2 Nisan 2001 “TİYATRO BİTTİ”

28 ŞUBAT Sürecini ahlaksız ve hukuksuz bir şekilde hazırlayan;

‘Postal yalayıcı Medya’  ve ‘İşgalci Patronlar’

Bunları kullanarak kamuoyunu yönlendiren ‘Monşerler’

Uşaklık eden kukla ‘Akademisyenler’ 

Kamu kuruluşlarını Milletin aleyhinde kullanan ‘Zalimler’

ve

POSTMODERN DARBE Eylemini Gerçekleştiren

 Vatan-Millet ‘Hainleri’ ne

HESAP SORULMALI.

28 ŞUBAT DARBE ZİHNİYETİ

2 NİSAN 2001 Günü

SALİH MİRZABEYOĞLU’nu

İDAM CEZASINA ÇARPTIRDI.

‘GİZLİ KAHRAMAN’ SİSİ

“Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım.” diyen ve yaptığı hizmetler sebebiyle ‘alnından öpüldüğünü’ belirten Sisi, bakın nasıl bir adım attı?
 
Sisi olarak tanınan Seyhan Soylu 26 mart’ta, 28 Şubat soruşturmasını yürüten Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili ile görüştü.

Psikolojik harekât amaçlı projelerde yer aldığına yönelik itiraflarıyla gündeme gelen Sisi, ‘ifadesine başvurulup başvurulmayacağını’ öğrenmek için savcıyı ziyaret ettiğini söyledi.Adliye çıkışında açıklama yapan Sisi, kendisine ‘şu an böyle bir durumun olmadığının’ ifade edildiğini belirtti. Sisi, süreçteki rolünü şöyle tarif etmişti: “Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım.”

‘Sisi’ lakabıyla tanınan Seyhan Soylu, 28 Şubat sürecine ilişkin soruşturmayı yürüten Özel Yetkili Ankara Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili ile görüştü. Ankara Adalet Sarayı’na avukatıyla gelen Soylu, bir süre Savcı Bilgili’nin odasında kaldı. Görüşmenin ardından açıklama yapan Soylu, 28 Şubat sürecine ilişkin son dönemde çıkan haberlerde, isminin yer aldığını savcıdan konu hakkında bilgi istediğini söyledi. Savcıya, ‘ifadesine başvurulup, başvurulmayacağını’ sorduğunu belirten Soylu, savcının kendisine ‘şu an böyle bir durumun olmadığını’ söylediğini kaydetti. 28 Şubat sürecinin en önemli aktörlerinden Seyhan Soylu, JİTEM’in yayın organı olduğunu iddia ettiği Strateji Dergisi bünyesinde 8 ay boyunca istihbarat çalışmaları yaptığını anlatmıştı. Tesettüre girerek Kalkancı tarikatını incelemeye aldığını, yaptığı hizmetler sebebiyle ‘alnından öpüldüğünü’ belirten Sisi, kendine Türkiye’yi ‘yobazların elinden kurtarma’ misyonu yüklediğini öne sürmüştü. Sisi, “Ben 28 Şubat’ın gizli kahramanıyım.” diyerek süreçteki rolünü anlatmıştı.

‘Darbe Süreci’nde Yapılan Mirzabeyoğlu Davası Yenilenmeli

28 Şubat sürecinin mağdurlarından Salih Mirzabeyoğlu, birifinglerle karar veren hakimlerin verdiği kararla müebbet hapse mahkum. 28 Şubat mağdurlarının avukatı Müşir Deliduman, Meclise çağrı yaparak, 28 Şubat sürecinde haklarında mahkumiyet kararı verilenlerin yeniden yargılanması gerektiğini söyledi.

NİL GÜLSÜM

28 Şubat’ın üzerinden 15 yıl geçti. Her yıl o döneme ilişkin yapılan yanlışlar ve dönemin mimarları, mağdurları konuşuldu. Ancak bu sene önceki yıllara nazaran daha yoğun bir gündem vardı, çeşitli suç duyurularında bulunuldu. O dönemin mağdurları ve yaşadıkları konuşulurken Salih Mirzabeyoğlu’nun yaşadığı mağduriyet, yeteri kadar gündeme gelmedi. Mirzabeyoğlu, 28 Şubat süreci devam ederken gözaltına alındı, idamla yargılandı ve yine o dönemde idam kararı onandı. Onun hakkında idam kararı alan hakimin yanlış karar almış olabilirim ifadesine rağmen yargılanma süreci henüz başlatılmadı. 28 Şubat zihniyetinin mahkum ettiği bir kısım mağdurların avukatı Müşir Deliduman ile dava sürecini ve bundan sonra yapılabilecekleri konuştuk.

Salih Mirzabeyoğlu, yıllardır cezaevinde ve çeşitli zulümlere,  işkencelere maruz bırakılıyor. Siz 28 Şubat sürecinin yargı mağdurlarının avukatısınız, Mirzabeyoğlu da bu süreçte mağdur olanlardan önemli birisidir. Mirzabeyoğlu hangi suçu işledi ki bu muameleyi görüyor?

Teknik olarak hukuk mesnedini sosyolojiden, toplumun dinamiklerinden almadığı zaman tiranlığa dönüşür. 28 Şubat süreci tamamen halkın iradesine karşı ve düşmanca bir tutum içinde olmuştur. Yargılamalar da bu minval üzere olmuştur. Oysa Hukukun varması gereken ideal; adalet kavramını gerçekleştirmesidir. Salih Mirzabeyoğlu’nun adli suçlar, adli ve silahlı örgütle bir şekilde ilgisi yok. Çünkü ortada silahlı bir örgüt yok. Ancak Salih Mirzabeyoğlu bir mütefekkir olarak yargılanıyorsa tamam diyebiliriz.

Örgüt bağlantısı yok

Zannederim bu resmi olarak da belgelendi değil mi?

Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin yaptırmış olduğu bilirkişi raporunda, ortada bir silahlı örgüt olayının olmadığı yer alıyor. 28 Şubat’ın öncüleri, 12 Eylül zihniyetine sahip olanlar, olmayan bir örgüt çemberi oluşturdular, suç örgütü oluşturdular ve örgüte de bir yönetici gerekiyordu. Yönetici olarak da 50 civarında eser sahibi olan Mirzabeyoğlu’nu seçtiler. Mirzabeyoğlu gibi başka isimler de var cezaevinde olan. Sağ veya sol olsun onlar için hiç problem değil.

