıcak sayesinde öğrendim. 28 Şubat’a direnmiş liberal ve demokrat yazarların hemen hepsinden etkilenmişimdir ama o dönem özellikle Nazlı Ilıcak ve Gülay Göktürk  benim için sembol değerinde iki kadındı. Laik çevrelerde özellikle Ilıcak bir nefret objesiydi. O dönem nasıl baskılar, zulümler, haksızlıklar ve aynı zamanda soygunlar, hırsızlıklar ve yolsuzluklar olduğunu en çok haykıran isimdi. 1997-2009 arasında defalarca ekranlarda ‘Bu 28 Şubat medyası hesap verecek’ diyen ve dönemin medya patronlarıyla kavga eden Nazlı Hanım’ın sesi hala kulaklarımda…

28 Şubat soruşturmasının başladığı, Gölcük donanma baskınından beri biliniyor. Ankara’da iyi kaynağı olan herkes, Gölcük belgelerinde çıkan yazılı yasadışı talimat/direktif ve andıçları duymuştur. Hiç kimsenin ihbarına  ihtiyaç yok. İsim vererek korku salanları ben de en sert şekilde eleştiriyorum. Darbecilerle organik bağı olan, sistemli işbirliği içindeki işadamları, yargıçlar, savcılar, akademisyenler ve gazetecilerin yargılanması zaten kaçınılmaz. Bu hukuk ve adaletin gereği. Öte yandan ‘bu darbeyi destekleyen herkes yargılansın’ denirse işte o rövanşizm olur! 28 Şubat zihniyetiyle 28 Şubat’ı yargılama durumu ortaya çıkar. Buna şiddetle karşı çıkmalıyız. Darbe destekçileri ahlaken suçludur ama hukuken suçsuzdur…

Bu farka dikkat çekmekle birlikte bizim ülkemizdeki bir gariplikten de bahsetmeden geçemeyeceğim: Bu topraklarda bir kişinin ahlaken suçluluğu su götürmez bir şekilde ortada ise bile tuhaf bir şekilde bu kişi hiç bedel  ödemiyor, hatta özeleştiri yapma ihtiyacı bile duymuyor. Mesela ABD’de ‘Yahudi soykırımını’ yok sayan ya da küçümseyen kitaplar yazanlara, bir grubu ya da kişiyi hedef alıp açıkça nefret söylemi kullananlara hukuki bir yaptırım yok  ama sivil ahlak mekanizmaları bu kişileri toplumsal hayattan siliyor. Bizde ise ahlaksızlık yapanların tek korktuğu şey yargı mekanizması. Oysa işler mahkemeye gitmeden belli sosyal yaptırımları bu ülkenin sivil kurumlarının  ve medyanın  yapabilmesi lazım. 

Ama yapamıyor maalesef. Vicdansızın biri hakkını arayan, derslere alınmamalarını protesto eden başörtülü öğrencilere ‘Fahişeler, aşağılık şerefsizler,satanistler’ diye hitap ediyor mesela. Bunun için  tazminata mahkum oluyor ama asla bu kişiyle ilgili bir  sivil mekanizma devreye girmiyor. Yetmiyor, bunun üstüne bir kadın avukata ‘Bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim’ diyor. Yine tazminata mahkum oluyor ama yine medyada ortak bir ses çıkmıyor. Kısacası hiçbir şekilde ahlak devreye girip toplum vicdanını tatmin edecek yaptırımı uygulamıyor  ancak hukuk devreye girdiğinde vicdanları tatmin edecek neticelere geliniyor…

O yüzden farklı toplumsal kesimlerden binlerce suç duyurusu var şu an savcılığın önünde. 28 Şubat’ın askerinin, polisinin, yargısının, medyasının linç ederek hayatını bitirdiği ismini bilmediğimiz on binlerce insan var. Bu insanlara yapılanlar medyada konu bile olmadı maalesef.  İşte şimdi o insanlar adalet arayışıyla savcılara gidiyor, mahvedilen  hayatlarının  hesabını soruyorlar. Bu haklı adalet arayışına kimse rövanşizm diyemez!

Nazlı Hanım da demez. Bundan  eminim…

MEDYA 28 ŞUBAT Düzmecelerinin TİYATRO Olduğunu Biliyordu!

Karikatürist Salih Memecan, 28 Şubat sürecinde medyanın darbe beklentisine destek verdiğini söyledi. Gazetecilerin o dönem neler döndüğünü bilmelerine rağmen darbeciler tarafından kullanıldığını anlatan Memecan, “Basın cesur davransaydı, 28 Şubat kesinlikle yaşanmazdı” dedi. 