Peki 28 Şubat döneminde başlayan bu mağduriyetin giderilmesi ne şekilde olabilir? Ki Salih Mirzabeyoğlu da bunlardan birisi…

28 Şubat sürecinde alınan yargı kararlarının toptan iptal edilmesi lazım. Yargılamaların yeninden adil olarak yapılması yönünde hukuki şartlar mevcuttur. Kaldı ki bir tıkanma olursa hususta Meclis’in halkın iradesine uygun, hümanist ve adil olarak davranıp tıkanmış yollar açması gerekmektedir. Meclis şike olayında, MİT olayında yasal bir düzenlemeye gitti. Kaldı ki bu iki düzenlemede mağdur olanlar 28 Şubat sürecinde mağdur olanlar kadar değillerdi. Kamuoyu tepkisi de bu denli çok ve yoğun değildir. Bu nedenle halkın sesine kulak verilerek meclis bu konuda yasala düzenlemeler yapması gerekmektedir.28 Şubat sürecinde yargının aldığı kararlar cuntacıların, halkın iradesine rağmen almış olduğu kararlardır. Bu kararlar brifingle beslenmiş olan hâkimlerin yapmış olduğu yargılamalar neticesinde adalet kavramını zedeleyen kararlardır. Bu kararlar halkın vicdanın yok hükmünde ki kararlar olduğundan dolayı yeniden adil yargılama yapılması adalete olan inancı pekiştirecektir.

Meclis adım atmalıdır

28 Şubat mağdurları için yargı yolu yeniden nasıl açılabilir?

Bunların kararların kaldırılması, değiştirilmesi ve yargılamanın önünün tekrar açılması Meclis’in elindedir. Eğer Meclis böyle bir adım atarsa, Türkiye’de yaşayan bütün halklar Meclis’i alkışlayacaktır. İdeolojisine, partisine bakmadan bu yönde alınacak bir karar toplumumuzun yaralanmış vicdanına merhem olacaktır. Bu hususta Meclis’in elini tutacak hiçbir güç yoktur, bir günde bu kararı çıkarabilir. Böylece o süreç içerisindeki yargılamalar bir bütün olarak yenilenebilir.

Bu şekilde alınacak bir kararın hukuki zeminde bir engeli var mıdır?

Meri ve cari pozitif hukuk çerçevesinde dahi, bu yargı kararlarının tekrar gözden geçirilmesi önünde hiçbir engel yoktur. O dönemde alınan kararlardan birisi de Mirzabeyoğlu ile birlikte Yakup Köse davasıdır. Bu yargılamayı yapan, Sedat Karagün isimli hakim alınan kararla ilgili olarak: “Ben o dönemlerde her davamda baskı görürdüm” dedi.  Her davasında baskı gören bir hakimin vereceği kararlar sağlıklı olamaz. Hakimin görüntüde tarafsızlık ilkesine aykırıdır. AİHM standartlarına uygun değildir. Yargılamanın yenilenmesi sebeplerinden sadece bir tanesidir.

Metin Çetinbaş da buna benzer bir açıklama yapıyor. Hata yapmış olabilirim diyor…

Onun ötesinde yine çok garip bir beyanatı var: “Biz o gün ki şartlara göre karar verdik” diyor. O gün ki şartlar ve o gün ki Ceza Kanunu kalktı, o zaman o gün ki suçlamalar da kalktı. O günkü şartlara göre karar veren hakim, hukuk etiği açısında yansız ve tarafsızlık hatta bağımsızlık ilkesini kaybetmiştir. Ceza kanunumuz içerisinde hakimin kusurundan kaynaklanan kararların verilmesi sakat kararlardır ve bu davaların yeniden yargılanması lazım.

28 Şubat döneminde alınan kararlar yeniden ele alınmalı

28 Şubat döneminde Salih Mirzabeyoğlu davası başta olmak üzere o dönem alınan tüm kararların hukuki olarak yeniden gözden geçirilmesini mi talep ediyorsunuz?

Kesinlikle evet.  Sokakta yürüyen halkının talebi de budur. Hukuk; o ülkede yaşayan halkın mutluluğu için vardır, halkın vicdanını rahatsız eden bir hukuk sistemi neden olsun ki? O dönemin sosyal dinamiklerini de araştırmamız lazım. 28 Şubat dönemde suçsuz ve günahsız başörtüsü mağdurları var ve bunların sayısı Türkiye’deki bir büyükşehir belediye nüfusunun miktarı kadardır. Bunlar da brifing alan hakimler tarafından cezalandırılmıştır. O karanlık dönemin bütün sosyal olgularıyla birlikte, özellikle hukuk nosyonuyla birlikte değerlendirilmesi tarihin çöplüğüne atılması lazım. Bunun için elimizde hukuk argümanları vardır. O dönemde karar alan hakimler kendileri söylüyorlar o zamanın şartlarına göre karar aldıklarını. O günün ki şartları da cuntanın emriyle, cuntanın istediği kararları verdik demektir. O zamanki cunta balyozcular, Ergenekoncular, milli iradeye ve insana karşı düşman olan, hatta camileri bombalamak için planlar yapan kişilerdir.

Salih Mirzabeyoğlu davası brifinglerin yargıya doğrudan müdahalesinin somut bir örneğidir denilebilir mi?

Kesinlikle diyebiliriz. Çünkü o dönemde belli bir fikriyatı temsil eden bir liderin, bir önderin cezalandırılması onlar için büyük bir zaferdi. Ve bunu da nitekim kendi argümanlarına göre başardılar. Sakat yargılamalarla, uydurulmuş delillerde Salih Mirzabeyoğlu hakkında karar vardılar. O dönem ki yargı kararlarının hepsinde bu kokuyor. Salih Mirzabeyoğlu davası da bunun somut ve majör örneğidir.

Salih Mirzabeyoğlu’nun işkence görmüş haliyle mahkemeye getirildiği görüntüler zihinlerden silinebilecek kareler değil. Bir de telegramdan bahsediliyor…

İnsanlık onurunu zedeleyecek tıraş etme, ceza evinde tek kişilik hücreye atmalar. Bizim görmediğimiz uygulamalar da var tabi, çünkü her şey de aleni yapılmıyor. Kaba dayaklar ve küfürlerin yanı sıra psikolojik işkenceler. Kendi avukatları tarafından dile getirilen zihin kontrolü- telegram da var.

O dönemde sonuca bağlanan kararların yeniden gözden geçirilmesi için bir girişiminiz oldu mu?

Biz 28 Şubat süreci ile ilgili Yakup Köse davası ile birlikte Ankara özel yetkili savcılığa bir suç duyurusunda bulunduk. Yargıçlara brifing verenler, ondan sonra bunda somut etkisi olanlar hakkında bir suç duyurusunda bulunduk. Bunun üzerine ertesi gün Savcı Bey Genel Kurmay’dan brifinge katılan hakimlerin listesini talep etti. Demek ki bunda makul ve ciddi bir şüphe gördü, onun üzerine hareket etti. Maddi gerçek ancak sağlam ve kirletilmemiş delillerle ortaya çıkar. Bu da ülkemizde hukuk birliği ve “hukuk barışını “sağlar.

28 Şubat Allah’a inananlara açılan savaştır

28 Şubat dönemi alınan yargı kararları göz önünde bulundurularak cevap verecek olursanız, o dönemin hedefinde kimler vardı?

Çok net bir şekilde, Müslümanlara karşı zulümdür, yapılan bir işkencedir, yapılan bir darbedir. Bunlar halkla birlikte Hakka savaş açmışlardır.  28 Şubat; Allah ve Allah’a inanlara açılan bir savaştır.

28 Şubat’ın üzerinden 15 yıl geçti. Bu zaman içerisinde Mirzabeyoğlu’nun mağduriyetinin kamuoyunun gündemine yeteri kadar gelmemesini nasıl yorumluyorsunuz?

O dönemde bu cuntacılar yayın organları bastırdılar, hiçbir şekilde dile getirilmedi. Bazıları bir fikir yapısına karşı düşmanlıklarından dolayı bunu dile getirmiyor. Diğer tarafta da İslamcı kesiminin kariyerist ve konformist olmaları etkili oldu. Ayrıca 28 Şubat’ın artçıları devam ediyor.

Hukuki anlamda örneklendirir misiniz?

Somut olarak Yakup Köse.  İdam vermişler, durmamışlar şuanda Yakup köse’nin devam eden 3 davası, kesinleşen 1 cezası var. Cezalar kesinleşti ve şu anda insanlar paldır paldır toplanıyor.

Tahliye olmuş kişiler yeniden içeriye mi alınmak isteniyorlar?

-Tabi tabi, metris cezaevinde kalanlar alınıyor. Bandırmadaki 32 kişinin davasında 7yıl ile 10 yıl arasındaki cezalar şu anda Yargıtay da.  Bu cezalandırma şu anda temyiz aşamasında muhtemelen onanacak. Bu çocuklar, bu gençler tekrar toplanıp içeri atılacak. Bu da 28 Şubat hala devam ediyor demektir.

Mirzabeyoğlu çocuğunu okula götürürken yakalandı

Mirzabeyoğlu örgüt evinde mi yakalandı?

Çocuğunu okula götürürken tutuklanan Mirzabeyoğlu’nun eşiyle yaşadığı ev örgüt evi olarak lanse edildi. O herhangi bir suç işlemediği için normal hayatını sürdürüyordu. Her aile babası gibi çocuğunu eliyle okula götürüyordu. Mesela Yakup köse 15 yaşında iken legal bir partinin mitingine katılıyor ve evinde Kuran-ı Kerim bulunuyor.  Bu çocuk suçüstü yapılmadan alınıyor, sonra keşfe gidilmiyor. Bunlar hep sahte tutanaklarla keşif yapıldı gösteriliyor. Sonra da Yakup Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal sürecini değiştirmek için bir örgüte üyeliği, o örgüt kapsamında faaliyetlerde bulunduğu suçlamasıyla idama mahkum ediliyor. 10 yıl boyunca da yapmadıkları işkence, ailesine yapılan baskı kalmıyor. Bu çocuğun annesine dahi sarılmasın yasaklayan bir zihniyetin Salih Mirzabeyoğlu davasında yaptıklarını çok görmemek lazım.

Mirzabeyoğlu’nun talepleri İslami ve insani

Salih Mirzabeyoğlu süreçle ilgili olarak ne düşünüyor, çıktığı zaman ne olacak?

Çok nettir, kalkıp da özür dileyecek bir durumda değildir. Özür dileyecek bir şey yapmamıştır. 50’yi aşkın fikir eseri vermiştir ve çıktığı zaman yine yoluna devam edecektir. Fikirleri ile toplumu aydınlatmaya çalışacaktır. Zaten kendisi silahlı bir örgüt veya bir şiddet taraftarı değildir. Belli fikirleri vardır, bu fikirler de evrensel ilkeler doğrultusunda İslami fikirlerdir. Tabi ki karşılaştığı durumla ilgili rahatsız oluyor. Suçsuz günahsız bir şekilde sizi de götürseler, siz de rahatsız olursunuz. Mirzabeyoğlu’nun çok insani ve İslami talepleri var.

Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Burada bir hususu belirtmek istiyorum, hem Salih Mirzabeyoğlu hem de Yakup Köse davasının kamuoyu tarafından bilinmesi daha doğrusu 28 Şubat cuntasının teşhir edilmesinin kütleselleşmesini kurumsal olarak HAS Parti sağlamıştır. Bunun yanında bir takım kurum ve şahısların da katkısı vardır. Hepsine teşekkür ederiz. En son olarak ailece mağdur olan bir de Hüda Kaya ve kızlarının durumunu da halkımız daha unutmamıştır. En kısa sürede bu mağduriyetlerin giderilmesi ve Bütün cuntacılar ile hesaplaşmak şarttır. 4 Nisan 2012 günü 12 Eylül yargılamasının duruşma günüdür. Darısı 28 Şubatçılara,12 Martçılara,27 Nisancılara olsun velhasılı kelam tüm cuntacılara olsun.