28 Şubat postmodern darbesinin 15. yıl dönümü, süreçte aktif rol alan gazeteci ve siyasetçiler arasında ilginç hesaplaşmalara sahne oldu. Gazeteciler, birbirlerini darbe sürecinde rol almakla ve hükümeti düşürme planlarının parçası olmakla suçlarken, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan 28 Şubat soruşturmasının kapsamı da hâlâ merak konusu. Sabah Gazetesi ve ATV’de yıllardır çizdiği ‘Bizimcity’ karikatürleriyle tanınan Salih Memecan, o dönem devletin Kemalist ideolojisine aşırı bağlı olan birçok gazetecinin her şeyi çok rahat manipüle ettiklerini anlattı. Gazetecilerin neler döndüğünü bildiklerini anlatan Memecan, buna rağmen süreç içinde kullanıldıklarını ifade etti. “Basın daha ilkeli durabilseydi, daha araştırmacı olsaydı her şey farklı olurdu” diyen Memecan,“Gazeteciler olarak araştırmak istemedik çünkü kimilerimiz korktu, kimilerimizin öyle işine geldi. Yani basın cesur davransaydı 28 Şubat kesinlikle yaşanmazdı” diye konuştu. Halen Medya Derneği’nin başkanlığını da yürüten Memecan, postmodern darbe sürecinde gazetecilerin üstlendiği rolü anlattı:

* Karikatürist gözüyle 28 Şubat döneminde medya nerede duruyordu?

Türkiye’de son 10 yılda büyük bir değişim yaşandı. Medya daha önce devletin kurucu ideolojisine sahip çıkan insanların kontrolündeydi. O dönemin en sevimsiz yanı gazeteci olarak neler döndüğünü biliyordunuz. Aczimendilerin palavra olduğunu, Müslüm Gürbüz’ün Fadime Şahin’le yakalanmasının düzmece olduğunu, bütün bunların tiyatro olduğunu biliyorduk ama bazı arkadaşlarınız bunu öyle bir anlatıyordu ki halk da inanıyordu. Medya kullanıldı.

* Bir karikatürünüzde ‘darbe şakşakçılarını’ çizmiştiniz? Kimdi bunlar?

Sürekli darbe beklentisi içinde olan insanlar vardı. Gazeteciler de buna gaz veriyorlardı. Buna karşı koyan dik duran köşe yazarları da vardı. Fakat yöneticilerinin durumu daha farklıydı. Rüzgârın yönüne göre tavır almak durumunda kaldılar. Mesela Dinç Bilgin’e büyük haksızlık yapıldı. Fakat o da nasıl davranması gerektiğini bilemedi.

* Sizin de darbe beklentisi içinde olduğunuz iddia edilmişti…

Darbe beklentisi içinde olanlarla dalga geçmek için geri sayım yapan bir darbeciyi çizmiştim. Darbeci “3, 2, 1, 0” diye geri sayım yapıyordu. Ama birileri yanlış anlayıp benim beklenti içinde olduğumu zannetmiş. Bu kişi de Şevket Kazan’dı. Dava açtılar sonra dava kendiliğinden düştü.

* Sizce darbe döneminin gerçek mağdurları kimlerdi?

Muhafazakâr kesim mağdur bırakıldı. Ben uzun yıllar Amerika’da yaşadım, orada kimsenin dini öğrenme hakkını elinden alamazsın. Türkiye’de ise bu hak alınmaya kalkışıldı. Türkiye baskıcı faşist bir yere dönüştü. Eskiden yazar öldürülünce, haber yapardık ve biterdi. Sonra birisi gelir “Katil buymuş” derdi ‘Aaa tamam’ derdik. Biz gazetecilerin de büyük günahı var. Niye sorgulamadık ki? Basın daha cesur davransaydı farklı yerde olurduk.

* Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Basın daha ilkeli durabilseydi, daha araştırmacı olsaydı her şey farklı olurdu. Araştırmak istemedik çünkü kimilerimiz korktu, kimilerimizin öyle işine geldi. Yani basın cesur davransaydı 28 Şubat kesinlikle yaşanmazdı.