Meclis düzenleme yapmalı

İnancının bedeli olarak içeride tutulan Mirzabeyoğlu inanan kesimden ayrı bir hassasiyet bekliyor mu?

Elbette bekliyor. Yıllarca aynı fikirdaşlığı yapan insanlardan, birileri Meclis’te, birileri yönetim kademesinde, birileri de zindan da, çok ciddi bir tezat.

Yetkili mercilerden beklentiniz nedir?

Dilekçemizin üzerine brifing alan hakimlerin tespiti ile birlikte kanaatimize göre yeni deliller çıkacak. Yeni deliller, Salih Mirzabeyoğlu, Yakup Köse dosyasını esasta etkileyecekleri için yargılamanın yenilemesi için yeterli kanıtlardır. Bu çerçevede tekrar yargılamanın yenilenmesini talep ediyoruz. Ayrıca bu hususta eksiklerin ve boşlukların Meclis tarafından düzenlenmesini istiyoruz. Toplumun düşmanlarının, cuntacıların ekmiş olduğu zehir tohumlarını ayıklaması için yeni bir düzenleme yapılması mümkündür.

Milat Gazetesi

İşkence mağduru er hayatını kaybetti

Disiplin koğuşunda gördüğü işkence sonucu 2,5 aydır yoğun bakımda bulunan er Uğur Kantar hayatını kaybetti

Kuzey Kıbrıs’ta askerlik yaparken “Disko” olarak tabir edilen disiplin koğuşuna konulan ve 25 Temmuz günü gardiyan olarak askerlik yapan erler Fırat Keser ve Ayhan Aslan tarafından ciddi şekilde dövülen ve güneş altında sandalyeye kelepçelenerek tutulan Uğur Kantar dün akşam hayatını kaybetti.

İşkence sonucu iç organları hasar gören ve beyin fonksiyonları kaybolan, Kantar, Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) yoğun bakım ünitesinde 26 Temmuz’dan bu yana tedavi altındaydı.

Şuç Duyurusunda Bulunan 28 Şubat Mağduru 86 Kişi İfadeye Çağrılacak

28 Şubat darbesi mağduru Anadolu Halkını temsilen 86 kişinin adı emniyete bildirildi. Mağdurların ifadesi alınacak

28 Şubat post-modern darbesiyle ilgili soruşturmayı yürüten Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı, suç duyurusunda bulunan mağdurları dinleyecek.

Derbeye zemin hazırlayan olaylar kapsamında o dönemin aktörleri olarak bilinen Çevik Bir, Müslüm Gündüz, Fadime Şahin gibi isimleri ifadeye çağıracak olan savcılık, 28 Şubat mağdurlarının isimlerinin bulunduğu 86 kişilik listeyi Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdi. Emniyet, listede yer alan isimleri pazartesi gününden itibaren ifade için davet edecek.

Aczimendiler ve Bekir Yıldız da mağdur

Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığının emniyete gönderdiği listede, o dönem ordudan atılan askerler, cezaevinde bulunan Aczimendiler, HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile Şevket Kazan, Şeref Malkoç, Kazım Arslan gibi isimler de yer alıyor. 28 Şubat sürecinde Sincan’da tankların yürüdüğü dönemde Belediye Başkanı olan Bekir Yıldız ile ‘Kudüs Gecesi’ni düzenleyen isimler de soruşturmanın mağduru olarak dinlenecek.

Darbecilerde ifadeye çağrılacak

Adli kaynaklardan alınan bilgiye göre, söz konusu listedeki sayının 200’ü aşması bekleniyor. Savcılığa suç duyurusunda bulunan isimler, Ankara Asayiş ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince ifadeye davet edilecek.

Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, 28 Şubat post-modern darbesi hakkındaki soruşturma kapsamında ele geçen delil, dilekçe, belge ve CD’lerin incelemesini büyük oranda tamamladı. Savcılığın 28 Şubat sürecinin aktörleri olarak bilinen dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, eski Genelkurmay Genel Sekreteri emekli Tümgenaral Erol Özkasnak, Batı Çalışma Grubu’nda yer alan subaylar, tarikat liderleri Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı, Sisi lakaplı Seyhan Soylu, Fadime Şahin ve bazı gazetecileri ifadeye çağıracağı belirtiliyor. 

Yeni Şafak, Salih Mirzabeyoğlu 28 Şubat Mağduru

Gazeteci-yazar Salih Mirzabeyoğlu, 28 Şubat sürecinde askerin brifingine katılan hakimin kararıyla ağırlaştırılmış müebbete çarptırıldı. Hukukçular, İBDA-C üyeleri ile örgüt liderliği ilişkisi ispatlanamadığı halde tecritte tutulan Mirzabeyoğlu’nun yeniden yargılanması gerektiğini belirtti.

28 Şubat sürecinde yapılan yargılamalar ve verilen cezalar tartışma konusu olmaya devam ediyor. Post-modern darbe sürecinde İBDA-C örgütünün lideri olduğu gerekçesiyle gözaltına alınıp yargılanan gazeteci ve 50 kitabın yazarı Salih Mirzabeyoğlu da 28 Şubat sürecinde karagahta brifing alan yargının mağdurlarından biri oldu. Gerçek adı Salih İzzet Erdiş olan Mirzabeyoğlu, lideri olmakla suçlandığı İBDA-C üyelerinin yargılandıkları davalarda, hiçbir örgütsel bağ tespit edilememesine rağmen olağanüstü şartlarda önce idam cezasına çarptırıldı. Daha sonra cezası, idamın kaldırılması nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi. Mirzabeyoğlu, halen Bolu F Tipi Cezaevinde tek kişilik hücrede kalıyor.

SAKALLARI ZORLA KESİLDİ

Mirzabeyoğlu, 1998 yılı Aralık ayında kızını okula götürürken gözaltına alındı. Çıkarıldığı mahkemede tutuklanıp Metris Cezaevi’ne götürüldü. Daha sonra Kartal Cezaevi’ne, oradan da Bolu F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Mirzabeyoğlu, İBDA-C üyeleri ile ilişkisi ispatlanmamasına rağmen terör örgütü lideri olarak yargılandı. Yargılama sürecinde hapishanede sakalları zorla kesilerek mahkemeye çıkarıldı.

SİLAHLI EYLEMİ YOK

Mirzabeyoğlu’nun avukatı Güven Yılmaz, ortada ‘somut deliller’ olmadığı gibi brifinglerde alınan kararlar sonucunda müvekkilinin mahkum edildiğini söyledi. Yılmaz, Mirzabeyoğlu’nun serbest kalmasını değil, 28 Şubat’ın diğer mağdurları gibi yeniden yargılanmasını istedi. Yılmaz “Mevcut anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmekten ve örgüt liderliği” suçlamasıyla yargılanan Mirzabeyoğlu’nun talimatını verdiği, tek bir silahlı eylem ilişkin delil olmadığını belirterek “Söz konusu deiller mahkemeye sunulmadan karar verilmesi hukuk açısından izah edilemez” dedi.

Gözaltına alındığı tarihte 41 tane kitabı olan Mirzabeyoğlu hakkında medyanın yalan manşetlerle ‘yeraltı örgütü lideri’ gibi gösterildiğini anlatan Yılmaz, müvekkiline polisin sorguda örgüt liderliğini kabul etmesi için baskı yaptığını söyledi. Yılmaz şöyle konuştu:

SORGUDA ‘LİDERİM’ DE BASKISI

“Yukarıdan bastırıyorlar, sen ‘İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!’ Sorgulama esnasında Salih Bey’e söylenen şeylerden birisi de şu: ‘Biliyoruz. Tamam, hiç kimseyle görüşmediğini ve tanımadığını kabul ediyoruz; talimat da vermediğini kabul ediyoruz… Gelelim şu liderlik mevzuuna…’ Salih Bey de ‘Hiç kimseyle görüşmemişim, talimat vermemişim, bunu siz de biliyorsunuz. Ben bu durumda illegal bir örgütün nasıl başı olabilirim ki?’ diye mukabelede bulunuyor. Aynı polis ‘Gel sen şunu güzellikle kabul et. Hem biz sana kötülük yapmak istemiyoruz. İsteseydik evinin bahçesine eroini gömer, ‘eroin yakaladık’ derdik’ diyor.”

DEĞİL LİDERLİK TANIŞIKLIK BİLE YOK

Yılmaz, örgüt liderliği ilişkisinin savcılık tarafından da ispatlanmadığını belirterek, “Ortada hiyerarşik bir ilişki yok. Hiyerarşi olması bir tarafa tanışıklık yok. Eylem yok. Talimat yok. Fikrî bir yakınlık, bağlılıktır söz konusu olan. O gün için 41 tane eser vermiş bir yazarın fikirlerinin etkisinin olmasından daha tabiî ne olabilir? Kaldı ki, tanışıklık da olabilir. Çocukların bile bildiği üzere, suçlar şahsîdir” diye konuştu. Yılmaz, iddianamedeki “örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tespit edilmemiş olmakla beraber…” ifadesine dikkat çekti.

 

5 ay telegram işkencesi gördü

Güven Yılmaz, Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevinde Telegram işkencesi gördüğünü belirterek şunları söyledi: “Salih Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevine naklinden sonra burada 5 ay süreyle maruz kaldığı telegram-zihin kontrolü ile, kendisine mahkemelerde ‘Kemalist’ olduğunu açıklaması istenmiş bunun üzerine müvekkilim de ‘Kemalist’ olduğunu açıklamaktansa ideolojik bir tavırla hayatına son vermek istedi. Bunun üzerine paniğe kapılan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün yazılı emri ile tek başına kalmaması için yanına birisinin verilmesi kararlaştırıldı.”

 

Kararı veren hakim brifing aldı

Mirzabeyoğlu ile ilgili yargılamaları değerlendiren MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal, 28 Şubat darbe sürecinde brifingler verilen yargı mensupları eliyle oluşan mağduriyetlerin henüz konuşulma düzeyine bile gelmediğini söyledi. Hakkında idam cezası verilen Salih Mirzabeyoğlu’nun da bu sürecin mağdurlarından biri olduğunu ifade eden Ünsal, “Söz konusu kararı veren mahkeme başkanının dönemin brifinglenen hâkimlerinden olması yanında, son günlerde gazetelere yansıyan beyanları da Mirzabeyoğlu kararı dâhil bu süreçte verilen kararları tartışmalı hale getirmek için yeterlidir ve getirmiştir” dedi.

Ünsal, şunları kaydetti: “Hâkim ve savcıların ordudan brifing aldığı, yargının ordu-medya ve çeşitli STK’lar aracılığıyla baskı altına alındığı, hâkimlerin “DGM’de siyasi baskı görmediğim dava olmadı” mealinde ve verdikleri kararlarda yanlış yapmış olabilecekleri yönünde beyanlarda bulunduğu, duruşmalar boyunca dile getirilen telegram dâhil bütün işkence iddialarının kulak ardı edildiği bir ülkede yapılan siyasi yargılamaların adil olmadığı ortadadır. Mazlum-der olarak, Salih Mirzabeyoğlu davası başta olmak üzere, 28 Şubat döneminde yapılan bütün siyasi yargılamaların yenilenmesi (iade-i muhakeme) gerektiğine inanıyoruz.”

İBDA’nın Başörtüsü İlanı 28 ŞUBATÇILARI Rahatsız Etmiş


 

10 Mayıs 1999 tarihli AKİT GAZETESİ’nde, «İBDA»’nın yayınlanan ilanın da şöyle deniyor:

 

(MERVE’LER DİKDURUN 1999 KURTULUŞ YILINIZ)

Söz konusu ilan ise 28 Şubat savunucusu Prof. Dr. NUR SERTEL tarafından şöyle değerlendirilmişti:

“(Kılık-kıyafetin bireysel bir tercih olduğu ve türbanla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, üniversitelere girmenin ya da devlet memuru olmanın engellenmesinin demokrasi ile bağdaşmayacağına ilişkin siyasal islamcı söylemlerin ne derece inandırıcı olduğu uzun zamandır tartışıla gelmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başı örtülü olarak girmenin bireysel bir tercih olmanın çok ötesinde anlam taşıdığı açıktır. Amaç, siyasal islamın bayrağı olan türbanı ve onun temsil ettiği radikal islamcı görüşleri Meclis’e taşımak ve ardından da üniversitelerdeki ve devlet memuriyetindeki türban yasaklarını kaldırmaktır.