* ’28 Şubat’a destek veren gazeteciler de yargılanmalı’ deniyor…

Gazeteci yargılarken, suçlanırken çok dikkat etmek gerekir. Gazeteciler, fikirlerini söylemekte serbest olmalılar. Bütün mesele çetenin parçası mısın, değil misin? 28 Şubat’ta aktif rol alıyor musun? Darbe olmasını bile isteyebilirsin, bu tartışılabilir şayet bunları bir proje dâhilinde yapıyorsan o zaman bu bir suçtur.

CHP Kemalist düzeni korumakla yükümlü

*Bir karikatürünüzde darbe anayasası değişime direnir, CHP anayasa değişikliğine sert şekilde müdahale ediyor diyorsunuz. Darbe anayasasını savunduklarını mı düşünüyorsunuz?

Tabii ki. CHP Kemalist düzenin partisi ve onu korumakla yükümlü. Artık anayasanın değişmesi gerekiyor. CHP’nin bir de tabanı var. Teşkilatında ve oy aldığı seçmenler arasında bir grup var ki değişime çok sert bir tepki gösteriyorlar.

* Peki ya AK Parti ?

AK Parti düşündüğümüzün ötesinde bir değişim gerçekleştirdi. Biz gazeteciler entelektüeller bekliyoruz ki her şey hemen olsun ama bu o kadar kolay değil. Siyaset başka bir şey. Zamanı, dengeleri kollar. Demokrasi içinde çözüm aramak zaman alır. AK Parti doğru yolda hızla ilerliyor.

* 28 Şubat döneminde sivil toplum kuruluşları mesela TÜSİAD nerede duruyordu?

O yıllarda 5’li çete vardı. “Sivil toplum örgütü” diyoruz ama sivil değillerdi, organize bir şekilde asker için çalışıyorlardı. TÜSİAD’ın ise her zaman muhafazakâr bir duruşu oldu. Belki menfaatleri de onu gerektiriyordu. Askeri vesayet altında şekillenen bir yönetim anlayışları oldu. Bugün de aynı tutum içinde olmalarını doğal karşılıyorum. Şimdi Türkiye çok değişti ve yeni modern bir orta sınıf oluştu. TÜSİAD onları değil daha seçkin bir kesimi temsil ediyor. Bu seçkin kesimin her şeyi daha iyi bildiğini varsayıyor, değişimin farkında değil!

* TÜSİAD’ın bazen sert denebilecek çıkışları oluyor ve bu kimi çevrelerce siyasete müdahale olarak da nitelendiriliyor. Buna katılıyor musunuz?

TÜSİAD’ın bugün sivil toplum örgütü olarak açıklama yapması normal! Eğitim konusu önemli çünkü Türkiye’nin çalışma hayatına büyük katkısı var ama bence TÜSİAD esas 12 Eylül referandumunda çok yanlış yaptı. Yanlış yerde durdu. Türkiye için büyük bir değişimin fırsatıydı siyasi duruşunu yanlış yerde yapınca kredibilitesinden de kaybetti.

En toleranslı siyasetçi Özal’dı

* Politikacıların ‘şaka kaldırmaz’ hallerinin sizi zor durumda bıraktığı oluyor mu?

Siyasilerin çoğu hoşgörülü. Şakayı kaldıramayanlar ya acemi politikacılar ya da politikacıların acemi danışmanları oluyor. Başbakan Erdoğan da başlarda dava açıyordu, yanlış oluyordu şimdi bunu yapmıyor. Şimdiki mizah dergilerine bakınca karikatür üzerinde baskı olduğunu düşünmüyorum. Zaten karikatürün tanımı hakaret etmek üzerine kurulu. Her karikatürü de beğenmek zorunda değiliz, dergiyi almayız, bakmayız olur biter…

* En rahat çalıştığınız, en toleranslı siyasetçi kim?

Sanırım Turgut Özal’dı. Gerçi bana açılan davaların çoğu yine onun tarafından gerçekleşti. Sonra öğrendim ki Cumhurbaşkanı ile ilgili karikatür çizdiğin zaman kamu davası açılıyormuş. Esas sıkıntı da Kenan Evren ile ilgili hiç karikatür çizilmezken, Özal zamanında başlamamızdan patlak vermişti. Biz çizmeye devam edince onlar da vazgeçmek zorunda kaldılar ve Cumhurbaşkanı artık çizilebilir oldu. Amerika’da da Başkan Obama’yı patlak dudaklı çizemezsin. Çünkü o zencilere yapılan hakaretleri hatırlatır.

Röportaj: Burcu Bulut/Yeni Şafak