Kamuoyunda bu konuda oluşan tepkinin yersiz olmadığı, türbana ve onu Millet Meclisi’ne taşımak isteyenlere sahip çıkan kesimlerin niteliği ile giderek daha da açıklığa kavuşmaktadır.

Bunun en somut kanıtlarını yine islamcı medyanın yayın organlarında görmek mümkündür.
Federatif yapılı bir islam devletinin kurulması amacıyla faaliyet gösteren İBDA-C (İslami Büyükdoğu Akıncılar Cephesi) Merve Kavakçı’ya sahip çıkan örgütler arasında yer almaktadır. İBDA-C’nin, bir islamcı gazeteye verdiği ilanla “Merveler dik durun, 1999 kurtuluş yılınız” ifadesini kullanması, türbanın basit bir kıyafet tercihi olmanın çok ötesinde anlam taşıdığını ortaya koymaktadır.

 

Prof. Dr. NUR SERTEL, Türban ve Türk Kadını, Cumhuriyet Gazetesi, 13.5.1999 )

28 Şubat’ın İKNA ODALARI’nda İdeoloji Aradılar

28 Şubat sürecinde üniversitelerde uygulanan kılık kıyafet yasağı dolayısıyla binlerce öğrenci kazanılmış hakkını kaybetti. CHP milletvekili Prof. Nur Serter’in rektör yardımcısı sıfatıyla İstanbul Üniversitesinde icad ettiği ikna odası ise bir kara leke olarak hala Türkiye’nin alnında. Ne mucidi yargı karşısına çıktı üstelik, ne ‘imha edeceğim’ dediği görüşme kayıtları güvenli bir yere alındı. 
İkna odasına giren ve ‘beddua ediyoruz’ diyen kız öğrencilerse açtıkları davaların görülmesinde ısrarcı. Üç değerli tanık ile ikna odalarında ne olduğunu konuştuk. 
 
İkna odalarında psikolojik işkence gören, okullarına devam edebilmek için şapka, bere veya peruk kullanmaları bile engellenen öğrenciler ‘kasetler bende ama imha edeceğim’ diyen Serter’in yargılanmasını istiyor. 
 
Gülşen Demirkol, siz 28 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi öğrencisiydiniz ve sonrasında ‘Psikolojik İşkence Metodu Olarak İkna Odası’ adında bir kitap yayınladınız. Söyler misiniz ikna odasında ne oluyordu? 
 
98 yılı başında İstanbul Üniversitesinin tüm kayıtları ilk defa Avcılar Kampüsünde yapıldı. Normalde her öğrenci kendi fakültesinde kayıt olurdu. Avcılar’a gittiğimde yeni kayıt olacak kardeşlerimizin ne yaşadıklarına tanıklık ettim. Okul kapısından içeriye sadece kayıt olacak öğrenci ve anne babası alınıyor, anne baba da bir aşamadan sonra ilerleyemiyordu. İki aşamalı bir uygulama vardı. 
 
Öğrenci yalnızlaştırılıyordu yani. 
 
Kesinlikle. Bahçede tam bir şenlik havası var. Müzik çalınıyor, Atatürkçü Düşünce Derneği’nden öğrenciler stantlar açmışlar, janjanlı bir hava var. Fakat kayıt için okula giren başörtülü öğrenciler ağlayarak dışarı çıkıyordu. Neden diye sorduk. Biri ağlayarak “içerde kamera var, bizi çekiyorlar” dedi. Hepsi dağılmış vaziyetteydi. Ben de bunu not aldım. 
 
Niye not aldınız, anlamadım. 
 
Yasak uygulamalarının ve eylemlerimizin güncesini tutuyordum zaten. O günlük Ayşegül Çetin adıyla yayınlandı. O alışkanlıkla o gün olanları da bir kenara yazdım. Ertesi yıl da bu benim ümmete borcumdur diye ikna odasında olanlar üzerine çalıştım. Kolay olmadı. İkna odasına girip başını açmayanlar İstanbul’dan dağılmışlar, herkes şehrine dönmüş, onlara ulaşmak imkansız. Ben de Nur Serter’in teorik olarak “ikna ettik” dediği öğrencilerden 25, 30 tanesiyle görüştüm. 
 
Peki olay nasıl gerçekleşmiş? 
 
Kayıt sırasındayken onları diğer öğrencilerin arasından ayırıyor, ayrı bir odaya alıyorlar. Bir liste var ellerinde, bazı isimlerin başında T harfi var, türbanlı anlamında. Konuşma sohbet gibi başlıyor ama aslında psikolojik yöntemlerle bir sorgulamaya ve ikna metotlarına dönüyor. Zaten öğrencinin tecridi bilinçli bir yöntem. Odada sürekli aynı cümle tekrar ediliyor: ‘Başını açmazsan kesinlikle okula giremeyeceksin’ deniyor ya da ‘bak bu kadar emeğin boşa gidecek’ ya da ‘sen çok güzelsin’. ‘Şu anda burada -yani kameranın, erkek kameramanın önünde- başını açmazsan kaydını kesinlikle yapmayız’ deniyor. Bu kesinlikle suç. Onu psikolojik olarak çökertmeyi hedefliyorlar. Mahremiyete saldırı bu. Zaten kızlardan biri kamera karşısında fenalık geçiriyor. Müslüman bir zihnin saçındaki kılları göstermesinin onun değerlerine zarar vereceğini bile bile bunu yapıyorlar. Ona ‘ben yenildim’ dedirtmek istiyorlar. Zaten yasağın kendisi sizden olmadığınız biri olmanızı istediği için de bölücü bir şey. 
 
Kızlara bir de belge imzalatılmış? 
 
Evet, bir tür taahhütname. Kişisel bilgileri isteniyor, hangi ilkokul ortaokul liseden mezun oldun, hangi dershaneye gittin soruları var. En altına da, “bundan sonra okulun hiçbir yerinde başörtülü olarak bulunmayacağıma, kurallara uyacağıma söz veriyorum” yazıp altına imza atmanı istiyorlar. 
 
Sonra peruk hadisesi mi başlıyor? 
 
Perukçular vitrinlerine o dönem ‘tesettür peruğu bulunur’ diye yazdı mesela. Peruk güzelleşmek için alınan bir şey fakat tesettür peruğu özellikle çirkin ve onun gerçek saç olmadığını ifade ediyor. Okula giren kızlar bu perukları kullanarak kendilerini zorlayanlara ‘ben ikna olmadım, peruk takıyorum, kafamın içini değiştirmedim, köprüyü geçene kadar böyle, bunu görün’ demiş oluyor. Üzerlerinde bol uzun pardösüler, başlarında kocaman bir peruk.. Bununla baş edemeyince bu sefer ‘ideolojik peruk yasaktır’ demeye başladılar. Peruk, şapka, bere yasak dendi. Saçını kazıtarak okuluna devam edenler oldu. 
 
Şimdi ne yapılmasını istiyorsunuz? 
 
1) Nur Serter’in o kasetleri bize teslim etmesini 2) İkna odalarında hangi memur ve öğretim görevlileri görev aldıysa ortaya çıkarılması gerekiyor. Odada bir kameraman var. İki psikologdan bahsediliyor. Kim bu insanlar? Artık 28 Şubat’ın bir darbe olduğunu herkes kabul ediyor. Bu yapılanların bedelini ödeyen insanlar var. Hayatlarının akışı bozuldu, on yıllarına mal oldu. Bugün hak iadeleri oluyor ama aynı şey değil. Ben o dönem yüksek lisansı kazanmıştım ama gidemedim. Şimdi yeniden başlasan da ergen bir çocuğun ilkokul sırasına oturması gibi hissediyorsun. Belki de ben bugün üniversitede çalışıyor olacaktım. Neden olamadım? 
 
Nur Serter’e ne demek istersiniz? 
 
Özür dilemesini istiyorum. Yetmez ama en azından bu hakkı teslim etmesini isterim. Kendini, kızını bizim yerimize koymasını isterim. Yoksa bilsin ki ikna odasına girenler ona dua değil, beddua ediyorlar. 
 
İkna odası Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na gelsin 
 
’28 Şubat döneminde kapıdaki güvenliğe bir tutam kıl gösteremezseniz okulunuza giremiyordunuz’ 
 
Hanife Gökdemir, siz Nur Serter’e dava açtınız. Önce sizi tanıyabilir miyiz? 
 
1979 İstanbul doğumluyum. Bakırköy İHL mezunuyum. İlk tercihim olan İstanbul Üniversitesi Tarih bölümüne 1997’de girdim. 
 
Ve 98’de de ikna odasına? 
 
28 Şubatla gelen yasakla ikinci sınıfta tanıştım. Okula alınmayışımızla kapı önü bekleyişler ve eylemler başladı. Yasağın uzantısı olarak ikinci sınıfta ikna odasına alındık. 
 
Odada diğer öğrencilere de yapılan konuşmalar yapıldı. Daha sonra ne oldu? 
 
Onların istediği olmayacaktı; ne okulu bırakacaktım ne başımı açacaktım. Bu yüzden başörtüsünün üzerine bere, şapka takarak sadece sınavlara girebilecek şekilde okula gittim. Son sınavı verdikten sonra diplomamı almak için bile okula gitmedim. Ben diplomamı bu okuldan başörtülü şekilde alacağım’ diyordum. Bunun için 10 yıl bekledim. 
 
Tüm bunlar olup biterken neler hissettiniz, neler düşündünüz? 
 
Bu insanlar kim, hangi hakla inançlarım ve yaşamım hakkında tasarrufta bulunabiliyorlar diye düşünüyordum. Aylarca süren protestolar, davalar karşısında olumlu tek gelişme olmamış, sesinizi duyuramamışsınız. Tam bir umutsuzluk içinde size dayatılan şeye boyun eğme psikolojisindesiniz. Ama bu, görünüşte bir kabulleniş. İçten içe ise büyüyen bir isyan. Sıcak günlerde başınızda bere var ve gülünç şekilde okula girdiğinizi hayal edin. Arkadaşlarınıza görünmemek için yol boyu dua ediyorsunuz. Bakışlarla karşılaşmamak için başınızı yerden kaldırmıyorsunuz. 
En kısa yolları, anfide en arka sıraları hesaplıyorsunuz. Kapıdaki güvenlik sizi içeri alabilmek için bir tutam da olsa ‘kıl’ görmek istiyor. Hocanız kılığınızdan dolayı sizi tanıyamıyor. Bir kere bile zevkle ders dinleyememiş olarak mezun oluyorsunuz. Başkalarının tuttuğu notları rıza minnet alıp sınava çalışıyorsunuz. Çıkışta başörtünüzü takacağınız bir lavabo araştırıyor hiçbir hocaya yakalanmamak için koridorlarda koşuşturuyorsunuz 
 
Size bunca şeyi yaşatanlar hakkında dava açmak için niye 12 yıl beklediniz peki. 
 
Bu 10 yıl boyunca yasağın etkileri sürüyordu, demokratik bir yapı hala oluşmamıştı. İşin fikir babası Nur Serter henüz bunu kabul etmiş değildi. Ta ki Kasım 2010’da sizin yaptığınız röportajda bu suçu ikrar edene kadar. Büyük ihtimalle suçunun üzerinden 10 yıl geçmesine bağlı olarak, zaman aşımına güvenerek yapmıştı. Fakat yanılmıştı çünkü hukuken suç delilinin ortaya çıkması veya suçlunun itirafı zaman aşımını ortadan kaldırır. Röportajı okuduktan bir kaç gün sonra dava açtım, suç duyurusunda bulundum. 
 
Tam olarak neden davacısınız? 
 
Öncelikle elinde imha edeceğini söylediği kayıtların adli emanete teslim edilmesi, suç delillerinin karartılmaması için tedbir davası açtım. O dönem rektör yardımcısı olması sebebiyle -devlet memuru- üniversitenin arşivinde bulunması gereken kayıtların şahsında tutuluyor olması ayrıca suç. İkinci olarak ikna odalarında görev yapmış kişilerin kimliklerinin tespit edilmesi ve son olarak da başta Nur Serter olmak üzere bu kişilerin cezalandırılması için ceza davası açtım. 
 
Dava görülemiyor değil mi şu an? 
 
Serter CHP milletvekili, dokunulmazlığı var, bir şey yapılamıyor, evi aranamıyor. 
 
Sonuç alacağınız umudunuz var mı? 
 
30 yıl sonra bu ülkede Kenan Evren yargı önüne çıkıyorsa ben 14 yıl daha bekleyebilirim. Yeter ki bunca insanın hayatını karartanlar hesap versin ve cezalandırılsın. 
 
TBMM’ye bir çağrınız var mı? 
 
Serter’in dokunulmazlığı kaldırılsın. Suçlular tespit edilsin cezalandırılsın. Yasak sadece üniversitelerde kaldırıldı o da kısmen. Her alanda serbestlik için anayasal düzenlemeler yapılsın. İkna odaları Meclis İnsan Hakları Komisyonu gündemine taşınsın. 
 
Ya şimdi başını açıp okursun ya da asla okuyamazsın 
 
Nevin Karakuş sizi de tanıyalım. 
 
1971 Hopa doğumluyum. Artvin İHL mezunuyum. Yasakla ilk kez 1989’da karşılaştım. Atatürk Ün. İlahiyat Fakültesini kazandığım halde gidemedim, hayat bir şekilde devam etti. 1995’te yeniden sınava girdim, İstanbul Ün.’nde Belge Bilgi Yönetimi bölümünü kazandım. Üç yıl sorunsuz okudum ama 98’te yasak nedeniyle 3. sınıftan ayrılmak zorunda kaldım. Af çıkınca 15 yıl sonra okuluma döndüm, şu an dördüncü sınıftayım. 
 
Tebrik ederim. 1998’e dönersek.. Siz de ikna odasına girdiniz değil mi? 
 
Evet. İstanbul Üniversitesini kazanan öğrencilerin ilk kez o yıl kayıtlarının Avcılar Kampüsü’nde yapılacağını duymuş ve açıkçası bunda bir bit yeniği aramıştık. O dönem de Mazlumder’de gönüllü olarak çalışıyordum. Dolayısıyla insan hakları özgürlükler konusunda alt yapımız, bilincimiz vardı. Avukatları, medyayı durumdan haberdar ettik, noterle birlikte Avcılar’a gittik. Orada bir insanın yaşayabileceği nadir anları yaşadık. 
 
Ne gibi anlar? 
 
Dışarı ağlayarak çıkan, hezeyanlar içinde kızlar gördük. Mesela bir kız dışarıda başını açtı, babasına sarılıp ağlama krizine girdi. Öğrendik ki içerde bir oda ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyeleri var. Kamera var ve ikna yöntemleri deneniyor. Başını açarsan kayıt olacaksın yoksa öğrenim hayatın başlamadan bitecek, diye tehditvari konuşuyorlar. 
 
Size de bunu mu yaptılar? 
 
Ben şunu yaşadım. 4. sınıf kaydı için başörtülü fotoğrafımı ve diğer evraklarımı hazırladım, vermek istedim ama okulun hiç bir yerinde başörtülü bulunmayacağıma dair taahhütnameyi imzalamadığım için kabul etmediler. Diğer öğrenciler arasından alınıp bir odaya yönlendirildim. Masa, sandalye ve orta yaşın üzerinde bir hanım vardı içerde.
 
Kendini size tanıttı mı? 
 
Sadece hocayım dedi. Emeğim üzerinden konuştu daha çok. 4. sınıfa gelmişsin, yazık değil mi emeğine ailene, dedi. Açıp okumazsam öğrenim hayatımın biteceğini söyledi. O konuşurken ben kendimi dışlanmış, aşağılanmış hissettim. Zaten başörtülüler eğitimsizdir, köylüdür, fakirdir bakışı vardır ya. O an bir savunma mekanizması geliştirdim ve “Ben İtalyan Kız Lisesi mezunuyum. Babam büyük bir işadamı, annem müdür. Türkiye’ye okumak için geldim, başörtüsü benim kendi seçimim” dedim. O an yüzünü görmeliydiniz! Bunu asla unutamam. 
 
Star Gazetesi

ABD’nin Yeni Silahı “Yüksek Isı Frekanslı Elektromanyetik Dalga”

Amerikan ordusu, 11 bin kişinin üzerinde test edilen ve ”yanma hissi” yaratan yeni silahını gazetecilere tanıttı.

Teknoloji sitelerinde yer alan habere göre, Virginia eyaletindeki Quantico Deniz Piyade Kuvvetleri üssünde yapılan tanıtımda, bir askeri araca monte edilebilen ve öldürücü olmayan Active Denial System adlı silah, şiddetli ısı veren yüksek frekanslı elektromanyetik dalga yayıyor.

abdsilahh.jpg
Uzun yıllardır üzerinde çalışılan ve ilk geliştirilirken ”Sessiz Muhafız” adı verilen bu silahın prototipinin 2008’de iptal edildikten iki yıl sonra Afganistan’da kullanıldığı belirtiliyor.

Pentagon’daki üst düzey komutanlar ise öfkeli kalabalıkların ve çatışan grupların dağıtılmasında kullanılacak bu silahın gerçek savaşta, tehlikeli noktalarda geleneksel ateş gücünün alternatifi olup olmayacağı sorusunun henüz yanıtsız olduğunu düşünüyor.

Washington ayrıca, yeni silahın Müslüman dünyasında olumsuz yönde tanıtılmasından ve işkence için kullanılacağı gibi eleştirilere maruz kalmasından endişe ediyor.

”Active Denial System” adı verilen, bu ısı dalgası silahı yaklaşık bin metre öteden kalabalıkları hedefleyebiliyor.

Öldürücü olmayan bu silahın kamuoyunda tanıtımı için atak başlatan Amerikan ordusunun ar-ge bölümünden emekli albay Kirk Hymes, ”Bunun gibi yeni teknolojilerde, algı her şeydir” diyerek, yeni silahın etkinliğini anlatıyor.

Yeni silah, bazen ağır yaralanmalara, hatta ölümlere yol açan plastik merminin alternatifi olarak gösteriliyor.

Uydu televizyon çanağına benzer bir araç anteninin çok güçlü radyo dalgaları yaydığı silah, hedefin deri moleküllerinde şiddetli bir titreşime neden oluyor ve bir yanma hissi yaratıyor.